16 Şubat 2016 Salı

Tren Dumanı

Dört buçuk yaşındaki Meriç, okulu, sınıfı, dersleri enikonu merak eder olmuştu. İçi içini yiyordu meraktan. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Eski Türk Edebiyatı Bölümü’nde hoca olan babasından kendisini derslerine götürmesini istediğinde “Üniversite öğrencileri arasında  çok küçük kalacağını, sıkılacağını, keyfinin kaçacağını; ama biraz daha büyüyüp okuma yazmayı sökünce bir gün dersine oğlunu da götüreceğini” işitiyordu. Meriç’in canı yine bu cevapla çok sıkıldığından önünde bir çocuğun rahatça oturabileceği derinlik olan pencere kenarına oturduktan sonra büktüğü dizlerini kollarıyla sarıp çenesini dizlerinin üzerine dayayıp boş boş dışarıya bakmaya koyulduğu sırada yanına annesi geldi.

Oğlunun keyifsizce dışarıya baktığını gören Jülide, Meriç’e ne düşündüğünü sordu. Meriç, önce soruyu duymazlıktan gelse de sonra sevinçten ışıyan gözlerini annesinin gözlerine dikip,
-Annecim, okul açıldığında beni de derslerine götürür müsün?
-Lise öğrencileri senin için çok büyük oğlum. Zaten birkaç yıla  okula başlayacaksın.
-Ama annee! Okulu çok merak ediyorum.
Jülide, oğlunun okulu, dersleri merak etmesinden memnun  halde gülümseyerek mutfağa geçti. Küçük bir kızken Üsküplü anneannesinin kendisine hep yaptığı kaymaçina tatlısından hazırlayıp oğlunun gönlünü almayı düşünüyordu.

Meriç, her gün  anne babasına “okullar açıldığında kendisini de götürmelerini, okulu merak ettiğini” söylüyordu. Aldığı cevap da her defasında aynıydı, üniversite ve lise öğrencileri arasında çok küçük kalacağı. Değişmiyordu duyduğu bir türlü.
 
Pazartesi günü ilkokullar, ertesi hafta liseler, daha ertesi hafta da üniversiteler açılacaktı. Meriç’in babası ve annesi, oğullarının sınıfa girmek isteğinin öylesine çocukça gelip geçici bir heves olmadığından artık iyice emindiler. Mutfak masası başında kahvelerini yudumlarken Meriç’in okul merakını konuşuyorlardı bir yandan da. Kahveleri bittiğinde sadece kendilerinin sabah keyfi yapmakla kalmayıp Meriç’in de keyifleneceği bir karar aldıklarını düşünüyorlardı. Önce Meriç’e film izletecekler iki gün sonra da babasının memleketi olan çok sevdiği İstanbul’a götürüp gezdireceklerdi.

O akşam Meriç, anne ve babasının sürprizinden çok memnun kaldı. Açık hava sinemasında kâh gazozunu yudumlayarak kâh annesinin elindeki patlamış mısırdan yiyerek pek sevdiği kovboy filmlerinden birini izledi. Her kovboy filminden sonra da babasından kendisine bir at almasını isterdi. Babası at alacaktı almasına; ama atı nereye bağlayacaklardı? Meriç balkonları adımlamış, ölçmüş, atın sığamayacağını  görünce burnunu çekmişti her canı sıkıldığında yaptığı gibi. O akşamki filmden Meriç’in aklında kalan, kalabalık soyguncu grupların önünü kestiği trendeki savunmasız insanların ellerini kaldırarak kendilerinden bir zarar gelmeyeceğini anlatma biçimleri oldu. Trenleri pek sevdi bu filmle birlikte Meriç.

İstanbul’un karşı tarafında, Fındıkzade’deki babaannesi ile yan yana oturan ilkokul öğretmeni Sacide halası ve çok sevdiği Kadri eniştesine birkaç günlük kısa bir ziyarette bulunabilmek  için Meriç, anne ve babası İstanbul’a  gitmek üzere istasyona henüz gelmişlerdi ki tepesinden kapkara dumanlar saça saça bir kara tren girdi gara.

Kimisi öğrenci olan tren yolcuları, sağa sola koşturuyordu dumana aldırmayıp. Her gün okula giderken böyle duman altında mı kalıyordu yoksa bu öğrenci çocuklar? Eğer öyleyse okula gidiş yolu pek keyifli değildi; ama okul keyifli olmalıydı. Ne de olsa yaşıt birçok çocuk olacaktı okulda. Birlikte oynuyor olmalıydılar. Oyun güzel şeydi.

Ankara Garı’ndan binip Haydarpaşa Garı’nda inecekleri tren çufçuflarla iyice yanaşıp durmak üzere yavaşlarken Meriç, bir kez daha trenin dumanında boğuldu. Annesinin ıslatarak yandan özenle taradığı saçları, anneannesinin ördüğü kolları lacivert, bordo beyaz renkli çizgili açık yeşil ince yünden kazağı ve beyaz gömleğine trenden saçılan kurum kara lekeler halinde yapışınca Meriç’in keyfi kaçtı. Üstelik dumandan gözleri yaşardı, genzi tıkandı. Hafiften bir öksürük tutmuşken Meriç bir yandan da bir şeyler söylüyordu. Jülide, oğlunun ağzından dökülen sözcükleri duyunca gülmemek için kendini zor tuttu.
-Pis kara tren, biz seni sevmiyoruz; sana binmeyeceğiz artık.

Meriç, trene bindikten az sonra, artık kara treni sevmeyeceği fikrini değiştirdi. Tren çok eğlenceliydi bir çocuk için. İçinde koşturabiliyor, gezebiliyordu. Pencereleri kocamandı. Dışarıyı seyrede seyrede gidiliyordu bu sayede. Bir de Bolu Dağı’ndan geçerken annesinin hazırladığı börekleri, poğaçaları, sandviçleri yemek çok hoşuna gitti.

İlkokul öğretmeni olan Sacide Hala ve Kadri Enişte, Pazartesi günü açılan okula giderken yanlarında Meriç de vardı. Meriç, bir elinden halası öbür elinden Kadri Eniştesi tutmuş halde okula gidiyordu nihayet. Buradaki çocukların arasında çok küçük kalmayacağı için pek neşeliydi halasıyla eniştesinin arasında.

Meriç, ikide birde başını geriye çevirip ardına bakıyor; ama ne annesini ne de babasını göremiyordu kendisinin ardı sıra gelen. Onlar olmaksızın ne yapacaktı ki okulda tek başına? Hadi geri dönmek isterse, hadi karnı acıkırsa; ya susarsa kime söyleyecekti?

Okula gelene dek başını sık sık geriye çevirip arkasına bakındı  Meriç. Sacide Halası bunu fark etmiş; ama önemsememişti. Meriç, okula gelip sınıfa girip derslerin nasıl işlendiğini görmeyi o kadar çok istiyordu ki çünkü.

Sınıf kapısından içeri girerken nefesi tutulacakmış gibi olan  Meriç’in gözleri, duvarlarda gezindi. Ne kadar çok pencere vardı sınıfta yan yana. Ortada, duvar kenarlarında da  birçok sıra diziliydi.  Kocaman bir yerdi sınıf dedikleri. Birden bire sınıf Meriç’in gözüne çok büyük gözüktü. Hiç tanımadığı birçok çocukla da doluydu bu çok pencereli, uğultulu yabancı yer.

Sacide Hala, sınıfına girerken öğrencilerin çoğu arka sıraya dönmüş konuşuyor, şakalaşıyordu. Öğretmenlerinin girdiğini fark edince sus pus kesildi sınıf. Ama Meriç’i fark etmeleriyle parmaklarını, kollarını uzatıp birbirlerine Meriç’i göstermeye başladılar. Meriç, kendisine uzanan kolları görünce açık hava sinemasında trenin yolunu kesen adamları hatırladı. Gerçi burada tren yoktu; ama kollar kendine uzanmıştı. Üstelik doğrudan kendini işaret ediyordu. Biraz ürktü filmi hatırlayıp.

Utangaç gözlerle oturabileceği boş bir sıra arandı. Çocuklar tüm sıralara oturmuş, her yeri kaplamışlardı. Meriç’in oturabileceği tek bir sıra kalmamıştı haliyle. Meriç, nereye oturabileceğini gözleriyle ararken bir yandan da ayakta kalırsa yorulacağını düşünüp tasalandı bu kez.

Kendisine uzanan kollar hala inmemişti. Boş sıra görse bile oturmayacaktı artık. Filmdeki  trenlerin  önünü kesenlerle, trende yolculuk edenler  çıkmıyordu aklından. Yolcular, zarar vermeyeceklerini ve zarar da görmek istemediklerini kollarını havaya kaldırarak anlatmamışlar mıydı karşılarındaki kendilerine tüfek doğrultmuş kalabalığa.

Meriç, kendisini işaret eden eller  hala inmeyince filmde gördüğü gibi yapmaya çalışarak kollarını iki yana açıp yapışırcasına duvara yaslandı. Öylecede  kaldı. Ah şimdi yanında babası olmalıydı! Babası yanında olsaydı da elinden tutsaydı bu tehditkâr kalabalık eller uzanabilir miydi hiç kendisine?

Bu arada kürsüsünün başındaki  Sacide Halası, sınıfa “günaydın” dedikten sonra Meriç’e döndü. Meriç, iki yana açtığı  kollarıyla duvara yaslamış, gözlerinde o hep sınıfa duyduğu meraktan eser yok; ama kendine uzanmış kollara hoşnutsuzca bakıyordu. Halasının gözleriyle karşılaşan gözlerini yumup, sesinin çıkabildiğince bağırarak “Babam nerde?” diye haykırdı.
(Her hakkı saklıdır)

‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16 ‎Aralık ‎2013 ‎
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci