9 Mart 2016 Çarşamba

Ah, o kara bakışlı güzel kızlar!

Bu çalışmamda hiçbir zaman kök salıp, ulu çınarlara dönememiş genç kızları, kadınları anlattığım için kesilmiş ağaçlardan kalan kütükleri tema olarak seçtim.



Hayat, sarp dağlara döndü nicedir. Tırmanması zor, zirvesi saklı. Bu çetin yollarda hayatlar yolculuktayken kimisi daha yolun başında, kimisi yarısına bile varmamış tırmanıştayken dipsiz uçurumlara düşüyor.

Başaklarla dopdolu bereketli tarlalarda koşup, çiçek kokuları arasında yaşamakçasına hayat sürmek varken küflü dehlizlerde karanlıkta yol alıyor kimi gençler. Oysa tuttukları yol herkesçe dümdüz, dosdoğru, eğriden uzak bilinirken.

Yokluk, hayatı karanlık eder; düz yolu dar geçide çevirir. Neredeyse tün gençler için tünelin ucundaki ışık, okumaktır. Okumak, bir kapı. Önce işe sonra ev, yuva kurmaya açılır.

Gençlik, geçmişten beri hayatın tohum ekilen dönemi olageldi; ama şimdinin böylesi güçlüklerle dolu gençliğini bu çağın insanlarından başkası görmedi, duymadı. Eskisi gibi herkesin bir köyü, köyünde ekilip biçilecek tarlaları, bağları, bahçeleri yok. Tarlaları olanların çoğunun da tarlalarının kendilerine bir faydası yok artık. Makineleştiğimizden beri el zanaatları, o zanaatların zanaatkârları yok ki geçim sağlansın bir oluktan.  Andık ya az önce, tek ışık var tünelin ucunda çoğu genç için; okumak. İşmiş, evlilikmiş, çoluk çocuk okutmakmış gibi hayatın duraklarına taşıyacak bir diploma almak.  

İş bulmak, diplomalı bile olunsa kolay değil kolay olmasına. Yine de okumak, kilitleri açan anahtar diye bellenir. Kızından oğlanına böyledir. Kara gözlü iki kız da okuyup düşlediklerini gerçekleştirmek istiyordu. Oysa önce daha yirmisindeki kızın hem de nasıl hunharca canına okundu. Bir yıl sonra da on sekizindeki akıllı mı akıllı kızın yine canına okunarak canına kıymasına yol açıldı.  

Hayat zor, hayat çiftçisinden küçük esnafa, marketlere yenilen bakkalından, lostralara yenilen kundura tamircisine kadar çok zor. Asgari ücretli bir ana babanın üç çocuk; polis babanın iki çocuk okutması da zor mu zor tabii.

Her ailenin tatmak istediği sevinçlerdir çocuklarının üniversiteyi tutturduklarını, mezuniyetlerini, işe girdiklerini, evlendiklerini görmek. Çocuk sahibi olmak, çocuğun muradını görmekle eş anlamlıdır zaten. Muratlar hiç görülemeyecektir eğer çocuklara kıyılırsa… Murat görememiş ana babaların, yalnızca acılarının yedileri, kırkları, yıldönümleri olacaktır.

Çocuk büyütmek, okutmak demek, oluk oluk para harcamak demek. Para olursa alınabiliyor her şey. Karın doyuyor. Okumak da parayla. Dolmuş para, kitap para, tost para. Psikolog olmak isteyen kızın telefonu bozuk, tamir de tutmuyor artık; ama yenisi nasıl alınacak? Telefonların çoğunun fiyatı zaten asgari ücret kadar, hadi biraz daha oluruna baksan asgari ücretin yarısı kadar. En ucuzu, asgari ücretin yarısının yarısı. O yüzden bozuk telefonlar bir çırpıda yenisiyle değiştirilemiyor. Yirmisindeki karagözlü kızın o gün telefonu yoktu yanında, değiştiremediğinden. On sekizindeki kız da deneme sınavlarında diş hekimliğine yetecek puan alarak sevindirmişti ana babasını.

Her yerin kendine özgü anlayışı, yaşayışı var. Tabelalarında üniversite yazan binalar kuruldu diye akşamdan sabaha o tabelaların asılı olduğu kentlerde, kasabalarda anlayışlar farklılaşmıyor, değişmiyor. Eve dönerken dolmuşta tek kalan bir kız öğrenci, bambaşka algılanabiliyor. Önce kendini sonra da annesinin, ailesinin hayatını kurtarmak isteyen yirmisindeki öğrenci bir kız, kendi başına bir dolmuşta tek kaldığında daha da belirgin olarak ortaya çıkıyor bu durum. Bir genç kızın, bir kadının yaşam hakkı, yolcu olarak yalnız kaldığı dolmuşun şoförünün ya da eli silahlı kocasının insafına mı kalmalı? Kim onlara böyle bir hak tanıyabilir? Gecenin kaçında olursa olsun yalnız birini görmek aslında görenin kendi ahlakının da sınavı değil midir bir bakıma, şeytana uyup uymamak konusunda?

Keşke sırf bir ilçede üniversite binaları var diye orada insanların bakış açıları hokus pokuslanmış gibi birdenbire gelişiverseydi! Topluma bakarken baktıklarını kadın ya da erkek olarak değil de yalnızca insan olarak görebilselerdi! Kendisi adamakıllı bir insan olan kişi, baktığı her kim olursa olsun onu da bir insan olarak görmez mi? Karşıdakinin yanlışta olduğu saplantısına kapılması, ona kendi yanlışını yapma hakkı verir mi?

Kendisinin de evladı olan birinin,  bir başkasının evladına kıyması… Kara gözlü yirmisindeki o kıza kıyarak böylesi bir vahşeti yapan insan suretli, koşullar farklı olsaydı yine yapabilir miydi yaptığını acaba? Ya da iki çocuğu olmasına karşın başkasının çocuğunun canından olmasına neden olanlar yakalandığında kimselerin istemeyeceği şekilde cezalandırılacağını bilseydi, yine işler miydi o suçu?

Kimsenin aklına gelmeyen; ama gazeteler yazıyor ki birilerinin başına gelmiş sonu hiç de iyi bitmeyen onca saldırıyı ortaya çıkartan toplumsal koşullar hakkında en duymak istediğimiz ses, sosyologların sesi. Toplumun haritasını çıkaranlar olanlar yani sosyologlar ne iş bulurlarsa onu yapan, bulamazlarsa işsiz kalanlar olmaktan çıkıp neler yapabileceği hiç kestirilemeyen kişilerin kol gezdiği toplumun okuyucuları olarak kendi işlerini yapmak üzere her yerde yoğun biçimde görevlendirilseler… Sosyologlardan yeterince yararlanma saatimizin gelip geçmekte olduğunu bu olaylar da göstermiyor mu?

“Nereye gidiyoruz” dedirten kadına şiddete, can almaya kalkışmak, nasıl bir anlayış, nasıl bir cürettir? Eğer söndürdükleri ocakların, annesiz bıraktıkları çocukların hayatlarını karartmalarının, kendilerine neye mal olacağını bilseler akıllarına getirebilirler mi yaptıklarını? Başkalarının canlarını çok ucuz görürken söz konusu kendi canları, hayatları olunca yüreklenirler miydi? Hem de tir tir titrerlerdi de onları caydıracak bir şey olmadığından mı elleri titremeden uzandı suça?

Hiçbir söz, “Kızım çok acı çekmiştir bunca eziyet karşısında. Keşke kurşunlasalardı” diyen annenin acısını yazmaya yeterli olamaz. Ve bu acıların ardından “Bir daha olmasın” temennileri de bir şey yapılmadıkça yeni temennilerin mayası olmayacak mıdır? Bu sözleri söyletecek kadar bir annenin canını yakan bataklık, kurutulamaz mı? Ceza, en etken unsur değil midir?

Bir yorum okudum dün, yirmisindeki kara gözlü kıza yapılan vahşetin anlatıldığı yerlerden birinde. “En ağır ceza verilsin diyorum, sonra bir can için böyle düşünmekten utanıyorum” yazmıştı biri.

Vicdanlı olmak iyi güzel, hatta doğru daaa… Caydırıcı ceza olmadıkça böyle suçların devam edecek olması, kabul edilebilir bir şey midir? Hem onları cezasız bırakıp yüreklendirmek hangi vicdana sığabilir? Suç işleyen cansa mağdurlar can değil midir? Vebali ne olacak hem? Cezalar caydırıcılık taşırsa kimselerin elinin böylesi vahşetlere kolay kolay gidemeyeceği kesin. Eğer giderse de bilecek ki yalnızca hiç tanımadığı biri değil işlediği suçun kurbanı; aynı zamanda kendisi de hak ettiği cezayı alması sonucu geleceğini kurban edecek. Hayatı bitecek. Konu kendi hayatları olunca, vahşiler kuzu kesilir; aslanlar, kedi...

Eğer caydırıcılık olmazsa, anababa kuzuları nehir kenarlarında, ormanların ıssızında, çöplerde, boş arsalarda, tarlalarda kim bilir ne hallerde bulunacak. Ve kısa bir süre sonra eli kötülük saçanlar, yeniden toplumun içinde, ne zaman etrafı yakacak ateşler saçacağı belli olmayan uykudaki yanardağlar gibi dolanıp duracak.
(Her hakkı saklıdır)
 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.02.2015, 13:35
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci