11 Ocak 2016 Pazartesi

Turkuaz, katranda yittiğinde



Yıkın şu “denizsiz yaşayamam” kendini kandırmacasını. Dağ başında deniz mi var? Ama krater göllerinin güzelliğine kapılınca,  enginlere yelken açmıştan daha mutlu olunur belki.


Deniz, yerine bir şey konulamayacak kadar güzel. Yadsınamaz o derinlik, o iki mavinin ufuktaki kesişmesi, martı kanatlarına nazire eden yelkenliler, dalga sesi. Oysa denizsiz de yaşanacağı en iyi yaylaların, dağların, havası solunurken anlaşılır.

Denizli kentler, onca suyla dolu koca çanaklara sahip demek. Ama çanak kirli, suyunda balık yaşayamaz halde, her yanı koku bürümüş, yüzülemez, trafiği yoldan beter. Çocukluğumda Erdek’te, Ünye’de, Davutlar’da, Marmaris’te kıyısında çakıl taşlarını neşeyle toplayıp, ayaklarımızı soktuğumuzda ufacık yengeçlerin kumların içine kaçıştığı, turkuaz hareli sularında balıkların oynaştığı, billur camlarcasına dibi görülen suların yerinde şimdi ele geçen her çer çöpün fırlatıldığı, üstü yağlı, balıkların uğramaz olduğu, boğazına kadar doldurulmuş simsiyah gömükler deniz mi yani? Yunuslar oynaşmıyor, kalkan balığı ağa takılmıyor, midyelerin içinden inci yerine şehrin atıkları çıkıyorsa o deniz, deniz midir hala?  Elbette sahile dönen kayıkçıdan balık almanın hazzı, yalnızca deniz kenarlarında.  Ama deniz, denizse eğer…


Diyelim ki yaygı uçlarına dikilen kalın dantellerin kenarları gibi girintili çıkıntılı zariflikteki Akdeniz… Güzel tabii, güzel olmaz mı hiç? Ama… Kar yağmadıktan sonra neye yarar ki tarlaların kabul etmeyeceği tuzlu deniz suyu? 


Oysa dağların zirvelerinde yakalayıp bahara kadar sakladığı sonra nehir, çağlayan, dere olup akıttığı kar suyu olmasaydı nasıl kanacaktı suya tarlasından ovasına? Dağların yolladığı suyla beslenmeseydi ne olurdu denizlerin hali?


Dört mevsimden kaçını yaşar Akdeniz, Ege? Kışı yaşarlar mı? Tipi fırtınası nasıldır görmüş müdür; kestane kokusunda kardan adamla büyür mü ora çocukları?


Ne denizi vardır Ankara’nın ne de adamakıllı yüzölçümlü gölü. Irmakları asfaltların altında kaldığından yatağında akmaz; ama trafik, egzoz deryasında akar. Ancak Ankara’da mevsim şaşmaz. Dört mevsimin de kentidir. Baharları da yaşar yazı, kışı da. Bu, öyle bir zenginlik ki!


Yazın Urfa sıcağında yanar Ankara, cayır cayır. Kışın, soğuğun hasının yaşandığı uzak kentlerden birinden gelmiş birinin Kızılay’da telefonda nasıl bir ağzı bozuklukla köy yolları kardan kapalı kendi kentinde Ankara’daki kadar üşümediğini anlattığını duyunca hem gülersiniz hem küfürlü konuşmanın boğuculuğundan uzaklaşmak için kaldırım değiştirirsiniz. Ankara’nın rengi kışın buzul, yazın ateştir.


Kentinizde dört mevsimi yaşamak,  bulunmaz ayrıcalıktır. Kolay mı taş ağaç çatlatan sıcaktan Zemheri soğuğuna, kavurucu yazdan mısır patlağı çiçeklerle donanmış bahar dalına kadar yaşamak… Ne kolay ne de her kentin işi bunlar. Ama Ankara’nın işi. Ve Ankara’ya çok kolay.


Ankara sonbaharının güzelliği dillerdedir; ama ilkbaharını yok sayanlara rastlanır. Oysa ilkbaharı gözlerden ırak eden, şehirleşme. Biraz şehir dışına, ağaçlandırmaların yamacına konuverin de görün bahar nasılmış Ankara’da. 


Ankara’da bahar, çiğdeminden yabani zambağına başka soğanlılara, envai çeşit otun renk, koku yarışıdır. Erguvanından enginarına yetişen bitek topraklı bu kentin baharı, eğer toprakları site alanı olup otopark betonu altında kalmazsa her biri ayrı renkteki dört mevsimin coşkusunu alabildiğine gösterir.


Eğer yığılmacı değil yayılmacı yerleşim Ankara’nın kadim semti Bahçelievler’den başlayarak sürseydi, mahalleye adını veren bahçeler içindeki o şipşirin tek ya da iki katlı evler yıkılıp yerlerine nobran görünümlü apartmanlar dikilmeseydi Ankara’nın çehresi bambaşka olacaktı.


Her şehrin rüzgârının yolu var. O yollar kesilince, sisi dağıtacak güçlü nefes de kesilir. Ankara’nın rüzgâr yolu İncek. Nefesi kesildi kesilecek şimdilerde.


Kentlerin insan eliyle nasıl başkalaştırıldığını Ankara’nın yitirdikleri anlatıyor bize. Nerede Ankara tavşanı, keçisi, kedisi, armudu şimdilerde? 


Oysa müstakil  bahçeli evler olsaydı her birinin bahçesinde ille de Ankara armudu yetişecekti. Belki bahçesinde Ankara’nın tavşanını, keçisini, kedisini besleyenler de olurdu. Şehirleşmek demek, kentin hazinelerini kör kuyulara atmaksa, bir yerde yanlışımız var o zaman.


Sözler bile vardır “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür” diye. Bir İstanbullu için bu geçerli olabilir… Ankara şimdilerde biraz yozlaşmaya yüz tutmuş olsa da kültürel ağırlığı her ağırlıktan önde tutan şehirdir. 


Balığın en tazesinin yendiği, belki İzmirlilerden daha çok rokanın tüketildiği yerdir. Baksanıza balık taşıyan kamyonlarla martı göçü bile aldık İç Anadolu Ankara’sına. Ve martılar hiç de şikâyetçi değil hallerinden.


Bir kenti sevmek için deniz diye tutturanlar sanırım deniz manzaralı tek bir kareye tutkunlar. Oysa o kare genişleseydi eğer, kareyi bozacak, yüzleri ekşitecek daha neler sığacaktı fotoğrafa. Oysa insan eli çirkinleştirdiği kadar güzelleştiricidir de değdiği yeri. Bunu pek çok kez gördüm. Gördüklerim içinde en etkilendiğim yer uzaklardaydı. Slovenya’da.


Yugoslavya’nın artık tarihe gömülüp Slovenya’nın ortaya çıkmasının hemen ardına denk gelmişti oraya gidişim.  Açıkçası kim bilir neler göreceğiz, kalacak yerler nasıldır diye işkillenmiştim. Meğer vesveselerimize inandığımızda öyle önyargılı, öyle peşin hükümlü olabiliyormuşuz ki…


Slovenya’ya iner inmez başka bir yere mi geldik, yanlış uçağa mı bindik hissi kapladı. Tabiatın tarifsiz koyusundaki Slovenya, her şeyin akılcı uygulandığı, diğer ülkelerden geri kalacak yanı olmayan hatta bazı konularda onlara şaka yaparcasına daha önde ve “tüm bunları ne zaman ve kimden öğrendiniz de yaptınız” dedirtecek kadar olağanüstü bir yerdi. Hele de Bled Gölü ve kasabası.


Yalnızca birkaç kilometrelik deniz kıyısı, bir milyon dokuz bin nüfusu olan Slovenya, Alp Dağları’nın görkemli güzelliği içinde yemyeşil uzanıp giderken Bled’de her şey ahşap ve göndendi. Sadece kasabanın merkezinde beton alanlar vardı. Göl kenarındaki otelimiz, hiçbir yerde görülemeyecek manzaraya sahipti. Odalar öyle genişti ki bazı otellerde iki oda bir salonda kalınıyordu tek başına. Gölde kuğular yüzerken ördekler insanlara aldırmıyordu bile.  Kurbağalar sizden ürkmüyordu; çünkü onları ürküten olmuyordu. Bir kadın işe gitmeden önce sabahın dördünde göl kenarında rahatça yürüyüş yapabiliyordu. Buğulu gölün ortasındaki ada, tablomsuydu. Sabah pencereyi açtığınızda kulelerle karşılaşmıyor; ama görkemle yükselen Alp ladinlerinin her bir dalındaki rengârenk binlerce bülbülün senfonisi size günaydın diyordu. Bir ağaçta sayılamayacak kadar ve renk cümbüşündeki bülbülü bir arada görmek, sanki bir çizgi filmin içine girmişiniz havası veriyordu. Öyle ki bir an için kendinizi çıplak ayaklı Heidi sanabilirdiniz. O anları solurken dönüşünüzün pencerenizden diğer evin içinin rahatlıkla görünebildiği yakınlıktaki apartman kirliliğine olacağını bilmek, o anı dondurmak isteği uyandırıyordu.


Bled’de manolyasız tek bahçe yoktu. Hepsi de çok bakımlı, güzel ve bizde villa denilip dizi çevrilen cinsten gölün arkasındaki evlerde, yaprağını döken manolyaların çıplak dallarındaki ya kocaman goncalar ya da iki avuç büyüklüğünde pembemsi beyaz çiçekler, buğulu Alp Dağları eteklerinin romantizmi olarak gülümsüyordu.


Tabiat olmazsa kupkuru kuleler işe yaramıyordu bir kente ruh vermekte. Deniz değil; ama orman denizi olan cennetimsi bu köşeyle yüzleşecek itici boz beton kulelerimiz, ağaçları, buğusu ve bülbülleriyle yükselen dağların karşısında kim bilir ne kadar mahcup olurlardı.
(Her hakkı saklıdır)

  Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.12.2015, 12:18

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci