7 Şubat 2016 Pazar

Kışın kucağındakiler


Kış, kucağı dolu dolu gelen bir mevsim. Karıyla, buzuyla, pusuyla. Salgınıyla. En kaçınılmazı da grip.  Kış gribi, kış gününün karları gibi bir yandan. Yağdı mı durmadan yağan; ama kaplayıp bembeyaz yaptığı dört yanda güneşi görür görmez eriyiverip  her şeyin yeniden kendi rengiyle belirmesine engel olamayan karın hükmü gibidir gribin hükmü. Grip de kışla gelir kasırga gibi; insanların üzerine yağar öksürükle, hapşırıkla… Sonrası yok. Karlar erirken grip de eriyecek. Mutlak…

Gerçi artık griplere güven olmuyor. Geçmiş gibi yaparken başka kılıkla misafir olabiliyor. Zatürree olanlar var gribin ardından. Basit bir grip; basit olmayan sorunlara dönüşmesin diye bir telaş da var.

Eğer arsız gribi boğazınıza hapsederseniz ve öksürüğe dönüştürmezseniz çektiğiniz zorluklar uzun boylu sürmüyor. Ama bronşlara inerse… Aylarca sürecek öksürük. Bitip bitip başlayacak. Neyse ki gribi öksürüğe yakalanmadan yolcu ediyorum. Gribin ardından su filan dökmeyeceğim. 

Kaç senedir grip olmamıştım. Çok rahattı kışlar geçerken. Elbet salgınlar oluyordu; ama teğet geçerek. Bu kış  gribi hatırladım.

Buralarda kuş gribi salgını varken ve kanatlılar tek tek toplanıyorken Macaristan’daydık. Tur şirketi o gece bizi yemeğe bir restorana götürmüştü. Restoranlar küçük. Şirin. Masalar küçük. Sevimli ve sıcak ortamlar. Bizim kafile kadar kalabalık olmasa da başka bir kafile daha var. Onlar bizim gibi Türk değil. Macar.

Ortada bir kemancı geziyor. Çok uzun zamandır dinlemediğim ve eskiden beri yabancıların Türk müziği deyince en çok bildiği bir parçayı çalıyor, “Ya Mustafa ya Mustafa”… Özlemişim  meğer o parçayı. En son kaç yıl önce Macaristan’da dinlediğimizden beri de duymadım bir daha çok eski Yeşilçam filmlerinden duyduğum o ezgiyi. Sokak çalgıcısı rolündekilerin dilindeydi siyah beyaz filmlerde.

Kemancı, bizim kafilenin kalabalık  masalarından ayrılırken yandaki grup hep birlikte kendi dillerinden bir parça söylemeye başladı. Hiç sıradan söyleyiş değildi. Muhtemelen opera sanatçısı ya da müzisyendiler. Susup dinlemeye başladık. Böylesi bir konsere rastlamışken.

Küçük konserlerine  kulak vermemiz, onları yüreklendirdi galiba. Daha coşkulu, daha güzel parçalara geçtiler. Hepsi de  çok güzel söyleniyordu. Kimi çok bildikti. Çardaş’tan mesela.  Ya da Macar Dansı.

Sonunda ertesi sabah saat altıda ayaklanıp yedide kahvaltıya inecek ve en geç sekizde Sentedre’ye hareket edecekler olarak yemekten  kalkarken  yan masadakilerden biri, yanından geçerken bana  İngilizce “iyi akşamlar” dedi. Teşekkür edip ben de “iyi akşamlar” dedim. Bu kez nereli olduğumuzu sordu. “Türküz” dedim. Duyunca o samimi gülümsemesi yüzünde donup kaldı. Bana anlamsızca bakarken her birimizin yüzlerini, hallerini incelemeye koyuldu. Tedirgin gibi sanki. O an neden böyle yaptığına bir anlam veremedim.

Otele vardığımızda, İngilizce her televizyon kanalında “Bird flu in Turkey,-Türkiye'de kuş gribi-" alt yazısı geçiyordu. Alt yazıyı okur okumaz anladım yan masadaki tedirginliğin nedenini.

Kuş gribinden henüz haberdar olmuştuk biz, memleketten uzakta olunca; ama onlar haberdardı. Demek ki ya biz de kuş gribiysek korkusunu hissedip hepimizin gribe benzer bir halimiz olup olmadığına  dikkat kesilmiş olmalıydı bize iyi akşamlar dileyenler.

Kuş gribine yakalanmadık; ama kuş gribinin nasıl korkuttuğunu yabancı gözlerde gördük.

Döndüğümüzde Ülkemiz’de kuş gribi salgını vardı; ama hiçbir gözde korku yoktu. Ağızlarda da maske.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2016, 16:09

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci