13 Şubat 2016 Cumartesi

Dört bucağın çığlığı; hep aynı

Belki bir yılı geçkin bir süre önce çok genç bir yazma sevdalısı arkadaşım, Bertan, bana yazılarından bahsetti. Çalışmalarını okumam için de gönderdi sonradan.

Bertan, henüz bir üniversite öğrencisi olarak kuşağının çok önünde ve o yaştakiler için  bilmesi ağır, taşıması külfetli bir dil kullanıyordu. Kullandığı dil hakkında sorularım vardı. Yazışma yoluyla tabii. Zira Bertan, Kıbrıs’ta okuyordu. Hoş, Ankara’da okusa bile iletişim artık yazışmayla malum.

Konuşmamız iletişim yani konuşabilme, derdini anlatabilme, anlatılanı anlayabilme eksenindeydi. Bana daha çok benim yaşımdakilerle yani kendinden büyüklerle, üniversite hayatı gerilerde kalmış olanlarla daha kolay anlaşabildiğini söyledi.

İlk kıvılcım atılmış oldu böylece özellikle iletişim ağırlıklı. iki çalışmam için. Bir de öğrenciliğimde İngilizce okuduğumuz Guy de Maupassant'ın Kolye -The Diamond Necklace- adlı  çalışmasında kolyenin kaybolduğu sahibine söylenmediğinden kaybedenin başına nelerin nelerin kalmadık gelmesi, diyeceğim  hayatı karartan böylesi bir iletişimsizlik  içime hep dert olmuştu o öyküyü okuduğumdan beri.  Ki doğru iletişim kuramamak herkesin derdi sanırım. Bertan’ın yazdıkları bana Kolye öyküsündeki o hayatın geri kalanını talan eden suskunluğu da çağrıştırınca, artık vakti gelmiş baktım… Birikim, yazı  olmuş. 

Bu yazımın öyküsü, biri benim öğrenciliğime dayanan diğeri şimdinin bir üniversite  öğrencisine uzanan birbirinden çok farklı iki olgunun kesişmesi sonucu.
Ve bu yazım, bir gün hem şiirleri hem de bana ilk on bir sayfasını gönderip eleştirmemi istediği romanı ile çok yol alacak olduğuna inandığım, yazma sevdalısı üniversite öğrencisi Sevgili Bertan’a ithaftır.

(İletişimsizlik, yani ne anlamak ne de anlatamamak, aşılmaz dağlar iken insanlar şiirleri, deyişleri, şarkıları o yüzden seviyor olmalı. Yani bunlar mühür gibi. O yüzden bu yazıma tema olarak mühürleri seçtim.)


Çığlıklar hep aynı; diller farklı olsa da. Kim bilir hangi dil ailesinden, Ural Altay, Ari dil gruplarından birinden atılmışsa da. Çığlıklar hep aynı!Söylenemeyenler üzerine çoğu. Farklı sözcüklerde her dilin çığlığı;ayrılığı gayrılığı bu yalnızca.

Eski günlerindeki gibi yeniden is kokan, kömür dumanına boğulmuş  Ankara’da, kışın ortasında bahara öykünen bu günde hava kirliymiş değilmiş aldırmadan kendini dışarı atmaktan gayri yol yok galiba bugün.Birkaç metrekarede tıkılı kalmışken bir yerlerden sızıntı bulup da girip odayı hissedilir derecede kaplamış sigara dumanından oksijene kaçmalıyım,imdada yetişen öğle saatinde.Duvar değil dal, yaprak, gökyüzü görmeliyim. Bilgisayarın tuş sesi, kuşlar gibi seslenmez. Biraz da kuş ötüşü  o zaman. Aklıma bahçeler üşüşüyor bir yandan da soluduğum hava genzimi zehir gibi yakarken. Hıdiv Kasrı çevresinden, Balçova tepelerinden  Paris’e dek yemyeşil bahçeler!
 
Paris’teki Jardin du Luxembourg diye bilinen Lüksemburg Bahçeleri aklıma gelir kimileyin. Bahçeler kadar elinizdeki dil peynirlerini büyük bir pişkinlikle kapıp bir dalda yedikten sonra  başka bir lokma için tekrar kolunuza konan güvercinleriyle hatırlatır buralar kendini bana. Aklıma Paris’in bahçelerine kadar geliyorsa eğer, en yakındaki yeşilliklere  ulaşmalıyım. Arka caddeden çimlerle kaplı, ulu sedirleri olan bahçelere gitmek gerek o halde. Oksijeni asıl da özlüyor insan.
 
Zaman karaborsa bile değil artık. Yok. Sınırlı. Uzatılamaz. Ama kısalmış şimdilerde. Öyle diyorlar.Dediklerine göre foton çağına girmişiz ve yirmi dört saat bellediğimiz gün artık on altı saatte geçiyormuş. Vakit, nakit kadar değerli öteden beri. Oysa şimdi saatler en başta ulaşımda değirmene girmiş buğdaydan beter öğütülürken saniyeler bile çok önemli.

Her şeyin bedeli para ile ödenmese de her şeyin bedeli ille de zamanla ödeniyor.İstediğimiz kadar korsan kesilip o hazinenin avcısı olalım, sandıktaki yirmi dört ayarlık hazine,yalnızca  yirmi dört saatçik. Bir dakika fazlası yok. O zaman bir saatlik öğle tatilinde hem bahçede soluklanayım hem yeşillikler içindeki huzuru yakalayayım hem de müzik dinleyeyim iyisi mi. Aynı anda çok şey yapmak, şimdinin doğru zaman harcama biçimi artık.

Ne yapılır bildik yollardan geçerken,  hep bildik dönemeçleri alırken? Sağa sola bakınmak mı? Onu hep yaparım zaten. Elinde telefon, gözü gelen yeni bildirimlerde olanlardan olmadığımdan. Müzik dinleyebilirim mesela. Gün içinde ruhun besleneceği şeylere ayıracak an o kadar az ki. Şimdi sırası o halde.Gün, hele de üzücü haberlerle dopdoluyken bağıra çağıra ulu orta müzik dinlemek olacak şey değil elbet.

Şarkılar, kültürün müzik kılığına bürünmüş halidir. Sözleri, ezgisi apayrı; sıcakta, soğukta, kıtalarda, kıyılarda. Bir kültürün şarkılarında anlatılan bir başka kültürdekine aman aman benzemez hiç. Şarkı dediğin kuru gürültü değilse eğer, bir duygunun, içlenişin öyküsüdür mutlak. Kültürün sözlerle, müzikle ortaya dökülmüşüdür.
  
Kulaklığımdan eski bir grubun şarkısı geliyor. Air Supply söylüyor. Yürekten bağırmalı parçaları severim; bağırtı çağırtı gibi gelen şarkıları sevmesem de. Haykırış gibi olmalı bağırma. Çığlık, yüreğin sesi, dili olduğunu duyumsatmalı. İşte öyle gelir bana Air Supply’ın bazı parçaları. Hoş, içini dökerken samimi. İnanasım gelir dinlediğimin şarkı değil de sanki telefonda bana derdini anlatan bir okul arkadaşımın iç döküşü  olduğuna. Öyle sahici söylerler yani.
Diyor ki bir parçada“Benim hayatımdaki her şey yanlış”. Bu kadar basit olabiliyor işte şarkılarda kimi ifadeler. Kestirmeden söyleniveriyor. Ne sanat yapmak ne de süslü  püslü, ağdalı cümleler kurmak derdinde şarkı dizeleri. Az sözcükle çok şey anlatmak yetiyor. Öyle ki kısacık bir anda kısacık bir dizeyle anlatılanlar,ömür boyu iz bırakabiliyor.

Alabildiğine yalın ve içten dinlediğim parça. Saklısı gizlisi yok. Bu nasıl bir şeffaflık! İşte buna inanasım gelmiyor. Zira hayatını gözden geçirirken  böylesi açık yürekliyse, o zaman  hayatındaki bazı şeyler hiç de yanlış olmamalı. Kendini cesurca eleştirebilmede bir yanlış yok. Derdini dökebilme  ve söylediklerinin arkasında durabilme cesareti asla yanlış olamaz. Yanlışlık, söylermiş gibi yapıp söylenmeyenlerde. Dinlediğim parçada anlatılan yanlışlık, söylenecekleri  ifade etmede değil; tercihlerde o halde…
İçimizden birileri, hayatındaki yanlışları şarkıyla anlatmaya kalktığında hatalarına asla yanlış demeyebiliyor; hatta kendini hiç eleştirmediği oluyor. “Yalan dünya” diyor çattığına. “Feleğin sillesi” diyor, “kader yüzüme gülmedi gitti” diye söylerken söyleniyor da aynı anda. Hatta derdini, “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” anlatıyor bir şarkının  dizelerinde. Yani derdini anlatmak istemediğini anlatıyor. Çünkü dermanla işi olsa yeniden böylesi güzel bir beste yapamayacaktı besbelli.Ancak… Derman bulmak isteyenler de bir ata sözünü doluyor diline bu dize yerine, “Derdini söylemeyen, derman bulamaz”. Derdi, daha fazla dert etmek yerine halini anlatmak isteyenlerin olması ne güzel!
Oysa anlatmanın gücü, iç dökülmedikçe bilinemez. Diyelim ki Scorpions, kendi kültürü içinde derdini anlatmazlık etmiyor. Kendini alabildiğine eleştiriyor hatta parçasının birinde. Özür dilemeye bile getiriyor lafı. Kendi gururundan değil, kırdığı gururdan bahsediyor. Ve şarkısına “Time, it needs time  -Zaman gerek- diye başlıyor.

Şarkılar, kültürün göstergesi yani.İçimiz anlatacaklarla doluyken onları ne kadar anlatıp anlatamadığımız, şarkılarda kolayca görülüyor böylece.

Diyeceğim, dünyanın kuzey ucunda da güney ucunda da çığlıklar yüreklerden kopuyor. Doğu kıyısında da batı kıyısında da. Geceyi neredeyse gün boyu yaşayan yerlerde de günü güneşin altında doya doya aydınlıkta yaşayan iklimlerde de. Birinin canı yandıysa eğer,çığlığın dünyanın neresinden atıldığına bakılmaz. Kutuplarda, ekvatorda, çölde bir şeylere kırgın yürekler, başka sözcüklerle kanıyorken haykırışlar, işte o kırılmaların sesi, duygu damgaları, damlaları. Tüm bu damlalar, dünya dolusu gönüllerin göl suyu. O su, ateşi söndürmüyor; ateşe körük.

Tek kişinin haykırışının yankı halinde dönüşü onlarca, binlerce  kulağa artık. Bir orkestra önünde o çığlığı haykıran tek kişiydi; ama kaç on yıldır işitenler dünyanın her yerinden.Böylesi bir yankılanma, kayıtlı; istendiğinde dinlenilip duyulabilir kulaklıklardan. Bazı haykırışlar böyle işte. Bir kez çığlık oldular mı istendiğinde dinlenilebiliyorlar.

Bir yüreğin çırpınışı,bağırılıp salıverildiğinde artık pek çok başka yürek titreyecektir; sanki kendi haykırışıymış gibi.

Kısacık öğle tatilinde bir parçanın samimi bir dizesi anlatacağını kulaklığımdan açık seçik anlatıyorken derdini anlatamadığı için acı acı bağırmaya devam edecek ya da yorulup susacakları düşünüyorum. Derman aramamayı, dermana yeğleyecekleri! Yani demincek şarkının dediği gibi hayatın yanlışlarla dolmaması, doğru haykırışları doğru zamanda yapmakla olabilecekken susacakları…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.01.2106, 11:31

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci