16 Ekim 2015 Cuma

Tel tel vurgun



Her şey bir notayla başlar. Parmağın ezdiği telin ağrımasıyla çıkan o sesle. Ne sesler saklı telde daha.  Yeter ki tel sızlasın; o zaman  inlemesi hece değil, nota. Yolu da uzun, büklümlü, hisli. Yolculuk, kulaktan içlere.

 Nasıl bir dokunuşsa o tellere, çığlıklar öyle bir değer ki yüreğe. Nota, harfe dönüşür.  Porte, satır olur.  Sesler, söz olur. Olur da olur…

 Kupkuru bir tel titrediğinde,  sinede de bir şeyler titrer. Bir ateş değer gizli bir yere. Ne an kalır ne ortam. Tek şey duyumsanır;  üstü örtülü içteki  başka dünyadır o.  Gizli, kolayca ortaya çıkmayan, yokmuş gibi yapılan insanın kendi dünyası. Alttan alta sürüp giden asırlık kökler gibi hep görmezden gelinmiş. Derken bir sesle deliceler gibi baş veriveren. Tıpkı koskoca yanardağların heybetli yükseltilerini toza, kuma çevirip havalara savurtacak korlar gibi saklı.

Adı belki keman ya da viyola olan çalgıdaki bir tel, sinenin gizlisindeki telleri titrettiğinde, güneş ışığı erişemeyen derinlerdeki sessiz yaşamın gözü kamaşır. İçe dokunmak herkesin harcı değil. O, tek müziğin harcı. Hiçbir lisan onu başaramaz; ama bir nota neler başarmaz.

Sinede mi, yürekte mi göz göz yerler vardır bilinmedik, işte kimi ezgileri onlar duyar tek. Yay, oradan çekilir kemana, mızrap orada vurulur tele, soluk oradan üflenir neye.

 Sadece bir tel oysa dokunulan. Kemanın, arpin telinden gönül teline bir uzanışın ilk adımı o değiş. Tel dediğin  başta soğuk, gri bir metal. Dokununcaya dek o tel, sadece sıradan bir tel oysa. Suskun. Ya dokununca! İşte o zaman o tel de dokunur;  tel tel.

İnsan kalıptan ibaret değil tek, insan birçok duygudan. İçlenmenin, hislenmenin tek mayası müziktir. Yanardağlar  gibi yalnızca dışı görünen insanın içinin derinlerde saklı lavlar gibi dışa püskürmesi, incecik bir titreşimin kopardığı çığdır. Soluk üflenen bir obua mı yoksa bir viyolanın teli mi inlemekteyken  hangi notalar geldiyse öyle yan yana, pusula tek yönü gösterir; insan ruhunun derinlerini. Her ruhun derinliği farklı elbet. Ezgiler, ezim ezilecekleri o derinlikleri iyi bilir. Notanın rotası şaşmaz.

Ney üfleyen, neyi üflediyse ondan bilinmedi mi sazlıktan kesilmiş bir dalın içinin boşalması? Müzik konuşmasın bir kere, bambaşka dili konuşanlar o an tek bir dilin anlattığıyla anlaşır. Başka başka dilleri konuşamayıp anlamayan çoktur; ama müziğin dili konuştuğunda anlamayan yoktur.

Flütten çıktığı, kanundan yayıldığıyla kalmaz tellerin sesleri. Ok olup vurulacaktır bir yerler. Ya bir yara açılacak ya  bir coşkuya salınacak ya da bir iç yolculuğa çıkılacaktır. O yolculuk, insanın kendinin bile bilmediği içindeki hislerin incesinden sızısıdır.  Ya da insanın, dışa hiç vurmayan, gizlideki naif, büyümemiş, kırılgan, küskün yanları da olduğunu tellerin fısıldayıvermesidir. İlk, kulak duyar; ama insan tümüyle göz kulak kesilir eğer bir tel, ta içte başka telleri titrettiyse.

Olan biten bir tel sadece. Gümüşi. Soğuk. O tele vurulsun da görülsün, tel anında kamçı olur, şaklar ve iner sineye, değer yüreğe. İşte o zaman şaha kalkar sırasını bekleyenler. Tek başına kalınır adlandırılamamış bir duygu selinde. Sadece duyumsanır. Acısı da, hüznü de, mutluluğu da tek bir çağlayanın zerreleri olur. Saçılırlar alabildiğine.

Sanki gözlerinize söylenir bazı şarkılar. Sesi kulaklar duysa  da işitileni gözler yaşar. Ya dalarak, kah buğulanarak belki kapanarak. Bir “Ah” çekmeden çekilen ahtır  o zaman akan gözyaşı. Telkari nakışlar döşer tel olsun, nefes olsun  ses olunca. Gümüşten. Gözyaşı da az çok gümüş rengindedir. Hele ay vururken.


Besteler yaparak konuşanlar, porteye ağladı mutlak; gözyaşı nota olup düştü. Besteci,  kuruyan gözyaşı izlerini okuyarak yaptı belki de bestelerini. Bazı müzikler öyle ağlar. İçli içli.

Onca insan haykırışı, bağırtı çağırtısına oralı olunmazken an olur yalnızca bir nota değdiğinde, bir fısıltı duyulur;  ama kelime olmamış; ama söylenmemiş; ama yazılmamış. Duyulur işte. O duyumsama, başka bir dildir. Tınının dokunuşudur. Tınının dokunuşu, bazen çigan, bazen horon,  bazen yaradır.

Müziğin inişinde çıkışında, kah coşkusu kah hüznünde yazılar gülümser kaleme. Yazmak, notayla mayalanır o sıra. Müzik, analık eder satırlara. Denemeler, öyküler doğar böyle. Bir si, mi ya da fa ebelik etti ne çok yazının doğumuna belki de. Çünkü  çığı tetikleyen ilk ses gibidir bir telin titremesi.

Üflemelisi, vurmalısı, tellisi, ayrı tınıyla seslenirken aynı dokunuşun farklı renkleridirler. Bir arada  tek bir ezgi olup, içte duyumsanırlar, göz pınarlarından baş verirler kah. Her  içli ezgide insan kendini dinleme fırsatı bulur.  Unuttuğu, hiç aklına getirmediği kendini hatırlar. Bir nefesle obuadan üflenmektedir  bu sır ona. İnsan, sırf kalabalıkta  bir suret olmadığını içindeki dünyada yaşayıp gitmekte iken kendi içinde de koskoca başka bir dünyanın var olduğunu duyumsar. O an evrende tek bir yürek çarpar. O an evrende tek bir dünya vardır, iç dünya. O an insan, kendisinin koskoca bir dünya olduğunu anlar. Anahtarı titreyen bir tel olan. Sonra müzik kılık değiştirir, yazıya dökülür.

İnsan bu, dünyanın işlerine dalmış, koşturmaca içinde, kendini unutmuş halde yaşarken ne duygusunu hatırlayacak haldedir ne yüreğindekileri. Ama bir telin titremesi, çınlayıp kulağa gelmesi, içteki bir yere değip gözleri yumdurmasıyla insanı insan yapan ne varsa iç dünyada duygusundan acısına,  adlandırılamamış melankolilere müzik, kazma olur deşer yüreği.  Didik didik gün yüzüne çıkarır artık ortalarda pek görülmeyen insani yönlerimizi. Nasıl bir dilse müzik, ruhun yükselişini yaşatır. Dellenir yürek, ne varsa ortaya saçılır sözmüş, satırmış derler, yazar. Öykü yapar.

Müzik, insanın taa içinde batmış yaşanmış yıllar yüklü gemileri, kayıp gitmiş yıldızları, yerinde yeller esen köprüleri teker teker su yüzüne çıkaran dalgıçtır. Vurgun yemez hiç o dalgıç; ama vurgunların en ondurmazını yedirir.

(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.10.2015, 14:03
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci