19 Mayıs 2016 Perşembe

GELGİTLİ DENİZLER GİBİ

“Eğer biri size bir kez hata yaparsa bu onun suçudur;
Eğer biri size iki kez hata yaparsa bu sizin suçunuzdur”
“If someone betrays you once, it’s his/her  fault;
if he/she betrays you twice, it’s your fault.” Eleanor Roosevelt

GELGİTLİ DENİZLER GİBİ
Denizler insana benzemez. İnsan, denize benzer ama. Medcezirli denizler, gelgitlerin oyun alanı değil mi sonuçta? İnişli çıkışlı, gelişli gidişli insan tabiatının koskoca tablolarıdır o halde denizler.


Sümer’inden Acem’ine hepsinin eski tabletleri, yazıtları bir bakarsın köle bir bakarsın kölenin sahibi insan üstüne. İnsana dair çivi yazılı, mağara duvarlarına kazılı, derilere işlenmiş anlatıların hepsi aynı yola çıkar. O yol, çıkmaz yol. İnsan, insanda biter.


Şimdilerde ne çivi yazısı var ne kayalara resmetmek. Kalem bile kalmadı hatta divitinden, dolma kaleminden kurşun kalemine. Tık tık tık… Yazının sesi bu artık. Eller, tuşlara değdiğinde. yazının“gel”i çekildiğinde “git”idir.

Gelgit,güneş ve ayın çekim gücüyle deniz suyunun kabarması. Eskiler medcezir dermiş bu gelip gitmelere. “Med” gel imiş; “cezir” de git.  Ne “gel”, hep ve daima ne de “git”, tümden ve dönmemecesine. Kabarıp geri gelecek olan da su, çekilip yine gidecek olan da su. Öyküsü böyle sürer gelgitin.


Sular,dümdüzünden en işlisine kenar dantelası kıyılarda tükenir. Kıyılar sabit, denizlere set. Denizler delişmen, akıcı.Deniz, kıyıların o sakin gülüşünü kıskanır. Çakılını, kumunu, saklısını hatta. Hatta cezirken kuma bıraktığı deniz kabuklarını kıskanır. Med olduğunda,  köpüklü dalgalardan kocaman eliyle kavrar kıyının nesi var nesi yoksa, içine çeker.


Kıyı kumdur, deniz su. Kum, sabredendir; delişmen gelgitlere. Ve kıyılar bilir ki ille de med ile  gelecektir denizin suyu erinde ya da geçinde, kıyının ayakları dibine.


Gelişler köpük köpük, gidişler kaçarcasına sessizce. Medler kabara kabara, su sesinden şarkıyla. Cezirler, ay ışığında, görünmeden, gizlice. Ay bir yandan çeker suyu, güneş bir yandan. Su, hiç  kendi halinde kalamaz yani. Kararsızlığını ona bağlamalı. Oysa kıyılar kendi halindedir. Ne çekeni olabilir onların ne de gelgite yönelticisi. Gelip gitmeler, denizlerin işi tek.

Kıyılar, ayın bir işaretiyle suların kabaracağını bilir. Sular da kıyının hep yerli yerinde kalacağını. Nasıl öfkelenmesinler yerinden hiç kımıldamayan kıyılara, yerinde hiç duramayan sular? Kendileri öyle mi ya? Şimdi bir yerlerdeki  kıyılardalar; ama ya sonra? Hep arayışta ve her arayışın sonunda başka bir kıyıda sular  yeniden. Elbette orada da kararsız, hep pişman.

Kıyısız suların gazabı,  yine kıyılardır. Kıyıların tırnakları sökülür elbette her git ile; ama kıyı kendisine yanaşılandır. Kıyıların yanaşacak kıyılara ihtiyacı yoktur o yüzden. Oysa dalgalar? Rüzgâr nereye sürüklerse. Ayın gücü nereye çekerse… Sular çekiştirilenlerdir, kıyılar ayağı dibine gelinen.Kıyılar farkındadırlar ki yeri yurdu olmayan dalgalar, yerinden ayrılmadığı için dövmektedirler kendini.

Bir kez estirir  fırtına; bir kez yıkılır her yan depremde; bir kez alır götürür sel. Bir kez! Ama insanlar… Onların kimi halleri kaç bin bir kez gelgit oynar. Kurbağa ile akrebin hikâyesini uyduran insan, belli ki akrebi rol peyleyebiliyor kendine. Kendinden gayrısı kurbağa olsa ne gam, akrebi yeğlemişlere?


İnsan üzerine yazıtlarda anlatılanlar, güvenin, saygının kalmadığı,yüze gülünüp arkadan hançerlenildiği efkârında. Bugün de aynı şeyden yakınma çok olduğuna göre insanlar pek değişmemiş demek ki. Çağlar değişmiş;insanın akreple kurbağa öyküsüne bağlılığı değişmemiş. Bu yüzden aslında değişen insanlar değil, farklılaşan koşullar galiba. Taa eski yazıtlardan bugünün sıradan şarkı sözlerine kadar insanın insana sitemi var. “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diye yakınması var. Çığlığı onu duyacak bir dost için yankılanan insanlar, kendilerinin ne kadar dostane olduğunu hiç ölçüp tartar mı acaba? İnsan, insanla dost olamazken köpeklerin, kedilerin, kafese tıkılı kuşların  dostluğunda yalnızlığını giderir oldu şimdilerde. İnsanı mutlu eden de mutsuz eden deyine  insan o halde.


Çoğu kişi anı yaşamak rehavetine düşmüşken anın “gel”inin gelecek, “git”inin geçmiş olduğunu göz ardı eder. İlle anı yaşamak  diye tutturanlar,gelgitlerden habersiz gibidir.  Gelecek kapıya dayandığında geçmişin sopası, yakaladıkları için çok böbürlendikleri  mükemmel kıvamlı anı burunlarından getirmez mi geçmişten kaçanlara? Mutsuzluk hep gel, mutluluk hep git olmayacak mı öylesi insanlara ay çekiminin hükmü sırasındaki gelgitlerde?


Kimi mutsuzluklar en yakınlarca yaşatılıyor. Zaten uzak olanların nefes dalgası o kıyılara gelemez de gidemez de. Bu en yakınlar ki sonradan yakınılanlar oluyor çokça dinlediğimiz… En yakınlara “dost” demez miyiz? Dostların “gel”leri iyi kötü demeksizin her an için olmalıyken “git”leri ihtiyaç duyulduklarında mı olmalı?


Hangi konuda olursa olsun çıkarlar gereği dostluk, en sevilmeyen yaklaşım. Sırtta taşınanların  artık yorgunluktan taşınamaz olup indirildiklerindeki veryansınlarda apaçık bu gerçek. İyi günde arayıp sorulmalara rağmen hal vakit kötülediğinde unutanlardan olmak, sırtta taşınırken gel, indirildiklerinde git olacaklara özgüdür.
 


 Vücudunun yüzde yetmişi su olan insan,denizler gibi.Gelgitli yani. Adımları med iken akılları cezir. Adımları kim bilir nereye atılırken akılları kim bilir nerede? Gözleri bir noktaya dalmışken bakılanda görülen ne? Sözleri, anlaşılan mı yoksa anlamlandırılan mı? Anlamlar, hangi çekimin gücünde ve apaçık olmadıkça nereye çekersen o anlamda olmazlar mı?

Denizin doğası, tek deniz. Çırpıntılıyken deniz olduğunu anlatır sesi ile. Çarşaf gibiyken yelkenliden evin olsun isteyesin gelir. Öyle sakin, öyle kucaklayıcı. Patlamışken kükremiş bir deli sanki. Acımasız. Boğucu. Yine de havasından suyundan az çok huyu suyu kestirilebilir. Ama insan? Huyu saklıda, suyu gizlide. Gülümsemesi perde, içindeki geride. Dışındaki cila, cilanın altında kaç cila daha var ah bir bilinse…

Kara kutu misali insanlar,iyiden iyi olmayana gelgitli. İnsanın gelgiti, imrendiği kıyılarda bitmiş kum zambaklarına erişmek ister. Dalgalarını üzerine saldıkları kum zambaklarını söküp soğanlarını yutmak ister. Oysa kum zambağı, kendi halinde açmaktaydı kumlara neşe, güzellik olmuş halde.

İnsanlar kum zambaklarına benzemediğine göre gelgit sularının altında kalmamayı başarabilir.  Sular çekildi sanıp da deniz gel olunca defalarca suyun altında kalanlar, suçu denize yüklememeli o zaman. Gelgitin tabiatını öğrenmeli. Ama sular altında yeniden ve yeniden kalırsa bu kez de kendi tabiatını öğrenmeli o insan.  Dalgalara kızmamalı, kendine bakmalı önce.

Kararsız, başkalarının çekim gücüyle hareket eden gelgitler, sessiz avcılar gibidir. Önce çekilirler, sonra kabarıp çekildikleri yerleri dalga dalga basarlar. Gelgitin açık sözlü, anlaşılır olmayan oyunlarından habersiz olanlar,suların  altında bir kez kalmalı; ikincisi kendi hatasıdır çünkü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.02.2016, 07:39
@AcemiDemirci

Paylaş :

2 yorum:

  1. bu gel git çözümlemesini ne güzel düşünmüşsün yaaa. güzel yakıştırmalar. amaa fotolar nereleriii :)

    YanıtlaSil
  2. Adalılar, kıyı boyları, dalgalı deniz, Datça'daki devremülkten. Datça, Hayıt Bükü en sondaki. Ve üzerinde pek çok ev olan :( yarımadalılar da Amasra.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci