13 Mart 2016 Pazar

Rengi değil; ruhu



Tüm denizlere uzak… Tüm büyük göllere ırak… Tüm tarlaları başaksız; ama binalı…
 

Yazı sıcak… Kışı soğuk… Güzü yağışsız, baharı belirsiz.
 
Ankaralılar derler ki, “Sokakların denize çıkmasa da, biz seni severiz Ankara”… Ama yazın Ankara’da bir an olsun durmak istemezler. Soluk alınacak yerlere koşmak için yaz tatilini beklerler. 
 

Emeklilik düşlerinde de Ankara asla olmaz. Yine de  nedense çoğu Ankara'da yaşamaya devam etmek zorunda kalır. Çünkü artık insanların köyleri, balıkçı kasabaları, baba ocakları, memleketleri kalmadı. 
 

Uzun kış yıldırıcıdır. Son zamanlarda bir de İstanbul’dan bile fazla nemli kışlar yaşanır olunca, Ankaralılar iyiden iyiye bezgin artık kıştan.
 
Ankara’nın rengi boz. Mavisi yok, gök de olmasa. Gök de tozluymuş gibi gözüken pudrayla boyanmış hissini veren pusla kaplı olduğundan artık mavi seyrek sapan görülüyor.


Dalga sesi, martı çığlığı, vapur düdüğü hatta dumanı yok. Yosun kokusu duyulmaz. Balık, tezgahtan alınır, kıyıya yanaşan balıkçılar, resimlerdedir ancak.
 

Anlamadığım şey, işte tam bugünkü  havalar ve sonrasında Ankara, taa İstanbullar'dan, komşu şehirlerden gelenlerle dolar. Yani Ankara, onlar için hafta sonu tatilinin geçirileceği kenttir. AVMlerin otoparkları, plakalarından konuk oldukları hemen anlaşılan arabalarla doludur hafta sonları. Ve  çıkıldığında da yollar. 
 

Evet yeşili, yeşillenmiş, ağaçlandırılmış yerleri, Yeşil Bursa’dan dahi fazla. İstanbul’u hiç anmayacağım bile yeşil konusunda. Yine de boz Ankara tüm bunlara rağmen. Ağaçları az olduğundan değil, yazları çok  yakıcı olduğundan. Yağışlar bittikten sonra, kupkuru kaldığından. Hele Temmuz sonu. Ağustos’ta otlar, bahçeler solar. Çimler  bile sararır  az sulanınca.
 

Kışın -25 olan Ankara, yazın 40 derece. Yani altmış beş derecelik bir  ısı farkı yaşar Ankaralılar. Kolay değildir.
 

Bozkıra kurulmuş boz bir kent bura. Rengi ne yeşil ne mavi; ama ya ruhu…


İşte Ankara’yı benimseten şey, o ruh. Birçok kent vardır; ama tek biri başkenttir. Gördüğüm tüm başkentlerin, geri kalan kentlerden  farklı bir görüntüsü vardı, düzen vurgulu. Başkent olduklarını hemen anlatırlar her halleriyle... Ankara o tek kent işte.


Bugün o ruhu yine soludum. Büyüdüğüm caddede, Tunalı Hilmi’de. Sonra da Cinnah’ta yani Çankaya’da. Çankaya, eskimiş, yılların yorgunluğu sadece Cinnah’ın dağa tırmanırcasına tırmanışında değil, birçok şeyde yıpranmışlığından.


Başta Kızılay olmak üzere her yer çok kalabalıktı; öyle ki insan seli, ırmaksız Ankara’da nehirler gibi akıyordu. İğne atsan yere düşmez denilenden. Keşmekeşe dönüşmüş kalabalıktan haz edenlerden değilim.
 

Bir şehir bu kadar kalabalıklaştıysa -ki Ankara üç kat en az büyüdü-,  sonrası çok düşündürücü. Büyüyen tek kent de Ankara değil malum. Aynı acıyı başta İstanbul ve Ege kentleri olmak üzere yaşayan belli şehirler  giderek artıyor.
 

Göze sevimsiz, kulağa uğultu halinde gelen bu kalabalıkta, farklı ses, farklı görüntü sunanlara da rastladım. Resimlerini çektim. En çok da küçük bisikletçileri sevdim. 
 

Bir de hala süren, eskiden sütçüler ve sebzeciler  besledikleri hayvanlara versin, ihtiyacı olanlar alsın diye  ekmek, hamur işi, börek gibi şeyleri bir poşete koyup bağladıktan sonra bahçe demirine asma huyunu!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.03.2016, 23:51
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci