3 Ocak 2016 Pazar

Ben Severim Pazartesileri

Bu çalışmam için elbette evin hanımlarının çok zaman harcadıkları evler ile pırıl pırıl evler için “çiçek gibi” dendiğinden beyaz bir çiçeği -ki imza da sayılabilir- seçtim.



En hassas renk olunca gözler güneşten, sisten konjuktivit ve şiş, kızarık, küçülmüş.
Hiiiççç öyle beylik kalıpların ardından koşturmam herkesler rağbet ediyormuş onlara diye. Birileri Pazartesiyi sevmezmiş, sevmesin varsın. Ben severim Pazartesiyi.


Nasıl şikayetçi olduk her şeyden, nasıl! İyileştirme kavramını denizlerin gün ışığı görmez derinliklerine fırlattık.  Veryansınlarda boğulurken farkına varamaz olduk olumlu yanların. Bundan nasibini en çok alan da günlerden  bir gün oldu. Adı, Pazartesi. Kimseler sevmez onu. Ben severim ama. Hem de haklı sebeplerle.



İlkin Pazar, eve köleliğin doruk yaptığı gündür. Cumartesi de farklı değildir gerçi. Ama Cumartesi, Pazar’a göre şımarık bir gündür. Hatta günlerin en şımarığıdır. 



Her anı vakfedilmiş beş koca günden sonra hafta sonu ile tanımlanan kendinize ait günlerin ilkidir çünkü. Ve ardından yine koskoca boş birgün daha gelecektir. O yüzden fütursuzca çarçur edilebilir Cumartesiler. Kimisine de yetmez.


Gün sökmesinden akşamın gün batımına dek sürgit çalışılmış dolu dolu koskocabeş günün ardından çıkagelen gözümüzde sevimli mi sevimli gündür Cumartesiler. Öyle şımarıktır ki bu pervasızlıktaninsanlar da payını alıp kendilerini şımartma havasına girerler. Ve bu giriş, AVM kapılarından giriştir. Hafta içinin sonuncu günü, iş yerinin kapısından çıkılır, hafta sonunun ilk günü  AVM tabelalı başka bir kapıdan girilir böylece.


Hafta sonu demek aslında Cumartesi demektir. Her ne kadar Pazartesiler sevilmiyor olsa da Pazar gününü sevene hiç rastlamadım daha.


Hani yeni doğan kuzular, taylar vardır; doğar doğmaz güç bela ayağa kalkarlar. Kalkar kalkmaz da gerçek bir at gibi çayırlarda, kırlarda koşmak isterler. Nihayet ayakta durabildiklerinde de ne yöne olursa oraya,  düşe kalka amaçsızca koşturma  gayretinde olurlar. Bu başıboş, hedefsiz koşturmacaya Aksaray’da “tezikmek” denir. İşte kapalı ortamlarda saati saatine yaşanıp tüketilen onca saatin ardından  gelen  Cumartesi’ye girilince çoğu kişi yeni doğmuş tayların, kuzuların tezikmesi gibi tezikir ne yaptığını bilmezcesine. Kendini dışarı atmak ister. O dışarı bellediği yer, yüksek tavanlı kapalı ortamlardır yine. Kapalı ortamdan kapalı ortama da fark var tabii. Hafta içi günlerinin tüketildiği kapalı mekanlardan sonra hafta sonunun en azından bir günü de kapalı mekanlar olan  AVMlerde, ışıklı yüksek tavanların altında, vitrin camlarının bu yanında tüketilir.  Dışarı kavramının dışlanması, en çok hafta sonlarında olur; böyle canına okunarak.


Oysa Pazartesi günleri, iş dönüşlerinin en tasasızıdır. Zira tüm ev pırıl pırıldır hafta sonunun ardından. Yemekler, Pazar gününden hazırlanmıştır. Tüm dert, iş dönüşü sofrayı kurmaktır. Ne gam… Ne vardır ki hazır yemeğe sofra kurmaya. Bir salataya bakar tüm çaba.


Salıdan itibaren yemek sorunu baş göstereceğinden çoğunlukla Pazar gününden hazırlanmış bir harç köfte olmayı bekleyerek dinlenmektedir. Ama sıkı günlerin ilki Çarşamba…  O gün,  yeni yemeklerin ocağa koyulacağı gündür. Zaten adamakıllı dinlenmenin asla mümkün olamadığı hafta sonunun ardından hafta içinin yorgunluğu da hissedilmeye başlandığı günlerdir Çarşambalar. Haftanın ortanca günü Çarşamba,  her ne kadar hafta sonu için geri sayım  olsa da, kolları yeni baştan sıvama günüdür.


İş sadece yemekle, sofrayla bitse… Gerçi bitmesin. Evin canlılığı, o evde  süregelen işlerle bellidir. Evin işi, bacanın tütmesidir sonuçta.


Makinelerin dolup boşalması güne bağlı değildir. Makinelerin ne hafta sonunu tanıdığı olur ne de hafta içini bilirler. Biri bitip boşalınca diğeri çalışmaya başlayacaktır.  Boşalan makineler, sepette birikmişlerle ya da kenarda bekleyen tabak çanakla yeniden dolacaktır. Dolar dolmaz da düğmesine basılacaktır. Ama o düğmeye sorunsuz basılabilmesi için program düğmesi de, ısı düğmesi de çoktan ayarı hazır halde, deterjan gözü dolu bekleyecektir. Hafta içi işlerinin tıkır tıkır olmasa bile en azından aksamadan yürümesi için bunların hiçbiri atlanmamalıdır. Ve her şey yerli yerinde olmalı, yerine konulmalıdır. Her eşya, arandığında kendi çekmecesinde, dolabında bulunabilmelidir. Zamanı iyi yönetmek ilk bunlardan geçer.  En zor yönetilen şey zaman çünkü.


Çarşamba’dan baş gösterenler sadece bunlarla kalmaz. Buzdolabında tükenenler olacaktır. Tedarik de şarttır.  Bu arada ütülükler yığılmaktadır.


Diyelim ki tam makineyi boşaltırken, tam tencerenin altını yakmışken çıkagelir en güzelinden bir öykü akla. Öykülerin böyle münasebetsizliği vardır. Ama şimdi sırası mıdır öyküye eğilmenin, böylesi bir meşguliyette? Hiçbir iş sırasını öyküye vermez. Çünkü önceliklerin  ilkten halledilmesi, işlerin bir sıra halinde kotarılması huy olmuştur nicedir. Düzen mi istenmektedir düzensizlik yerine, o halde işlerin her biri kendi şeridinde yol almalıdır.  Sırası değildir yani şimdi eliniz işteyken hikâye yazmanın.


Yazmak için oturulduğunda da öykü küsüp gitmiş olur hep. Kaçmıştır köşe bucak. Öyledir öyküler, geldiler mi ağırlayacaksınız, hemen elinden tutup sayfalara resmedeceksiniz onları, içini döktüreceksiniz konuğunuza. Eğer bu sevecen tavrı göstermezseniz ne kadar kaprisleri varsa gösterir öyküler size. Çekip giderler arkalarına bakmaksızın. Ve ne arkalarından yetişebilirsiniz ne de geri çağırmanız fayda etmez. Kaleme alamadan kaybedersiniz öykünüzü. Yiten her öykü, açamamış çiçeklerin üzüntüsünü tattırır. Ancak bunu bilseniz de yitecek daha çok öykünüz olacaktır.

Oysa Pazartesi günleri çat kapı çıkagelen öyküler, denemeler, kendilerine satır olarak, sayfa olarak konaklayacak bir yer bulurlar. Çünkü kotarılacak pek iş kalmamıştır bugüne. Ama öykü geldiyse hoş gelmiştir. En sevdiğiniz konuk, baş köşenizdedir artık. Satırlarda ağırlarsınız onu.


Tatil yolundaysanız eğer, yollar en kolay Pazartesi günleri alınır Oysa kendini tatil yoluna atanlarla dolu olduğu için haftanın en huysuz günü olan Cumartesileri yapılan yolculuk yorucudur. Hele yaz aylarında. “Ne kadar çok araba varmış, yeryüzü kabuğunun altında acaba arabaya dönüşmemiş maden kalmış mıdır?” diyesiniz gelir. Şimdilerde madenlerin çoğunun kaderi bellidir çünkü. Ya araba olacaklardır ya da beyaz eşya en çok.


 Pazartesileri, Pazar kadar yoğun da değildir üstelik. Pazar, her evin içinde Pazartesi’nin hazırlığının harıl harıl yaşandığı günler olduğundan bana hep koltukların sefasının sürülmesinden yana es geçilen, zaten her anı bir iş tarafından istila edilmiş gün olarak gözükür. Pazar günlerinin bu can sıkıcılığı, Pazartesi’nin kolaylaşmasını sağlar.

Ben severim Pazartesi günlerini. Hafta sonunun bitişi, haftanın başlangıcı olarak görmektense yeni bir hafta sonunun ilk adımı, Pazar günkü köleliğin  keyfinin çıkarıldığı günlerin başı olarak görürüm Pazartesileri. Zaten kendisi de çabalamaktadır böyle görünmeye. Adından başlayarak. Pazar gününün ertesi olduğunu vurgulayarak.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.11.2015

Paylaş :

2 yorum:

  1. Çok severek okudum yazınızı. Milli eğitimde çalıştığım yıllarda en çok cuma günlerini severdim. Pazar akşamını da pek sevmezdim. Dersanede çalıştığım yıllarda ise pazartesiler en güzel gündü. Sağlıklı mutlu geçen her gün güzeldir aslında. Çalışmak yorulmak da güzeldir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Cuma, saat 17:30... Nasıl sevilmez o saat?

      Pazartesi masum aslında. Korkulacak gün tüm işlerin yığıldığı Pazar günü :)))

      Çok haklısın. Çalışmak da güzel, yorulmak da :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci