19 Şubat 2016 Cuma

Dik tutulmaya çalışılan kuyruklar


Hem de nasıl süt beyaz görünürken hem de nasıl kapkara olabilir insanların içi. Hem de nasıl doğru düzgün, kusur bulunamaz görünme çabasındayken hem de nasıl içleri çıfıt çarşısı olabilir yaşı başı yerinde de olsa o yerindelikle bir davranışta olmayanların.


Ne yaşa bakıyor bazı zayıflıklar ne de aidiyetlere. Zayıflık, birçok şeyde içi ağ gibi örmüşse  o zaman örümcek ağında bir av olunacaktır er geç.
 
Zayıflıklar, insanın kimyası aslında. Hayat da bu kimyanın ıslahı. İyileştirme. Hani nefsle savaş denilen. Yok edilmeyen yanlışlar, hayatın doğrularını götürür yoksa. Tıpkı sınavlar gibi. Şu kadar yanlış, şu kadar doğruyu götürür hesabı.

İnsanın kimyası var; ve de fiziği. Hatta yaşla tanımlanan matematiği. Bunlar tutarlı olunca insan doğası, hayat bulunan doğadır. Bunlar kendi içlerinde tutarsızsa o zaman o insanların denklemleri hep bozuk, hep yanlış. Yanlış, her insanca içine düşülebilecek bir yol engeli. Doğru olan, yanlışların insani olduğunu kabul edip yanlıştan dönmek. Ama öyle kimyalar var ki yanlış yaparken  göz göre göre kendilerince yanlış yapılanları, yanlışa düşmekle itham bile edebilir. Zeytinyağını  oynarken üste çıkmaya çalışır.  Zeytinyağı lekesini suyun çıkardığını unutmuşçasına kuyruğunu dik tutmaya gayretindedir. Ama kuyruk kıstırılmıştır. Arkasına bakmaksızın sıvışırken bile çaba, dik tutmadır. Muhtemelen de o kuyrukların kaderi, hep böyle olagelmiştir.  Had, sınır tanımamak, bedeli kuyruk ile ödenen bir derstir çünkü.
 
Bir gözlem ehli iseniz, her şey verinizdir. Her şey karşısındaki tutum, yaklaşım, gelgitler, inişler çıkışlardır. Sapmaları; ama hiç sapmamış gibi gözükmeye çalışmaları algıdır. Görünürdeki maskenin ardındaki bambaşka yüzü görebilmek için eğilip bakmaktır.

Unutulmaması gereken ilk şey, insan olarak doğduğumuz. İnsan, bir bileşke. Hormonundan sinir sistemine, genetik hastalıklarından öğrenilmiş çaresizliğine, zaaflarından “birini tanımak için ona ya para ya da nam vereceksin” deyişine ve daha nelerine nelerine…

İnsanların çoğu,  olduğundan daha iyi görünmek peşindeyken daha iyiye yol almak peşinde olan çok az. Daha iyi peşinde olmak, arınmaktan geçer. Gereksiz her şeyden arınmak. Önce kendimizdeki -mış gibi yapmalardan arınmak. Arınmak, duruluktur. Duru görüntü, bulanık  olmaktan  hem de nasıl farklıdır. Duruluk, kir barındırmaz.

“Yedisinde neyse yetmişinde odur” sözü çoklukla gerçek çıkar. Demek ki bir maya ile doğuyoruz. Mayalanmaya çoktan başlamış oluyoruz yedi yaşında. Pişip has ekmeğe de dönüşüyoruz;  hamurumuzdan çamur da olabiliyor. Hamurun tutması çok şeye bağlı belki; ama en çok da insanın kendisine bağlı. Pis ile mis örneği unutulmadıkça maya tutmaya yüz tutar.
 
Yedisinde oyuncaklarını kırıp da suçu kardeşinin ya da arkadaşının üzerine atan, on yedisinde arkadaş çevresinde istediği popülariteyi yakalamayan, yirmi yedisinde hiç kimselerce beğenilmese de kendisi hiç kimseleri beğenmiyor rolü oymayan, otuz yedisinde gelecek kaygısı içinde sağa sola yalpalayan, kırk yedisinde umduğunu bulamamış, elli yedisinde  boşa kürek çekmekte olduğu düşüncesi içinde bocalayan, atmış yedisinde yalnız kalmak korkusu pençesinde, yetmiş yedisinde  hala delikanlı ya da genç kız edasında olma gayretindeyse bir insan, kendine karşı başkasının bile olamayacağı kadar aldatmaca içinde olabilir. Öyle ki hayatı,okunulmuş, izlenilmiş, seyredilmiş, yakından tanınıp hayran kalınmış pek çok hayata öykünmeye dönüşmüştür.

Böyle bir hayat, hiç kimsenin hayatı olamaz. Ve yaşanamaz. Dümen bir o suya bir bu suya kırılır. Her su,  o eski ve delik sandalı ağırlamaz. Önce küçük dalgalar vurarak geldiği sulara iter. Baktı sandal ısrarlı, büyük dalgalarla alabora etmek yolunu seçer, ters çevirmeden. Ve böyle kararsız sandalların anladığı dalga dili de budur. Bir bakmışınız tası tarağı toplayıp demir atmış kendi kadim sularına. Dalgalar bir “ohh” çeker o vakit… Çünkü kayık kendi kıyısını bilmiyorsa deniz ne yapsın! Elinden gelen, onu kendi sularına döndürmektir.

İnsanlar tanırız on yedisindeyken hayatın yükü altında babasının yaşından da yaşlı. İnsanlar tanırız, onca abla, teyze, kuzen  arasında büyümüş ya da evin tek küçük çocuğu kimliğinden çıkamayıp hala yeni yetme edasında. İnsan, yaşadıklarından öğrendiklerini unutmamalı. Çünkü hayatın her saati, o saatle sınırlı. O saatin duyumsatabilecekleri, o saat içinde duyumsanmadıkçaya hiç duyumsanmayacak ya geç kalınacak ya ıskalanacak ya da birden bire duyumsandığında  çöküntü kaçınılmaz olacaktır.
 
Kimyamız belki görüntümüz ile koşut gitmiyor. Kimyamız yani içimiz, belki fiziğe inat daha usulundan yol alıyor. Yani insan ikiliklerin, zıtlıkların bir aradalığı. Kolaymı böylesi çelişki ile yaşamak? Kolay mı açmazlar, çıkmazlar? Kolay değil. Ama marifet bu zıtlıkları, bu ikilikleri bilip üstesinden gelebilmekte. İnsan, bunlarla insan olduğunu ve işinin en çok kendisiyle olduğunu bilebilirse, hamlıktan olgunluğadır adımlar.

Eğer ne olduğu gibi görünen ne göründüğünde samimi olmayan -mış gibiler içerisindeki insanları gözleme geçerseniz, kupkuru bir yaprak olduklarını fark edersiniz. Kuru yapraklar, ağaç dallarından düşeli çok olmuştur. Artık hiçbir çiçeğin yanında olamazlar, olsalar olsalar kırk yılda bir açılacak eski kitap sayfaları arasında unutulmuş olacaklardır. Oysa kuru yapraklar unutulmaktan hiç haz etmezler. Ve ne yapıp edip  sayfalar arasında bulunduklarını hazan şarkıları, güz inlemeleri, ağıtlar ile duyurmaya çalışırlar.
Bu, sonbaharın ilkbaharcılık oynamasına benzer. Ne yapsa da yeşile bürünemez. Dalları çiçek açamaz. Kuşlar,çıplak dallarda tüylerini kabartarak rüzgârın geçmesini beklerken ortalık cıvıltıya bürünemez.

En açmaz haller, kendi kendine gelin ya da güvey olunurken onların gelgitlerinin geçmesini sabırla bekleyen gelin ya da güvey yerine konulanların, med cezir karmaşasındaki dağınıklığa şaşa kalmalarıdır. Öyle ya gelgitin de bir vakti zamanı vardır. Oysa kendi kendine gelin güvey olanların bakış açıları, sadece kendi cephelerindendir. Yorumlamaları da. Değer yargıları da. Küserler kendi kendilerine. Barışırlar, kendi kendilerine. Tek kişilik oyunlarında hiç dahli olmayanları sanki baş rollerden birindeymiş gibi resmederler kendi kendilerine.

Kimya bu… Çürümesin bir kez. Koku salar. Burnu derin sulara çevrilen sandallar olsun, hayatın ilk uyarılarını hiç dikkate almayıp ikiliklerde kaybolmuşlar olsun suçu hep karşıdakinde ararlar. Kuyruğu dik tutmaya çalışırken ıslanmışlara veya Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olanlara benzerler. Oysa onlara Dimyat yolu asla açık değildir! Ve bu fark edildiğinde, bulgurun değeri anlaşılır.

İşte o an pirincin mutlulukla güldüğü ve kendi olgunluk yolunda bilmem kaç adım, bilmem kaç basamak kat ettiği andır. 

Kuyruğun dik olması insanlar için geçerli olamaz. İnsanların başlarının dik olması gerekir!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.12.2015
Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci