19 Ocak 2016 Salı

Gözyaşı şişeleri dolusu

Bu çalışmam, tek bir gözyaşına ithaftır. O gözyaşı, gurbette uykudayken yakalandığı depremde unutulması sonrası ailesiyle telefonda konuştuktan sonra postaneden dönerken ağladığını kimse görmesin diye başını kaldırmadan yürüyen Defne’nin gözyaşıdır. Defne, “Mum ve Anka” adlı öykümdeki gerçek kahramandır .


Yalnızca göz pınarından akan bir tuzlu damlacık mıdır gözyaşı? Hani sıvı, katı, gaz diye bellediğimiz suyun üç halinden galiba hiçbirine de benzemeyen o yaşlar? Gözyaşları, suyun duyguya bürünmüş hali besbelli.Sinenin, yüreğin tuzla dağlanmış dili.Tuz yakar...  İşte o yüzden tuzludur gözyaşları. Cayır cayır yanmış yüreklerden doğup akan çığlıkların suyu olduklarından.



Bilinen en eski dildir gözyaşları. Gözlerin sözü, sessizdir; ama çağıltısız sular gibidir. Suyun tabiattaki kaynağı göz göz pınarlarken insan doğasında  göz pınarlarından doğarlar. Dağlardan akmasalar da dağ gibi yüreklerden eriyen karlarcasına yol bulup sızarlar yanaktan.


Bir dildir ki gözyaşları, kimileyin uluorta kimileyin gizli saklı. Boğazın düğümü, sinenin yarası, için anlatılamayanı. Haksızlığın, incinmenin karşısında tek çığlık kimileyin.“Ben ağlamam” diyenler de gözyaşı döker. Ağlamam beyaz yalanını içi ağlayarak söyleyenlerin gözlerinden ıssızda, saklıda gizlide  akar deniz suyu gibi  tuzlu o su.


Eskiler, gözyaşlarını şişelerde saklarlarmış. Ardından ağladıkları kişiler için gözyaşlarını şişelerde biriktirirlermiş. Dökülmüş yaşlarla dolu şişeleri, kavuştuklarında onlara vermekmiş niyetleri. Naif ve bir o kadar da dokunaklı öyküleri var gözyaşı şişelerinin. Gözyaşının değerini en çok eskiler bilirmiş meğer. Şimdi neyin değeri biliniyor ki!


Müzeler dolusu gözyaşı şişesi gördüm. Hapsi de camdandı gördüklerimin. Koyu yeşil üzerine yaldız süslü kimi. Kimi küçücük. Demek ki şişelerin boyutu  anlatıyordu acının büyüklüğünü, hafifliğini.


Gözyaşı olamamış kederler, bir kayabaşında türkü olur, ovaları çınlata çınlata. O türkülerle acılar sözcük sözcük ortaya dökülürken dökülememiş gözyaşları derin bir iç çeker. Sonunda sözcüklerle de olsa ağlanılmaktadır işte. Gözyaşı, söz kılığına girip, türkü olup yola çıktığında söyleyen ağlamaz tek bu kez, dinleyenlerin de burnunun direği sızlar. Çünkü her türkü, acıların, özlemlerin, gizli dertlerin öyküsüdür.


İlle türkü olacak değil ya,yürekten kopsa da yaş olup gözden düşemeyen sızılar. Yazı olur bakarsın dizesinden satırına. Acısından sevdasına. Açık açık anlatılamayanlar oldukça ya gözyaşı akacaktır ya türküler yakılacaktır ya da kaleme kalacaktır anlatmak.


Adetler, başka başkadır. Her şey öyle herkese söylenemez durduk yerde. Söylenemeyecek şeyler, yüreklerin kemirgenidir. Türküler, o zaman yakılır.  Kadınlar, yalnızca türkü yakmazmış eskilerde, kilimlere motif olarak döşerlermiş sözlere dökemediklerini. İçlerini motif motif dökelermiş, ipleri dokuyarak. Ya da yemenilerinin oyasıyla anlatırlarmış, hallerini, dertlerini. Yürekler, biçimden biçime girerek akıtır gözyaşını. An olur ki sicim gibi gözyaşları iplikler halinde ellerle dokunur, nakış olup işlenir. 



Herkesin gözpınarları gözyaşı dolu olsa da  öyle kolay kolay  damla  düşmez her gözden. Kimi pınarlar ketumdur, kederini söylemez gözyaşından kelimelere büründürüp. O zaman devreye yürekler girer.


Ağlamak ne ayıp ne yasak; ama ağlamak sözden zor. Zira dil, bildiği her sözcüğe kilit vurduğunda konuşmak göze kalır. Gözün sözcükleri ıslaktır. Sıcaktır. Çünkü gözler, yakıcı sözcükler söyler. Oysa dil, kâh eğlendirir kâh gücendirir kâh sevindirir. İlle yakmaz yani.


Dil istediğince konuşsa, bu kez duyulanlar  acıtıcıysa eğer yine gözlere düşer iş. Dilden dökülen, gözden döküleceklerin yolunu açar. O yol, su kanallarıncadır, damlalarla beslenip çoğalır.


Ağlamak, her türlü duygunun dışavurumu. Hem de gayet insanca. Yalnızca çaresiz olunduğunda, kimsesiz hissedildiğine, gurbette garip kalındığında, en acı kayıplarda ağlanmaz; başka ne çok şey için de gözlerden yaşlar dökülür.Her gözyaşının mayası ayrı ayrı zira.


Yağmurları, rüzgârlar haber verir. Önden esen bir rüzgâr ortalığı kasıp kavurur yağmur öncesi. Açık kapı, pencere dinlemez,hışımlı eliyle çarpar. Öylesi tozu dumana katan rüzgarın arkası yağmurdur; lodosun arkası kar. Koskoca kara kara bulutlar, damla damla erir, biter yağmur olduklarında. Damlalar küçümsenmemeli bu yüzden. Denizler de damlalardan oluşmaz mı? Damlanın gücü engin denizler bir yana, en çok katre kadarcık gözyaşından okunur.

Hayatın rüzgârı, gözyaşlarının mayası işte. Kimi rüzgâr çok sert; bora desen bora, kasırga desen kasırga. Kimi rüzgâr meltem gibi. Öylesi rüzgârların ardından dökülen yaşlar, sevinçten belki. Güler gibiyken ağlamak vardır ya... Tüm ağlayışlar öyle olsaydı keşke.


Gözyaşı, her yaşta başka sebeple düşer. Çocukken maya, bir oyuncak çoklukla. Hep gözün kaldığı oyuncağı arkadaşı vermemiş ki bir kez oynasın da hevesini alsın. Alamayınca tek çare yaygara. Ya da en sevdiği oyuncağı kırılan çocukların gözyaşı. Ergenlikte dökülen gözyaşları asice daha çok. Kavak yeli belki de onların habercisi. Hiç yoktan yere bir duygu boşalması belki. Adlandırılamamış. Ama kendini kimselerin anlamadığını sanan, içe kapanılan o yaşların gerçeği, gözyaşı.

Hayatın her adımında gözyaşı şişeleri doluyor. Gözyaşları, yaşa bakmaksızın hep aynıdır. Daa… Rüzgârı başka ama.Yolunu gözlediği nişanlısına  kayabaşında türkü yakan kız, ata binip baba evinde ayrılırken, oğlunu askere gönderirken, kızını everirken gözyaşı dökse de bu gözyaşlarının hiçbirinin  anlattığı duygu aynı değildir.


Herkesin bir sebebi var, gözyaşını pınarında zapt etmemeye gelince konu. İşsizlikten, çok şeye geç kalmaktan, neler düşlenirken ne hallere düşülmüş olmaktan, erken büyümelerden, goncalar gibi vakitsiz solmalardan sırtın  taşıyamadıklarına dek. Gözyaşı şişeleri, en sadık sırların da saklayıcılarıydılar belki kimi zaman.

Kimisi olmadık yere akıtır gözyaşını, kimisi halini anlayacak birilerinin olmamasından; kimi sinirinden kimi sevdasından. Ama en çok da sevdadan galiba. Hem sadece yaş olarak değil dize olarak da kâh Cahit Sıtkı’nın yüreğinden kâh bir soneden.Tüm dizelerin, satırların tek katığı, gözyaşları. Vazgeçilmezi. Olmazsa olmazı. Çünkü o, her duygunun gerçek ve samimi tek sözü olan gözyaşı… Kim bilmez Orhan Veli’nin,
 “Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?” dizelerini?

Ne zaman denizlere baksam, “hangi dağların gözyaşlarıyla doldu taştı bu enginler”derim. Dünya kurulalı  her gözden yaş düşmüştür bir yerlere mutlak. Eğer o tuzlu damlalar düştükleri yerde birikselerdi, kaç deniz olurlardı kim bilir… Ne sırların denizleri olurlardı elbette öylesi denizler. Onca derdin, biraz da sevincin suyuyla renklenmiş halde.


Dünyanın dörtte üçü su. Denizlerle birebir aynı oranda sudan oluşan insan da küçük dünya. Su, hayatın kendisi yani. Açlığın bile ötesinde. İnsanın kırılma noktası. İnsanın acısı da, sevinci de gözyaşı denilen bir damlada saklı. Gözyaşları, belki bazen sevinçten düşer; ama daha çok acımış yüreklerden akar.

Gözyaşlarının öyküleri, kırılan oyuncakta, kırılan kalpte, kırılan düşlerde yazılıdır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.01.2016, 13:41

Paylaş :

3 yorum:

  1. Acaba kaç gözyaşı şişesi yerine ulaşıp da damlalara kendini kıymetli hissettirdi?

    YanıtlaSil
  2. Bu arada emeğinize sağlık çok güzel bir paylaşım olmuş :)

    YanıtlaSil
  3. Teşekkürler Naz. Galiba bunca kıt zamanda ancak kendi uykumdan çalarak, eğer beş buçuk saat uyuduysam sevinerek uğraştığımdan... Çok sevgiler. Bu arada Ankara'daki bloggerlar ile bir toplu görüşmeyi çok istiyorum. Başka kentlerden de katılanlar olursa çok sevinirim. Etkinlik adı altında düzenlemeye cesaretim yok ya yetişemezsem takibe diye. Havalar iyileşince. Tekrar çok sevgiler.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci