1 Haziran 2016 Çarşamba

Buharın Ulak Olduğu Koku

Uzun  otobüs yolculuklarının sonu mutludur. Yolculukların sonu, zaman ölçüsüyle saatler, mesafeyle kilometreler, miller  uzaklıktakilere özlemin noktalanmasıdır.

Varmak…Yani kavuşmak… Kavuşmak; yani yakınların kucaklaşması... Çok güzel böylesi anlar;burnun direğini sızlatıcı, göz yaşartıcı daaa. Ondan bir önceki güzelliği andım ben.

Diyelim ki benim için uzun otobüs yolcuğu olsa olsa Ankara’dan birkaç günlüğüne gidilmiş yedi yüz kilometre  ıraktaki Çeşme, İzmir’e geliş gidiştir.Gece,  Çeşme’den İzmir, İzmir’deki molada  otobüs değişimi ve sabaha karşı Ankara.

Gerçi yedi yüz kilometre geride bırakılan yer de aslında  evimiz olsa da şu an sürekli yaşanan eve gelmek güzeldir; sanırsınız ki siz yokken şehriniz öksüz kalmış, kimseler elektrik direklerine konan, ağaçlarda yuva yapan kuşlara şefkatle bakmamış, hep geçtiğiniz yolda bitiveren bir Ankara soğanlısını, gelinciği görüp de onun gönlünü alırcasına fotoğraflamamış hiçbir el. İşte bu yüzden kentinize girdiğinizde daha, doğan güneşin, sevince boğulmuş metropolün size selamı, gülümsemesi olduğunu düşünürsünüz.
 
Çeşme dönüşü Ankara’ya sabaha karşı girilse de il sınırından garaja gelmek epey zaman alır.Artık eve az kaldığını size duyuran ne tabelalardır ne de haber veren bir ses; siz koltuğunuzda günün ilk ışıkları yüzünüze vurmuş, belki de boynunuz yana düşmüş halde uyurken.

Diyeceğim, hayatınızın sürdüğü kentteki eve gelindiğini yalnızca tabelalar söylemez. Hani “Ankara 190 kilometre” filan yazan. Bir haber veriş vardır ki, bayılası. Kokulu. Uyandırıcı.

Uyanmak, en çok çalar saatle. Horoz ötüşlü uyanışlar artık öykülerde tek, masallarda. En şefkatlisi de anne ya da babanın “Hadi oğlum, okula geç kalacaksın. Uyan artık” seslenişiyle. Kızlar çoklukla kendiliğinden uyanır çünkü.
 
Sonlanmak üzere olan bir otobüs yolculuğunun en manalı, haz duyumsatan yanı, sabahın erkeninde mecburen sonlanacak uyku değil o uyanışa anlam katan kokudur. Gencecik orta görevlisi çocuğun uykulu gözlerle termosta hazırladığı sıcak su artık hazır kahvelerle karışmaktadır yolculuğun bitimine az kala. Ön koltuktakilerin bir kısmı çay isterken kimisi de küçük paketçikler halindeki kahvelerini içi yarıya dek sıcak su ile dolu beyaz plastik bardaklarına boşaltmış,  şeffaf plastik çubuklar ile de karıştırmaktadırlar kentin karmakarışık trafiğinin ortasında.

Böylesi ambalaj içindeki kahvelerin kırk yıl hatırı olur mu bilmem. Acı kahvelerin deyişlere geçmiş kırk yıl hatır saydırtması,  bana hep o keşke bakır cezvede olsa; ama yine de elektrikli kahve pişiricilere de razıyım Türk usulü yapılmış, kupada değil beyaz porselen fincanda ve ille de kendine ait bir köşede seyrinden pek hoşlanılan  bir manzaraya, tepeye, ağaca, koruya, göğe bakılarak içilmesinde olduğunu düşündürtür. Kahvenin daha kokusuyla, fincandaki köpüğüyle yaydığı keyif de aslında keyfin örtüsüyle göz ardı olmuş bir külfettir.  Ta Yemen’de mi, değil mi; nerelerde yetişip, hangi ellerce toplanıp ne zahmetlerle geçmiş uzun yolcuğun cezveden sonra fincanda tamamladığını bile düşündürtmeyecek kadar başkadır o koku. Çünkü kahve keyif; oysa kahvenin yolculuğu belki de keyfi kaçırtacak.  Menekşemsi de kokmaz, lavantamsı da; acı kokar. Ama kokuların hasındandır kahve buğusu.
 
Kahvenin başka bir keyfi de yemyeşil acı bir tanenin kuruyup, öğütülüp, su ve şekerle el ele vermişliğinden sonra büründüğü tat. Bu, bana hep acı gözüken şeylerin doğru bileşimlerle bir araya geldikten sonra bambaşka bir hale bezeneceğini anlatır. Yani sanki her şeye bakışımızda ön yargısız olmayı insanların yüzüne yüzüne vurur. Acı yani istenilen gibi olmayanın, eğer istenirse tatlıya dönüştürülebileceğinin sıcak, koyu renkli, kokulu anlatımıdır bir fincan kahve.  Acıymış bellenen bir olgunun aslında tada dönüşebileceğini; ama tada tuza kavuşmanın hep zaman  ve emek istediğini buhar kalemiyle yazan bir öyküdür kahve. Diyeceğim, kahve çok şeydir benim içim. Bir fincan dolusu keyifli, sıcak bir içecek olması dışında.

Kahve keyfine okul öncesi Mehmet Dedem’e mangalda kahve yaparak katılmışlığım var. Kahvesini içerken duyduğu keyfi anlatacak söz bulamadığından bunu anlatmanın yolunu kahvesini höpürdeterek içmekte bulan Mehmet Dedem’e çok eski, işli dökme demir mangalda kahve yapmışlığım var.

Her şeyi yerinde yapan, yemek üstüne kahvesini içen, çocukları çok seven, büyükle büyük küçükle küçük olabilen Mehmet Dedem’in kahvesi,  bakır cezvede, ille en az iki  kaşık dolusu kahve  eklenerek ve mangal közünde pişerdi. Anneannem cezveyi su ve kahve  ile doldurur bana da mangalın gri külleri arasında ışıyan közlerin içine iyice yerleştirilmiş cezvenin sapını tutmak kalırdı. Anneannemin de dedemin de gözünün taşmaması için cezvede olduğunu bilmezdim o vakitler.

Kahve pişirmemin ödülü, her zaman dedemin yaptığı, bir çocuğun asla kavrayıp kaldıramayacağı kadar  ağır olan  havan eliyle kocaman  pirinç havanda toz şeker ile dövülmüş sarı leblebi tozuydu. Tüm çocuklar kaşık kaşık leblebi tozu yemeyi çok severdi iğde, kuru üzüm ve kabak çekirdeği ile birlikte.Çocukluğum, çocukların leblebi tozunu çok severek yedikleri zamana rastlar. Leblebi tozu,  o zamanda kaldı tıpkı dışı kırmızı, içi kalaylı bakır cezveler gibi.
 
Sabahın ilk saatlerinde metropolün ortasında,  bir otobüs koltuğunda gözlerin açılmasıyla uyanmak gerçek anlamda uyanmak olmadığından  zihnin uyanmasının  can simidi, üstü göz göz köpükle süslü,bildiğim tüm sözcüklerin o keyfin anlamını yansıtmakta yetersiz kaldığı  kahve kokusu, su buharı üzerinde yolculuk  eder.

Bir anda etrafı kaplayan kahve kokusu ile uyanmak, gülümseyerek uyanmaktır. Ve hakkıyla uyanmaktır. Göz açmak, yalnızca  ayakta olmak anlamındadır çünkü metropolün  için. Ama gün ışıdıktan az sonra kahve kokusu duymak, yeni bir günün eşiğinden atlanılmış olduğunun buğulu dilidir.  Hayatın güzelliklerinin gözün gördüğünden kokuya, kuşun kanat sesinden ötüşüne pek çok şeyde aranmaya gerek olmadan buram buram karşımızda olduğunu gösterir.

Günün ilk hareketliliğinde  kente giren otobüslerde hazır paket kahvelerinden içmişliğim hiç olmadı. Plastik bardakta, plastik çubukla karıştırılan bilmem kaçı bir arada kahvemsi içeceği içmeyip yalnızca  kokusunu duymak keyfi de yeter bana. O koku için aklıma bazen otobüs yolculuğuna çıkasımız gelir. Bu, saati saatine belirli yaşayanlar için ha deyince olacak şey değil  elbette.

O zaman,otobüs yolculuğuna çıkamasak da bir kahve yapmalı kendimize. İçmek sonraki iş; önce kahvenin içinde eridiği koyu kahverengi sıcak sudan yayılan kokuyu doya doya solumalı. Yani kahve, yudumlanmadan önce solunmalıdır. Çünkü tadından önce kokusu ulaşan, acı kahve tanesi olmaktan kırk yıl hatır sayılacak keyifler yaşatan olmaya yolculuğunun  yolcusunun buğusu selamlanmalıdır ilk.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşi Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2016, 10:19



Paylaş :

4 yorum:

  1. Çayı kahveden çok seven ben, yazıyı okurken bir kahve içmeyi nasıl da özledim.
    Çocukluğum ve gençliğimin geçtiği Adana'dan otobüsle İstanbul'a yolculuk 13 saat sürerdi. Uyku mahmurluğundaki o erken sabahların dayanılmaz kahve kokusu harikadır gerçekten.
    Mutfakta buzdolabının yanına iliştirdiğim bir yazı her gün göz kırpar sanki;

    "Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
    Gönül bir dost ister, kahve bahane..."

    Dostlar hiç azalmasın. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Uzun, sabaha varılan otobüs yolculukların bitişi hep aynı deneyimle. Onu hatırlatmak güzel. Buzdolabınızın yanındaki yazıyı çok sevdim. Sevgiler.

      Sil
  2. Ben de kahve sevenlerdenim. Hatta çay hiç içmeyenlerden :) Güzel yazınız benim aklıma ilk olarak öğrencilik yıllarımın İzmir - Ankara arasındaki otobüs yolculuklarını getirdi. Pamukkale otobüslerinin gece 20.00 de İzmir'den kalkan otobüsleri sabahın karanlığında Ankara'ya girerken son molayı Oğlakçı 'da verirdi. Bütün ODTÜ öğrencileri öğretime başlama dönemlerinde adeta sözleşmiş gibi Pamukkale firmasını tercih eder, firma aynı saatte beşer dakika arayla beş ya da altı otobüs kaldırmak zorunda kalırdı.
    O zamanlar otobüste ikisi, üçü biri bir arada dağıtılmıyordu elbette. Hatırladığım kadarıyla seyahat esnasında sadece ücretsiz şişe suyu verilirdi. Kahve kokusu hakkında kaleme aldıklarınızı zevkle okudum. Kahvenin yeri doldurulamaz :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Böyle öğrencilik yolculukları okumak bana değişik geldi. Ünye'deki ortaokul hayatım dışında hep Ankara'da okuyunca öğrenci hayatında bilmediğim çok şey var.

      Oğlakçı, çok sevimlidir. Yol kenarındaki eski Türk mimarisi evleri artık iyice eskidi. Karşı tarafa taşınıyor köy. Ama yine o toprak evler beyaza boyalı, pencereleri mavi ya da yeşil. Çok sevimlidir. Şimdi yakınlardaki yeni tesislerde mola veriliyor.

      Kahveyle keyiflenen günler dilerim.

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci