28 Ocak 2016 Perşembe

İnsan Olmanın Anlamı



Bir haberle haberdar oldum Loki’den. Ve sahibinin anlayışından. Şimdiye dek neredeyse tek benim bakışım sandığım evcil hayvanlar hakkındaki düşüncelerimi epeyce uzaklardaki bir başkasının yaşadıkları olarak okumak, insan olmanın anlamına doğru bir yolculuğa çıkardı beni.


“Tasmalı sevgileri anlamakta zorlanırım” diye ifade edebildiğim, diyelim ki köpekleri, kuşları kendi doğası dışında yaşamaya mecbur kılmanın ne kadar yadsınacak bir zorlama olduğu çok uzaklardan birince, Loki’nin sahibince  dile getirilmiş. Ağzına sağlık.


Loki, bir haski. Sibirya kurduymuş. Sahibi, köpeklerin kilit altında tutulmaması, doğal ortamında yaşaması gerektiğini düşündüğünden birlikte dağlarda, ormanlarda gezmekteymişler.


İnsan olarak doğmamış, bambaşka beslenme, yaşama, uyku biçimleri olan canlıları kendimize benzetmek… Doğru mu? O canlı belki düzenli beslendiği, ara sıra başı okşanarak sevildiği için mutlu görünse de bu görüntü o hayvanın özgün hali mi yoksa ona kendi yaşam tarzımızı benimsettiğimizden tabiatının  bozulmuş hali mi? Yani diyelim ki sahipsiz köpek kendine bir apartman inşa edip de bir dairede mi yaşayacaktı? Yaşamayacaktı elbet! Geceleri deliler gibi koşturacak, kendi yiyeceğini kendisi bulacaktı. Kuru mamayla beslenip sonunda kuru mama yüzünden hasta olmayacaktı.


Bir kedi, ne kadar iyi bakılır sevilirse sevilsin evinden kaçıyorsa o kedinin doğasına uymayan, onu boğan şeyler vardır tıkılıp kaldığı evde. Köpekler sahiplerine sadık  ve insanlara hizmet etmekten mutlu oldukça köpek edinmek elbette olasıdır; ama bir köpeğin yaşadığı ortam, apartman katı olmamalı. Doğada, en kötüsünden bahçede yaşamalı. Gökyüzü altında doğmalı onların yuvaları. Dört duvarla çevrilmiş çatıların altı, insanlara özgü yuvalardır. Doğal köpek yuvaları, insan yuvalarına hiç benzemez.


Çoban köpekleri, evcil köpeklere en iyi örnektir. Sahibi de vardır; doğasına da uygun yaşar; tabiatının gereğini de yapar. Kırda bayırda, tarlada, çayır çimende dolanır. Çok sevdiği insanlara da yine çok sevdiği hizmet etmeyi sürdürür  bir yandan.


En çok kuşlara acırım. Kimisi hayli görkemli el işçiliği ile ortaya çıkmış yüksekçe kafeslere kimisi küçücük tel kafeslere tıkılır. Tüm amaç, eğer papağan cinsiyse ona üç beş kelime öğretmek,yok ötüşü güzelse şakımasını dinlemektir. Keşke kuşların dilini anlayabilseydik! Kafesteki bir kuş neler söylüyordu çözebilseydik! Mutlaka gurbet ellere düşmüş insanların gözlerinden yaşlar akarak, yüreği yanarak  yaktıkları sıla türküleri nağmesindedir  kafesteki bir kuşun ötüşü. Kafesi ne kadar değerli olursa olsun “Vatanım” diye ağlarmış bülbül. Vatanı da bir çalının tepesiymiş oysa ki. Ama bülbüle kalmış dikenli gülleri, çalıları sevip sevmemek. Diken seven bülbülün,insanlarca kafes sevmeye zorlanması…


Kuşkusuz hayvanseverlere saygımız çok.Yine de hayvanseverliğin yetersiz bir tanım olduğunu, canlı sevmenin daha etraflıca bir tanım olduğunu düşünürüm. Çiçeğinden, ağacından deresine, balığından otuna, böceğine dek canlıları sevmek zaten hayvanı da sevmektir. Hem dünyanın kendisi başlı başına bir canlı değil mi? Dünya, başka nice dünyalardan oluşuyor yani. Uçanıyla, yüzeniyle, sürüneniyle, toprağın ya da suyun altındakiyle. Kapkaranlık mağaraların bir köşesinde ayaklarından tutunduğu bir yerde baş aşağı asılı uyuyanlarıyla. Gözle görüneninden görünmeyenine. Hepsinin dünyası, o dünyaların kuralı, havası, soluğu apayrı.


Her canlıyı doğa barındırıyor önünde sonunda. Barınakları kâh in, kâh kovuk,kâh çatı katı,  bir taşın altı kâh, kâh suyun dibindeki kumların içi. Güneşin değmediği derinliklerden yosunların arasına dek hepsi doğasında yaşıyor.Suda, toprakta, ağaç kabukları altında, mağaralarda nerede yaşarsa yaşasın insan dışındaki hiçbir canlı, bir apartman dairesinde yaşamıyor. Mobilyalar almıyor uyumak için. Kuşlar,yaprakların arasında söylüyor şarkılarını; aslanlar, otların arasına uzanıyor vahşi doğada. Kimi sarp kayalıklara tırmanıyor, Kangallar geceleri deliler gibi kırk kilometre koşuyor.

Kendine kafes örüp, ağzını kapatarak uçamadan içinde kalakalan  tek bir kuşa rastlanmaz. Ama çalı çırpıdan, saptan samandan, ottan, gagalarla çiğnenip kıvama getirilmiş çamurdan, şundan bundan dokumalı, örmeli ne mimariler görülür çeşit çeşit;kuş yuvası olmuş. Ağaçların çatal dallarından, karmaşık sarmaşık dallarından  bacalara dek.


Bir kuş ya da başka bir hayvanı bir eve hapsetmek, onun tüm yeteneklerini çalmak, mimarlığını öldürmek demektir aynı zamanda.Kuşlar, dünyayı kuş bakışı görmezse, kanatları kapalı kalırsa mutlu olamaz. Kafesler, kuşların mutsuzluğudur. Kuşların ilk sevdası ne çalıdır ne de dal. Telmiş,  duvarmış ya da başka bir engelmiş takılmaksızın süzülüp varyeteler  yapılan uçsuz bucaksız masmavi gökyüzüdür onların dünyası da doğası da. Keskin gözlerle aşağıları süzerken yemini, avını kendisinin buluyor olmasıdır kuşların mutluluğu. Sonrada kâh yeşilliklerde inilecek bir dal kâh bir kayanın başı ya da sazlıklarda konaklayıp, kanatlarını gerine gerine açarak güneşlenmektir.


Kafesin kapısı açılıverse pıırrr diye uçuverecek bir saka kuşunun, ağaçlara tırmanamadığı için perdeleri lime lime eden kedilerin, otlarla kaplı yüksekçe yere uzanmış yuvasına gözcülük edecekken daracık bir dairede  sabahtan akşama kadar sahibinin işten dönmesini inleye inleye bekleyen melül bakışlı köpeklerin, iki adımlık kafes içinde sekecek yer bulamadığından küskün, küskün olduğundan da ötmeyen kekliklerin,  tek can yoldaşı olsun diye  evlere tıkılmış diğer tüm canlıların canlarının ne kadar sıkılmakta olduğunu, böylesi ortamlardayken artık gerçekten bir kuş ya da kendi doğalarına uygun olup olamadıklarını düşünürüm. Canları hayli sıkkın bu canlıların bazısı,  gün gelip sahiplerinin canlarını sıktıklarında hiç acımaksızın çok uzaklarda terk edilecektir.


Çoklukla yavruyken alındıkları, kendi ortamlarında büyüyüp türlerinin yaşayageldiği gibi yetişmedikleri için büyüdükleri ortamın alışkanlıklarını edinerek davranışlarında değişiklik bile oluyor diyelim ki köpeklerin. İnsanlaşıyorlar neredeyse. Bu doğru mu? Hakkımız var mı bambaşka bir canlıyı kendimize benzetmeye? Kaldı ki başka insanları bile ne kendimize benzetmek ne de değiştirmek gibi hakkımız yokken. İnsanlara yapamadıklarımızı başka canlılara, hayvanlara mı yapıyoruz o halde? Sanki hıncımızı onlardan alırmış gibi.

Peki, apayrı doğalara, alışkanlıklara sahip canlıları kendimize benzetmek, doğada değil dairede yaşamaya zorlamak, insanca mı? Ve böyle mi olmalıdır? Bu soruların cevapları sanırım kendimize sorulacak başka bir soruda. “Bize yapılsaydı ya aynısı?” diye sorabiliriz mesela kendimize… Cevabı duymaya gerek kalmaz belki de o zaman. Ne duyacağımızı hepimiz biliyoruz çünkü.


Bir insan olarak insan gibi yaşadıkça kendini normal hayatta hissedecek biri, içinde olmaktan mutluluk duyduğu  koşullardan uzaklaştıkça ne kadar mutlu kalabilir? Hayata insan gibi devam etmekten uzaklaşıp başka canlılara benzedikçe ne kadar insan hissedebiliriz kendimizi?


Loki, şanslıydı… Çünkü sahibi, insan olmanın anlamını bildiğinden köpeği Loki’nin de kendi anlamlarını kaybetmeden yaşamasını sağlıyordu. Böylesi bir dostluk, gerçek dostluk mutlaka. Anlayış da az bulunurundan ve hasından elbette!
(Her hakkı saklıdır)

   ‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16 ‎Eylül ‎2015 ‎Çarşamba, ‏‎15:56:34

Paylaş :

2 yorum:

  1. Harika bir yazı daha... Önemli bir konuya değinmişsiniz. Gerçekten bir kuşu eve, kafese hapsetmek, onun mimarlığını çalmaktır. Muhteşem bir şekilde ifade etmişsiniz. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Kuşlar uçmalı :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci