16 Mart 2016 Çarşamba

Damlanın Öyküsü

Kış sabahları,gün ağarmış olmaz. Gecenin siyahı, mavileşmekte; ama güneşin kızılı naz etmektedir berilerde bir yerde.

Ağır ağır ağaran sabahta telaşlı hazırlıklar vardır çoğu hane pencerelerinin öbür tarafında. İşe, okula gidilecektir. Ya da yol nereye götürürse.

Günün ilk şifresi, kapıdan çıkmadan hemen öncedir. Alarm çözülecektir ki kapı açıldığında ayağa kalkmasın bloğun geri kalanı. Güne başlamak, şifrelidir yani.Gün, şifrelerle de sürecektir zaten. Masa başına geçildiğinde bilgisayarlar şifreyle açılacaktır, sisteme şifreyle girilecektir, bir erişim mi istediniz şifrenizle erişeceksiniz.İmzanızı atabilmek, şifre ile mümkündür.  Kartlar şifreli, sosyal ortamlara giriş sayfaları şifreli. Akıl şaşkın, bellek yorgun bunca şifre arasında. Şifreli bir güne daha dalmadan az önceki köprü gibidir durağa giden beş dakikalık yokuş.

Beş dakika… O kadarcık, o yükü çok; ama sıradan genişlikteki caddeye varış. Beş dakika; eğer her anıyla yaşanırsa dopdolu bir zamandır.

Balkondan güneşin ağarmasına kısacık bir bakış esnasında göze ilişen başka şeyler de olur. Açık camdan baş dışarı uzanıp sabah havası solunurken cemreleri, gün dönümlerini, mevsimlerin takvimini unutulduğu yerde unutmadığından kendiliğinden patlamış mor sümbülün geceden sabaha ne kadar boy attığını fark etmek gibi. Hala yanan sokak lambaları altında gece boyunca yağan yağmurun ıslattığı yolların nasıl parladığını görmek, sanki kuş bakışı seyredilen bir manzarada gümüşi tel döşenmişçesine kıvrıla büküle akan bir nehrin uzaktan seyrini andırır. Yanılsamaların en güzelidir bu bir anlık göz aldanması. Seraplar çöllerde olur; ama yağmurun serabı, ıslak yolların ırmaklara benzeme kandırmacasıdır.
 
Öyle ki bu kandırmaca karşısında “keşke Türkiye’nin en büyük gölü, Van Gölü,İç Anadolu’nun göbeğinde Ankara’da olsaydı; keşke üzerindeki tarihi taş köprüleriyle en kadim ırmaklar diyelim ki Murat Çayı Ankara’dan aksaydı”diye dilenirken her Ankaralı için yağmurlu sabahlara göz açmak büyük müjdedir. Yağmur, baharın beklentisidir. Bereketin kapısıdır.

Üzerimize cemreler serpecek Şubat ayı, hazırlıkta demek ki. Cemreleri salacağı için mi ağlıyor o zaman gökyüzü? Öyle ya, seneye dek bir daha cemre yok. Açılan şemsiyenin üzerine birazdan cemre imzalı yağmur damlaları düşecek. Pıt…Pıt….Pıtpıt… En güzel müzik.

Koskoca denizler buharla incelirken bulutlar yağmura dönüşüp ağlayarak besler deryaları, dağları, toprağı. Yağmurlar, yukarıları kaplamış bulutların aslı, nesli olan yeryüzüne yayılmış engin denizlere duyduğu özlemden doğan  gözyaşlarıdır.Bulutlar yağmur damlası olup, gözyaşı edasıyla denizlere düşerken damla kadar su, derya kadar suya erişir. Bir dahaki buharlaşmaya dek de o uçsuz bucaksızlıkta damla kaybolur.

Yağmur sesi, kapı çalar gibidir. Toprağın, yeraltı nehirlerinin, ağaç köklerinin, denizlerin, göllerin, nehirlerin kapısını damla sesiyle çalar. O ses, yazın kuşların su içebilmesinin seslenişidir. Bereketin müjdesidir. Yaprakların, çalıların, çam ibrelerinin toz tutmayıp yemyeşil kalmasının, dahası erkenden sararmamasının mutlu şarkısıdır. Yağmur damlasının sesi, can suyunun sesidir yani.

Kulağım, damlaların şemsiyeme düşüşünde. O sesi bekler dururum zaten hep, her Ankaralı gibi. Öyle ki damlalar deniz sansın, nehir sansın da es geçmesin diye şemsiyem bile turkuaz, boncuk mavi ve duman grisi renklerde kareli. Yadırgamasın düştüğü yerdeki renkleri su taneleri.


Yağmurun müziği, olan biten tek bir makam. Sadece çarpışı farklı. İri damlalar hızlıca çarpabilir, çiseleyen yağmurun damlaları ıslatmaktan korkarcasına düşebilir. Yine de dağ rüzgârlarını andıran serinlikle pıtır pıtır düşüp parçalanan adamakıllı damlaların inleyişinde,sedir ağaçlı Toroslar’ın selamını taşırcasına soluklandırır çiçeğinden insanına, kuşundan börtü böceğine.

Yağmur, sulu boya ressamlarını andırır. Yaprakları yeşile boyamaz; ama rengi örtenleri yıkar. Üstü tozla kaplı olduğundan rengi artık toz rengine bürünmüş  ne varsa akıtıp ortaya çıkarır. Yağmurun vaktinin olmadığı, iklimin hep yağmur mevsimi olduğu yerlerde fırçasız boyar dört bir yanı. İçindeki her ağacın yaprağının farklı bir yeşilden olduğu  kolayca anlaşılır böyle temizlenen ormanlarda. Ama yağmurun yalnızca baharda bazen de sonbaharda yağdığı yerlerde yaprakların yeşili, tozun prangasıyla tutsaktır. Tozun altında mahpus yeşiller, yağmur sonrası görülebilir ancak. O da üç beş aylık yaprak hükmünde, üç beş kez belki. Ağaçların renginin toz rengine büründüğü yerlerde en büyük hasret suyadır. Yani bahara.

Ne zaman pıt pıt diye yağmur sesi duysam o ses, çocukluğumun üç yılının geçtiği geceleri denizinde takaların ışıkları seyredilen Ünye’de, denize falez gibi dik inen sırtta, katlanarak açılan pencereleri ve kapısı olan, çamlar altındaki bir ev görünümünde haki renkli branda bezinden çadırda geçirdiğimiz yazları hatırlarım. Oradaki son senemizde  tek saniye bile ara vermeden yağan yağmur, Haziran ayının ortasından sonra başlamıştı. Durduğunda on bir gün geçmişti. Yağmurun altında, güneşi bir an olsun görmeden geçen  gıpgri on bir gün… Çadıra düşen damlaların sesini dinlerken damlaların bulanık denize düştüğünü anlatan  küçük kabartılarına dalıp gitmek, uzun bir seyirdi. Öyle bir seyir ki ne gün doğumu vardı sabahları ne de akşamları gün batımı. Gün ıslak başlıyor, ıslak bitiyordu.Ünyeliler de böylesi uzun bir yağışı daha önce hiç görmemişlerdi.
 
Çadırın üstüne düşen yağmur damlalarının sesini geceli gündüzlü on bir gün dinlemek…Gün boyunca tek rengin soluk gri olması… Güneşin kaybolması, sanki yağmurun yangın söndürme işi yaparcasına güneşi söndürdüğünü düşündürtüyordu. Kavurucu mevsimlerde yağmur nasıl özlenirse eğer on bir gün durmaksızın gök delinmişçesine yağarsa da güneş özleniyor.

Branda bezinden çadırların üzerine düşen damlaların sesi, sanki bir mızrabın bir tele dokunmasıyla çıkan ses kadar  güzeldi.Birçok damla aynı anda çadırın tepesindeki ayrı noktalara pıtır pıtır düşerken her damla suyuyla, sesiyle başka bir damlaya karışır. Birken birçok sese dönüşürler. Suyun müziği,hayat dolu, serin  bir müziktir.

Beş dakikalık yokuştaki  şemsiye üzerine düşen damlalar, beni kaç beş yıl öncesine götürüp, çocukluğumda gezdirdi. On bir gün durmaksızın süren yağmur altında,çamlıklı fındıklık içinde, çadırlarda geçirdiğimiz günlerimize döndürdü.Beş dakika, kaç yılı sığdırabiliyor eğer neler neleri çağrıştıracak bir şeyler size seslenmişse.

O yüzden damlaların sesi bana ya yürek biçiminde ya da yüreği andıran şekillerdeki yapraklar ıslandığında yeşillerinin nasıl belirginleştiğini hatırlatır. Ne zaman o sesi duysam, damlaların kulağa sanki “keşke insanların yüreğini de yıkayacak yağmurlar yağabilseydi de iyiden, doğrudan bir anda sapan anlayışlar, bencil yaklaşımlar, gözü bürüyen hırslar tozlar gibi yıkanıp iç arınsa;sonra da ortaya insana yakışır  yürekler çıksa”diye fısıldayan dileği gibi gelir.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 11.02.2016, 11:04
Acemi.demirci@gmail.com; @AcemiDemirci


Paylaş :

2 yorum:

  1. Yağmur denince aklıma ilk toprak kokusu gelir.. Dünyanın en güzel kokusu nedir desen o yağmur damlalarının ilk toprakla buluştuğu andaki o güzel toprak kokusu derim. Her zaman ki gibi yazınız derin düşüncelere götürüyor insanı, uzun yazıyı çoğu kimse sevmez ama yazınız bitince keşke biraz daha devam etse de okusam hissi oluşturuyor.. Ya da sadece ben öyle düşünüyorum. Kaleminize, elinize, gönlünüze kısaca size sağlık diliyorum.. Eksik olmayın.

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Yusuf, ben de senin yorumun bitince aynı hisse kapıldım. Ne güzel okuyordum :))

    Yağmurun sonrası da çok güzel. Toprak kokusu salması... Yaprakların tozlarını yıkadıktan sonra.
    Derslerinde başarılar dilerim Yusuf :)))

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci