8 Kasım 2015 Pazar

Kasım Yeşili

Ankara çıkışına yakın Oğlakçı köyü.
Kasımpatı mevsiminde, kar düşmesine az kalmışken çatı onarımı için yola düştük. Üst üste gelen bazı şeyler nedeniyle üç yıldır elimiz değmemişti. Hele de çok çetin geçeceği söylenilip duran, yağmur ve kardan yana bol yağış alması beklenen bu kışın sorunsuz geçmesi için tamirat  kaçınılmazdı. Turizm mevsimi nedeniyle 15 Ekim’e kadar  inşaat yasağı olduğundan sonra da beklememiz gerektiğinden Kasım’ın bu haftası Ankara'da servis beklemiyorum durakta; Çeşme'de  işler bizi bekler.
(Hareket halindeyken çektiğim resimlerde gördüğümle çıkan arasında fark var.)

Altı yüz yetmiş üç kilometre uzakta gün ışımıyor öyle kolay kolay. Hala karanlık ortalık, saat altıyı geçmişken. Batı böyle.

Aslında altı yüz yetmiş üç kilometre indirimli söylem, yolun başı Çayyolu ise. Eğer yola Çankaya’nın tepelerinden filan çıkarsanız yedi yüz kilometreyi buluyor İzmir'e ulaşmak hatta aşıyor. Tunalı’dan başladığımız  ve yirmi beş yılı geçkin süre öncesinde öyleydi.
Uşaktaki belki de yeni peribacaları oluşumları


Günü  bekleyip, ortalığın aydınlanmasını gözlemek, başıma tek burada gelmedi. Tiflis’te de olmuştur aynı şey. Bir fark vardı orada, orası doğuydu. Yani güneşin erken doğduğu yerlerdendi.

Kafkaslar’da, soğuk olması beklenen daha doğudaki bir yerde güneş, saat sabahın sekizinde doğuyordu kış ayında. Ankara, Tiflis'e göre çok daha batıyken saat altıda gün ağarmış olur kış günü. Kafkaslar'da, çetin kışın yaşanmasını beklerken ılıman bir havayla karşılaşmak bir yolculukta şansın  ta kendisi.

Buranın, Çeşme'nin Nisan’ını da bilirim Ekim’ini de. Kasım ile Nisan arasını hiç bilmezdim. O bilinmezlik işte bu pastırma yazında hafiften aralanacak şimdi. Yalnızca birkaç günlüğüne. Çatı onarımı süresince. Üç gün hadi bilemedim dört günlüğüne. O kadar.

Bu görüntüleri öyle severim ki. Ve öyle hasretiz ki.
Sanki kalemtıraşla açılmış kurşun kalemin etrafa saçılmış tozları ile kaplanmış gibi  gözle görülecek kadar bariz şekilde boz bulanık havası olan Ankara çıkışında, beklentimiz   pırıl pırıl hava görmekti Ankara grisinden uzaklaştıkça. Ama Ankara, grilikte yalnız değilmiş. Şimdi her yer, devasa bir kurşun kalemin devasa bir kalemtıraşta açılırken öğütülen tozuyla duman rengine boyanmışcasına gri; bulanık göklü. Daha yukarıdaki berrak göğe hasret kalmış, kirli zerreciklerle  pudra tozuna bulanmış gibi görünüyor her yan. Hani resim derslerinde kağıdı karalayıp sonra parmağımızı  bastırıp dağıtarak ortaya çıkardığımız dumanlaştırmalı boyamalar gibi.

Bir bülbülün değişik ötüşüyle karşılandık kapıda. Alacağım en güzel selamdı bu. Hala mangal kokusunun da insan seslerinin de duyulduğu mevsimde. Ama  bu sesler ne ki? Ne havuzdan gelen çığrışmalar, suya vurulan ellerin çıkardığı yalap şalap sesler var ne de her yerden gelen kahkahalar. Burası şimdi sakin hatta suskun. Kasım ayı dinginliğinde.  Bu haliyle de başka güzel.

Yapraklarını alttan dökmüş kavaklar, çetin kışın habercisi sanki.
Kendi gibi şimdi buralar;  yazın kalabalığından uzakken. Galiba yazın, bu mevsimin özlemini çekiyorlar kuşlar, ağaçlar. Kuşlar demişken... Azalmışlar. Çünkü göçmen kuşlar çoktan uçtu. Karatavuklar yerlidir, onlar sağda solda lakırdıyor. Seslerini duyduğuma memnunum. Bir de gözükseler... 

Kuş seslerinin yanında daha güçlü bir uğultu var;  Çeşme rüzgarının haşin esişi. Rüzgar, buranın şarkısı. Rüzgar, dalganın kırbacı. Öyle ki sörf yapanlar vardı Kasım’ın yedisinde, biz siteye çok yaklaşmışken denizde.

Ne kadar suskunluğa bürünmüş evler, içinde insanlar olmayınca. Masalar içeride, desen desen masa örtüleri uçuşmuyor, kimi kapıların, biri ötesinde biri berisinde sabah sohbetine dalmışlar yok. Sokaklarda ya hiç araba yok ya da tek tük. Onlar da İzmirli. Bu mevsimde Ankara plakalı araç ne gezer.
  
Yalnızca birkaç gün tanık olacağız bu suskunluğa. Kendi halindeliğe. Daha çok zemin katla çatı arasında ustalara çay, su ikramıyla geçse de bu bir iki  gün, arada bir pencereden, kapıdan başımızı çıkaracak zamanımız olur sanırım. En büyük beklentimiz havanın bozmaması. Daha soğumuş, yağışlı bir hava, çatı onarımı sırasında da yolculukta da istenmez çünkü.

Hava güzel. Limonata gibi dedirtenden. Ankara ayazı yok mesela. Ama bu rüzgarda bile birkaç aydır kapalı kalmış eve girince sahile özgü küf kokusu hemen çalıyor burna. Gece, içe işlercesine  farklı bir soğuk var.


Deniz değil artık blok denizi var İzmir^de.
Meğer şehirler arası yollar da tenhaymış bu mevsimde. Yaz tatiline Cumartesi gününden başlandığından Ankara’daki otoparkların boşalıp şehirler arası yolların dolduğu zamanlara nispeten daha rahat bir yolculukmuş bu mevsimdeki uzun yolculuklar. Doğrusu izinlerin bitip yazın geride kaldığı Kasım ayında bildiğimiz tek yolculuk, servisle işten eve, evden işe yapılanlar.


Afyon civarında sise yakalandık. Ortalığı duman bürüdü.  Köroğlu Beli açık. Bin dört yüz on altı metrelik bel yüksekliğinden  bakışa müsaade etti.


Her geçişte ki bu bir altı, yedi ayı bulur bir geçişten bir sonraki, mutlaka bir yerler değişir o yol üstündeki. Ağaçla dolu kimi dağlar tıraşlanmış olur, hatta üzerine yapılar kondurulmuştur. Şöyle hiç ev olmaksızın süre giden bir yol kalmadı yani.

Ne yeşil ne mavi. İzmir gri....
İzmir, artık “Güzel Ege” diye dillendirilmese iyi olacak sanki. İzmir’in girişi kapkara. Duman. Üzümün, incirin, zeytinin, narın memleketinde bunlar sanki hiç bitmemiş gibi gözükürken duman salan bacalı neler neler bitmiş. Belki gün gelecek bu bitmişlik nedeniyle, İzmir’e göç edenler nerelerden göçtülerse oralar hala bozulmadan kaldığı için gerisin geri,   geride bırakılan yerlere tersine göç gerçekleşecek.

Çeşme’nin sınırında kalan evler, altı ayı bulmadan tekrar Çeşme'ye geldiğinizde geldiğinizde sınırı başka yapılara devretmiş oluyor. Bu genişleme nereye kadar? Ne kadar sağlıklı? Hangi alt yapı kaldırabilir böyle alabildiğine genişlemeyi? Trafik ışığında Kasım ayında bile bekler olduk önünde sonunda bir ilçe olan Çeşme'de.. Hele yazın, artık İstanbul trafiğini sollamış Ankara trafiğini  bile geçmişti Çeşme’nin ancak Çeşme ‘ye yetecek kadar yollarının, park yerlerinin yükü.
Çeşme'ye yaklaşıyoruz.Resim yazısı ekle

Çeşme otobanının etrafında yakın zamana kadar siteler yer almazdı. Şimdi yolun her iki yanında da site yapma yarışına girilmiş. Oysa yaylalar, dağ evleri, kır hayatı nasıl göz ardı ediliyor. Çeşme sitelerle dolar ve kendinden çok şey kaybederken böylesi doluşlarla  kime ne verebilecek halde olacak yakın zamanda? Üstelik sezonu kısadır. Denizi soğuktur. O zaman?

Çeşme yolunda.
Artık “Ege’nin güzelliği” filan diye paylaşım yapıp Ege’ye daha fazla bitmesine izin vererek kötülük yapmayalım. Hem de   diyelim ki ışgın otuyla, çirişiyle, jağ otuyla Ege'den hiç geri kalmayın ve tabiatı Karadeniz ile yarışacak güzellikteki başka yerlerin mesela doğunun muhteşem tabiatına haksızlık etmeyelim. Bilinmeyen yerlerin, güzellikleri de bilinmiyor elbette. Ama bilinmiyor olmak, güzel olmamak değil saklı güzellikler anlamına geliyor.

Ve yolumuzdayız, rüzgar eşliğinde.
Ege’yi artık rahat bıraksak. Artık nasıl yorgun, tükenmiş, dağları tıraşlanmış, yolda gelirken gördüğümüz gibi dere yataklarının kurumuş  olduğunu mesela Çeşme'de özellikle yaz aylarında ciddi bir su sıkıntısı çekildiğini  anlatsak. Bunu da başta “İzmirim şöyle güzel, böyle keyifli" gibi paylaşımlar yerine İzmir'in girişi, yazınki kalabalığı gibi paylaşımlarla şimdinin İzmir'inin gerçeklerini göstererek yapsak... Girişi ve hatta içi şimdi en az  Ankara kadar gri, duman altı İzmir’in bitişine en azından biz katkıda bulunmasak!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.11.2015, 06:47, Çeşme


Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci