8 Aralık 2015 Salı

Sisli Dağlar Gibi

 Doğa deyince, dağ deyince akla ilk doğu, daha doğu gelir hatta. Doğudaki sessiz doğanın sakladıkları bilinmediğinden güzellikleri tanınmıyor. Biraz uzaklarda, Kafkaslar’da çektiğim buğulu dağların resimlerinden oluşuyor o  yüzden bu çalışmamın teması…

Ne çok diyeceği vardır dağların; eteğinden zirvesine. Kanadının gölgesi doruklarda gezen kartal çığlığından Hasan Dağı’ndan kalkan kayışkanat kuşlarının varyetesine  dek. Aksaray’ın Yeşilova’sında kırlangıca kayışkanat kuşu denilir.


Dağlar, baharda ayrı dillenir çiçek çiçek, kışın ayrı dillenir beyaz kasvetli, bir heybet bir heybet. Gizli vadilerindeki derelerinin, yaza doğru eriyen karlarının, zirveleri yalayıp geçmiş rüzgârının hep diyeceği vardır; her dilden her telden. Ta ki sis çökene dek.


Sisin gerisinde de olsa bir dağ, der diyeceğini; ama dediği sisin ardında kaldıktan sonra… Neyse diyeceği, ne kuşun kanadında taşınır gideceği yere ne de rüzgârın fısıltısı olur bir kulağa. Sistedir olsa olsa.


Söyleyeceklerimiz var; söyleyemediklerimiz var; söylermiş gibi yaptıklarımız ya da hiç söylemeyeceklerimiz var. İnsan bu, varların yokluğunda var zaten.


Konuşma yeteneğine sahip, dilleri olan, onca sözcük bilen insanlar, çoğu kez birbirini anlamıyor. Hemen her insan karşıdakilerce anlaşılamamaktan yakınıyor. Evet, anlaşılamıyor çünkü kendini anlatamıyor. Anlatılanı adamakıllı ifade etmek, çetin iş.  Bir başka çetin konu da söylemek; ama doğru üslupla söylemek. Söylediğiniz ne kadar doğru da olsa üslup yanlışsa yok sayıldığınız oluyor. O halde bizi anlamayanlara gücenip küsmek yerine neden anlaşılamadığımızı irdelemeli.


Söylemek, deresinden tepesine çeşitlemeli. Bir arpa boyu yol gidip de geri dönüp bakıldığında tek adım ilerlenmemiş hallerde olanlı. Masal mı değil mi anlaşılamaz anlatımlı. Yokuşa sürmeli, sürmeleyip kandırmacalı, dilin ucuna gelip de bir türlü söze dökülemeyenli. Söylenmedikçe bir söz, ortada söz olmaz. Söz yoksa ortada, söz edilecek konu da olmaz.

 
Açık açık söylemek; hani dürbünsüz, büyüteçsiz bakıp da baktığınızı apaçık görmek gibi görünür sözler söylemek… Her söz görünür de kimi sözler çekiştirmelidir. Nereye çeksen gider. Çekiştirmesiz söylemek o zaman. “Neyse o”yu söylemek. “O mu denmek isteniyor?”  “yoksa bu mu?” ikilemine düşürmeden hani göze sokarcasına söylemek… Yani sözcüklere eziyet etmemek. Anlamayana darılmadan önce ne kadar anlatabilmişiz derdimizi önce ona bakmak…
 
Ne istediğini açık seçik anlatamadıktan sonra  ha söylenmiş bir söz ha söylenmemiş… Yok hükmünde olur o zaman çoğu. Söylenmek istenen, kırk dereden su getirip, eveleyip geveleyerek, kem küm, hık mıkla anlatılıyorsa, söylenenin anlaşılmasını beklemek gerçekçi olur mu? O zaman denilenler sezgiyle mi anlaşılacaktır, papatya falıyla mı?

Bugün de yapılıyor olsa bile edebiyatımızın eski dönemlerinde, Divan Edebiyatında sanatlar yapılır, laf dolandırılarak söylenirmiş ya... Bilip de bilmezlikten gelme yani Tecahül-i arif sanatını kullanırmış mesela Nedim dizelerinde hani. Bahsettiği o biriyle, Göksu’da gezen kendisi iken, dizelerde o gezdiğine “Seni Göksu’da gezerken görmüşler” diye seslenirmiş. Eğer söylenmek istenen açık seçik  ortaya koyulmuyorsa o zaman bu sanatın güneşi ufukta yeniden doğacaktır. Yok eğer ne başka anlam yüklenecek ne de kuşkuya düşürmeyecek kadar açık yüreklilikle anlatırsanız anlatacağınızı, dinleyenlerce asla bilmezlikten gelinemez; ama bilip de de görmezlikten gelinebilir. Rol dağıtımı, anlatanın elindedir yani. Derdini ister sis ardından gösterir gibi yapar ister sisin önünden açık açık.


Siz anlatın da ne diyecekseniz, sonuç duymak istemediğiniz gibi de olsa anlatan anlatmış, dinleyen tereddüde yer kalmaksızın, alınganlık ettiğini düşünmeksizin anlamış olacaktır.  Kusur, bir türlü anlamayanların değil, anlatılan sisler ardında kaldığından orada olduğu bilinen; ama ortada olmayan dağlar gibi olmasındadır. Ve sırf sezi, anlamaya yeterli değildir ortaya koyulmuş  belirgin bir şey yoksa. Zira sezi soyuttur.


Söylüyoruz da, anlatıyoruz da şiirinden şarkısına, siteminden iğnelemesine… Ama… Belki yalnızca bir cümle ile anlatılacak şeyi binlerce cümle sonrasında bile hala tam anlatamamış oluyoruz. Üstelik laf kalabalığında iyiden iyiye çatallandırıyoruz konuyu. Çatallandıkça da ana dal hangisiydi kaybediyoruz. Sarpa sarıyor her şey, iletişim. Anlaşılmayı bekleyen, açıkça anlaşılır olmalıdır o halde.


Belki bazıları sarpa sardırmadan başka bir yol bulamıyor olabilir içini dökmede. Belki kimileyin kimileri, sisten görünmeyen o dağda olduğunu anlatmak için kartopu bile fırlatabilir pusların içinden. Ama sisin ardından rastgele fırlatılan kartopu, hedefini bulamaz.


Puslu günler olur. Hava bulanmış, gri tozlu bir pudra boydan boya boyamıştır göğü. Güneş ışımaz, görünmez. Oysa bilirsiniz ki güneş hep yerindedir, yukarıdadır.


Böyle havalarda uçakla yapılan yolculuklarda sallantılı filan da olsa o puslu katman aşılıp yukarı çıkıldığında gökyüzü apaydınlıktır. Altın bir tepsi gibi pırıl pırıl yanmakta olan  güneşe bakamazsınız bile, gözünüz kamaşır. O kadar berrak bir havadır, pusun üstü. Pusun ardında kalanlar saklıdır .Ötesindeyse eğer, görülendir. Yani bilinendir. O halde sözcükleriniz pusun ardında kalmış belirsizlikler olmamalı. Belirsizlik, anlaşılır değildir.

 
Söylermiş gibi yapıp hiçbir şey söylememek de mümkün. Çünkü içinde bulunulan koşullar aşılamayacak bir duvar olabilir. Ya da aşmaya takat kalmamıştır.  O zaman söylenmiş olanlar, puslu sözcüklerdir, o kadar. Net değil, anlaşılır değil, ispatlanır değil. Böylesi anlatımlara anlaşılmış muamelesi yapılamaz elbet.


Dilin derdi, bir çırpıda dökülüp de akmak için bekleyip duranları söyleyip kurtulamamasıdır. O sözcükler, başka kılıklar içinde, maskeler takarak dilden dökülebilir; ama malum, hiçbir suret, asıl değildir. Kopyadır. Geçersizdir. O kadar.


Yarım ağızla söylermiş gibi yapılırken anlatılanın ortada kalması, belirsizlikte kalmayı yeğlemektir. Belki de bir oyundur bu, şairane. Besleyici. Kırgınlıkların dize olduğu, yaraların şiir olduğu anların mayalarıdır belki. Ya da avaz avaz bağırmak isteniyordur da başka dağlara çarpacak sesin yankısının çığ olmasından korkuluyordur. Çekinceler vardır, kim bilir. Neden olmasın, insan olunur da korkular, kaçınmalar olmaz mı? O zaman ne tam olarak anlatılacaktır neyse anlatılmak istenen ne de anlaşılacaktır anlatılanlarca. Çünkü her sözcüğün açma vakti farklıdır; çiçekler pusta açmaz.


Söylemek istediklerini hoş bir üslupla da olsa gizleyerek söyleyenler, bekledikleri karşılığı alamazlar. Zira gizli olan, besbelli ki aleni değildir. Hala bilinmezdir.  Ayan beyan anlatmayanların, anlaşılmamışlık duygusu içinde mırın kırın etme saatidir o saat. Sitemle, küslükle, buruklukla içerleyip söylenme vaktidir. Söylemeyen, söylenir yani. Kah içten içe kah homur homur. Sisin ardındaki dağ olmaya rızadır, sisi kaldırmamak. Yine de dobra dobra söyleme cesareti, işitileceklerin istenenler olması anlamına gelmez. Belirsizlik, belki de bunun farkında olunmasındandır.


Söz, anlatmak istediğini hakkıyla anlatmışsa sözdür. İki arada bir derede kalmış sözün, sözü bile olmaz. Derdi tam olarak anlatmayan söz, anlaşılmamış olarak kalacak sözlerdir. Söz dediğin, taşı gediğine koymaktır. Ve her taş, yerinde ağırdır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.11.2015, 08:44


 @AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci