27 Haziran 2016 Pazartesi

Hayatımız konulu, Acı Bir Kahve Tadında MİM Cevabı

İlkokul  dördüncü sınıfta.
Galiba kim olduğumuz çocuklukta saklı. Daha çok çocukluğumu anlattım bu yüzden. Büyüklüğümü birkaç kez anlatmıştım diye de çocukluğuma çok özendim bu MİMde. Hakkımda başlığı altında da ucundan kıyısından biraz bugünler var.

Cılız mı cılız, saçsız bir bebek olarak doğmuşum bir Eylül günü. Eylül’ün yazda kalan kısmında.  Bir yaşıma kadar da saçsızmışım.

Benim çocukluğumda “Cici Anne” denilen, teyze yerini tutan ya yakın bir komşu ya da annemizin bir arkadaşı olurdu. Kendi oğlundan belki daha çok beni  seven annemin bir komşusu ille de bana “Cici Anne” dedirttirmişti kendisine. Şimdi “nasıl bir içtenlikmiş o zamanki komşuluğun harcı” diye düşünüyorum.

Ankara’da doğmakla kalmayıp burada büyürken  babamın görevi gereği Ünye’ye gittik ilkokulu bitirince. Ortaokulu orada okudum. Üç yılın sonunda  yeniden Ankara’ya döndük.

Lisedeyken kendi kalemimden, bebekliğim
Ünye, taşra sayıldığından ben orada taşrada okutulan Tarım dersini okur, bazı derslerin öğretmeni yok, matematiğin başında modern tanımlaması bulunmazken Ankara’da liseli olunca, Ünye’den Ankara’ya gelmiş gibi değil, başka bir gezegene gitmiş gibi oldum.

Öyle ya, yemyeşil bir gezegenden boz bir gezegene gelmiştim. Gece taka ışıkları, ay ışığı, olmadı iskelenin ışığıyla renklenen deniz, kalkan balıkları, bütün yazın geçtiği fındıklıklar, çamlık içindeki kamp, tırmandığımız kara incir ağaçları, tahtadan iki katlı müstakil evlerin kocaman arka bahçelerindeki meyveleri portakalı andıran Trabzon hurması ağaçları yoktu artık gözümüzün önünde. Burada pencereyi açınca arkadaki apartmanların gri boyaları gözükürken Ünye’de çoğunlukla ahşap müstakil evlerin  bahçelerindeki taflan da denilen kara yemiş ağaçları gözükürdü.  Arka bahçeye açılan pencerelerden baş uzatıldığında portakal, limon, mandalina ağaçlarının çiçeklerinin kokusu duyulurdu.

Ünye, çok şeyi yakından tanıdığım bir yer oldu. Öyle ki o zamanların çok ünlü ve Zeki Müren’e rakip gösterilen değerli bir  sanatçısını birkaç saatliğine evimizde konuk bile etmiştik, hem de habersizce çıkagelmişti bize.

Küçük yerlerde eğlence  çok sevilir. Ben Ankara’ya dönüşümüzden şimdiye kadarki süre içinde bile gitmedim belki Ünye’deki kadar tiyatro, kumpanya, sinema, konsere gittiğimiz kadar.

Tiyatrolar gelirdi, en ünlüsünden. Mutlaka giderdik. Sinemaların locaları olurdu. Locaların ücreti farklıydı. Anneler, localarda çoluk çocuğuyla istediği gibi oturur, çekirdek çıtlar, yemiş  yerdi hafta sonları. Yanda oturanlar rahatsız olacak derdi taşımazlardı locadayken. Perdesi de kapanınca locanın, isterse ayaklarını uzatır rahatına bakardı.

Sinemalarda Türk filmi oynardı. Tarık Akan ve Türkan Şoray filmlerini çok severdi Ünyeliler. Çoğu ağlatırdı. Ben de çok ağladım acıklı sahnelerde. Hülya Koçyiğit’in  kolunu büküp boynunu yana yatırıp kendine has tarzda koşuşundaki özgünlüğü! ilk orada keşfetmiştim :))))

Konserler gelirdi ve biz mutlak giderdik. Bazı konserlerde uyuduğum olurdu. Öyle geç vakitlere kadar ayakta kalan çocuklardan olmadım hiç. Hala da öyleyimdir.

Küçük yer olan Ünye’de  yalnızca kamu görevlileri Ünyeli değildi. Her Ünyeli’nin  bir köyü vardı. Hıdrellez’de köylerine giderlerdi. Mayıs yedisi şenliklerinde allanıp pullanıp süslenip denize açılmış takaları balkondan setretmeye doyamazdık.

Kahküllü büyük kız benim.
Orta okulumuz, yüksek tavanlı tarihi bir taş binaydı. Gepgeniş bahçesi, çepeçevre yüksek taş duvarla örülüydü. Soba ile ısınırdı.

İngilizce öğretmeni kolay bulunmazdı, Ünye’de de yoktu. Sonunda bir eczacıyı bulup derse soktular. Ünyeli eczacı memleketine yakınlarda taşınmışmış. Daha önce İstanbul’da imiş. Memleketinin çocuklarının dersleri boş geçsin istemediğinden İngilizce derslerine girmeyi kabul etmiş.

İlk dersimizdi kendisiyle. Bir eczacının elinde reçete tutan  hastaya değil de  çocukla dolu  bir sınıfa bakışı... Hiç unutamam o bakışı. Korkmuştu sanki… Baktı, baktı, sonra tahtaya yürüdü. Eline tebeşiri aldı ve ilk derse başladı;
Aynı poz seneler sonra Elmadağ'da.
-İngilizce’de “not” olumsuzluk ekidir.

Kimse bir şey anlamadı. Olumsuzluk eki de nedir? Nereye eklenir? İngilizce'nin bir abecesi yok mudur? 

İkinci dersimiz olmadı, eczacı bey derslere girmeyi bıraktı. Ben de ortaokula başlarken hangi yabancı dili okuyacağımı belirlemek için çektiğim kurada  Fransızca veya  Almanca değil de İngilizceyi çektiğim için kendimi şanslı buluyordum. Oysa Fransızca ve Almanca dersleri dolu, İngilizce dersleri boş geçiyordu.  

Ünye Ortaokulu'nun çok geniş ve dopdolu bir kütüphanesi vardı. Boş geçen İngilizce derslerinde hep kütüphaneye gider, kütüphaneci hanıma istediğim kitabın adını söylerdim.  Okuduğum kitapların hiçbiri  yaşımın kitapları değildi. Nobel Edebiyat Ödülü almış pek çok eseri o kütüphane sayesinde okudum.  Mesela Pearl Bucks’ın Ana’sı, Altın Kupa... Yüzbaşının Kızı gibi  Rus klasikleri hep orada okuduğum kitaplardan.

Üç yaşına kadar Ankara’da “Cici Anne” dediğimiz komşumuzun kocası Akif Amca, bir gün sanatçı gurubuna kiraladığı aracıyla Ünye’ye gelmiş. Yanındaki sanatçıya da aile dostu olarak bizden bahsetmiş. O zamanlar Ankara - Ünye arasındaki  konaklama tesislerinin imkanları şimdikiler gibi değil öyle. Temizlik filan hak getire. Sanatçı, seve seve kabul etmiş bize uğrayıp bir mola vermeyi.

Kıştı. Biz okuldan gelmiştik. Kapı çalındığında Annem açtı. Kim geldi diye kulak kabarttık.  Bir müddet ses gelmedi. Sonra anlaşılamayan  toplu bir konuşma. Kimin ne dediği belli değil. Annemin şaşkın şaşkın “buyrun, hoş geldiniz” diyerek kapıdakileri içeri daveti...

Yedi sekiz kişilik bir grup olarak gelmişlerdi bize. Salon dolusu. Bir ara gözüm pencereden dışarıya kaydı. Tüm mahalleli evin etrafına doluşmuştu sanki. Herkes birbirine “Adnan Pekak gelmiş” deyip bizim evi gösteriyordu.

Öğretmenimizin hemen sağ kolu yanında, saçı bantlı benim.
Adnan Pekak, o zaman uzun yerine  maksi denilen  siyah bir palto giymişti. Saçlarının önü kabarıkça ve arkaya taralıydı gayet düzgün biçimde. Kıpkırmızı, yere değmeye az kalmış kaşkolu iki yandan sarkıyordu. Çok da kibardı.

Biraz oturdular, kahve içtiler, ellerini yüzlerini yıkadılar. Bizi konserde görmek istediklerini söylediler. Gideceğimize söz verdik. Zaten orada Ünyeliler  gibi olmuştuk, tek bir konseri kaçırmazdık  Ankaralı olarak Ünye’de. 

Oradaki sosyal hayat, böyle şeylerden oluşurdu ve herkes ille giderdi dışarıdan gelenlere. Ankara’ya dönüşte  sinema filan en çok öğrencilikte  zaman bulunan şey oldu. Bunun  dışında hafta sonlarını  Ankara gibi bir yerde kapalı ortamda geçirmektense Bolu Gölleri,  Safranbolu,  Amasra, İnebolu, Beypazarı  gibi yakın pek çok yere hafta sonu turlarıyla gitmeyi yeğlerdim. Ama kendisi zaten baştan sona çamlıklar, fındıklıklar, yaylalarla yemyeşil olan o zamanki Ünye’de bir konser ya da  film boyunca kapalı ortamda kalınmış ne gam! Kordon’un her iki ucunun ötesi çamlık, daha sonrası fındıklık. Haşlanmış mısır satıcıları dizi dizi, balık tutmaya gelmekte olanlarla kalabalıklaşmış iskele boyunca.


Ünye’deki üç yıl, okul kütüphanesinde Nobel almış eserlerden Rus, Fransız klasiklerini okumak, hafta sonları konu komşular bir olup, sinemaya gidip, locadan film izleme, kumpanya mı geldi kumpanyaya, tiyatro mu tiyatroya, konser mi aman ha kaçırmamak lazım, yazın  Cemal Bey’in fındıklığına kurulan  kampta geçti. İlk edebi yarışım, şiir yarışması da oradaydı ve finaldeydim.

Bir yaz günü... Kamptayız. Fındıklar çoktan toplanmış, hasat edilmiş. Kocaman olduklarından fındığı saklayıp göstermeyen yaprakların altında kalmış fındıklar, herkesçe toplanabilir artık.  Buna başak yapmak denilir orada. Ben ve kamptan birkaç çocuk, kamp gazinosunun az ilerisindeki fındıklıkta başak yapıyoruz aklımızca.

Fındıklıkta gezinen birkaç hanım gördük. Yanlarında da orta yaşı çoktan aşmış bir bey. Babacan. Gülerek bize  bakıyor.  “Fındık topluyorsunuz; ama sahibinden izin aldınız mı?” diye soruyor. Hiç oralı olmuyoruz. Fındıklık, kampın biliyoruz biz  kendimizce. Yanımdakilerden biri “Burası bizim” diyor. Babacan adam koyveriyor kahkahayı. “Burası benim, benim” diyor. O zaman bu amcanın hep bahsedilen Cemal Bey olduğunu anlıyorum ve hemen lafa giriyorum “siz de bizim gibi başak yapmaya mı geldiniz buraya?” Cemal Amca dikkatle bakıyor. Bu kez eşi ile kızları ya da gelinleri olan genç kadınlar gülüyorlar alabildiğine. “İstediğiniz kadar toplayın çocuklar, başak yapın.” diyor Cemal Amca gitmeden önce.

Ünye, ortaokulun bitişiyle biten bir kitap gibiydi. Sayfa sayısı üç kez üç yüz altmış beş gündü. Çocukluğumdaki üç bahar, üç kış, üç yaz orada  geçti. Sonrakiler hep Ankara’da. Takaların motor seslerini duymadan, gece denize vuran ışıklarını görmeden...  Ünye’de her akşam yediğimiz kalkan balıklarının  bir gün gelecek tezgahlarda bulunamayacak olmasına tanık olarak. Çok yüksek tavanlı, sobalı ortaokulumuzdan sonra başkentin alışılmış kaloriferle ısınan beton bir bina olan liselerinden birinde okuyarak... Sene sonunda deri kaplı, kilitli hatıra defterlerimize sınıf arkadaşlarımız ve öğretmenlerimize bir şeyler karalatmaktan uzak halde tekrar Ankara’daydık işte. Ama bu kez sanki ya Ankara biraz bana yabancılaşmıştı ya da ben ona. Yeniden alışmak, lisenin ortasına dek sürdü.

Doğu Karadeniz turlarında Ünye’nin şimdi nasıl betonlaştığını görünce ortaokul döneminde orada bulunduğuma  ne çok seviniyorum. Bir çocuğun  kara incir ağacına çıkması, kaldırdığı her taşın altından mutlak iğneli kuyruğunu anında havaya kaldıran bir akrebin çıkacağını bilmesi, ilk depremi Ünye’de yaşaması, Karadeniz’in duman grisi gibi kapkara kumlarında iz bırakması bulunamayacak ve paha biçilemeyecek bir çocukluk geçirmiş olmak demektir. Bunun anlamının şimdi daha çok farkındayım.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.06.2016, 22:50

Paylaş :

29 yorum:

  1. Ne güzel sıcacık bir anlatım. Yüreğinize, kaleminize sağlık. O kadar güzel anlatmışsınız ki çocukluğunuzu yaşayarak okudum. Fındığı çok seven biri olarak bir an Ünye'de olup başak yapasım geldi =) Sevgilerimle

    YanıtlaSil
  2. Çocukluklar hep güzel. Sıcaktan bunalarak yazarken Ünye'nin Ünye serinletici oldu. Başak yapmayalı hayli uzun zaman oldu. Yazarken ben de aynısını düşündüm. "Başak yapıyor olabilseydim şimdi" dedim :) Sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
  3. Geçmişten ne güzel bahsetmişsin :)

    YanıtlaSil
  4. Çok güzel bir mim olmuş. Yüreğinize sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sıcak uyutmayınca vakti boş geçirmek istememiştim. Ama o vakitlerdeki çalışmaları gündüz gözüyle güncellemek gerekli oluyor. Güncelledim. Düzeltmelerim oldu. Çok sevgiler :)

      Sil
  5. Sanki bulunduğum yerden kalktım da, Ünye'ye çocukluğunuzun geçtiği yerlere gittim. Anılarınızı ben de yaşadım. Harika bir anlatım. Emeğinize sağlık. Resimlere ise uzun uzun baktım. Ne anılar, ne yaşanmışlıkla, neler ifade ediyor kim bilir.
    Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tam bir çocukluktu Ünye günleri. Mayıs Yedisi şenlikleri ile bir yaylaya gidişimiz ve yemyeşil oradaki piknik hiç unutulacak gibi değil. Sevgilerimle.

      Sil
  6. İnsanın çocukluğu güzel geçtiyse hatırlamayı da seviyor galiba. Güzel bir yazı olmuş eline sağlık canım ❤

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş geldin Emine :) Hatırlamasını en sevdiğim anlardan Ünye anları. Sevgiler <3

      Sil
  7. Yanıtlar
    1. Merhaba, teşekkür ederim safransarı...

      Sil
  8. Oyyyyy nasıl güzel bir anlatımmm. Ünye'ye dair çizilmiş yağlıboya bir tabloyu seyrediyor gibi oldum. Burnumda pırtakal çiçeklerine karışmış özlem kokusuyla birlikte . Nefissss anlatım , nefis bir çocukluk. Sizi tanıdığıma bir kere daha çok mutlu oldum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sana nasıl mahcup olmuşumdur Tigris. Çok sıcak Ankara. Uyutmadı sıcaklar. Ben de MİM yazmaya koyuldum; ama o saatte yazınca öğle tatilinde okurken göze çarpan çok oluyor. Neyse, düzelttim. Yeni çocukluk resimleri de ekleyeceğim.

      Sil
  9. Çocukluğumuzda dair bu kadar samimi ve sıcak yazınız için teşekkürler

    YanıtlaSil
  10. Trabzonlu olarak çok mutlu oldum böyle güzel anılarınızın olmasına kaleminiz akıp gidiyor.Ve evet ne yazık ki betonlaşmadan kaçamıyoruz 😞

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de Trabzonlu olduğunu duyduğuma sevindim. Çok sevgiler <3

      Sil
  11. Üç yıllık sıcak bir yaşam dilimi ne kadar hoş izler bırakmış sizde. Zevkle okudum. Başak yapmak terimini ilk kez duydum. Bizim yaylada da iki tane fındık ağacı var. Cidde'leri büyük ama meyveleri çok az. Yani başak yapamıyoruz anlayacağınız.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O ğç yıl kaç yazı yazılabilir henüz bilmiyorum:)))

      Toprak yapısından, nem oranından meyvesi çok olmayabilir. Bir Düzce, Sakarya fındığı mı yoksa Karadeniz fidesi mi fındık? Bakın nasıl Karadenizli kesildim. Üç yıl yaşamışlığım var çünkü :)))

      Sil
    2. Karadeniz'de ben de çok yaşadım ancak meşgalem toprakla ilgili olmadı. Karadeniz'in fındıkları daha bodur ama çok meyveliydi benim hatırladığım. Bizim buradakiler muhtemelen Düzce, Sakarya fındığı. Çünkü oradakileri görmedim:)

      Sil
  12. Yazınızı okurken gerçekten kendimi bir filmin içinde gibi hissettim. Tipik kültürlü bir anadolu aile yaşantısının izlerini gördüm.O zamanlar her şey daha güzel olmalı.Şimdilerde ne komşuluk ilişkileri kalmış ne de o dediğiniz güzelim yeşil doğa ortamları.Sosyal hayat Anadolu'da eksik ama mahalleli ile sohbet ortamlarında bu eksiklik gideriliyor. Küçük şehirlerde herkesin herkesi tanıması bile güzel. Evinizde sanatçı ağırlama fırsatınızın olması ayrı bir güzel. Anadolu okullarında ingilizce eğitimi tam da dediğiniz gibi hocaları olmuyordu.Mesela ben bile,memleketim Tokat'ta göremediğim, ilk düzgün ingilizce dersini ancak üniversiteye gelince görebildim. Yine de eksikleriyle her şey şimdikinden daha güzeldir.Güzel yazı için gerçekten sağolun. Sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Yusuf, Anadolu gezilmeden, belli süre yaşamadan kimselerce anlaşılamaz, değil mi?

      Tokat konusunda çok haklısın. Ben bu konuyu yazdım. Tokat'ta bir İngilizce öğretmeninin bir yılını. "Mum ve Anka" adlı öyküm bir Çalı Kuşu'nıu, Defne'yi anlatır.

      Tokat içinde yazdım. Birkaç yıl önce oradaydım, çok sık giderim o çok sevdiğim kente. Ama bozuluıyor. "Dağların Başına Tac Olduğu Kentte" adlı çalışmam Tokat için.

      Bir de sıcak nedeniyle ayakta kalınca geç vakit yazım MİMi ve geç vaktin şakalarını öğlen okurken gördüm. Şimdi düzeltilmiş haliyle güncelledim. Yeni resimler de ekleyeceğim. Bunlar akşam bir çırpıda bulabildiklerim.

      Sil
  13. Seni bir an başak yaparken hayal etmeye çalıştım .... Ama beceremedim ....
    Çocukluğumuz gitgide daha da güzel geliyor bizlere nedense ...
    Güzel yüreğinden dökülenlere sağlık ...
    Kocaman öpüyorum ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dalya oynarken, ağaca tırmanırken hatta düşerken, Burun Ucu'ndaki varyantta da düşün canım benim :))))

      Sil
  14. gezmeyi hep sevmişsin yaa. ama ilk foto çok güzeeel :)

    YanıtlaSil
  15. Giresun'da teyzemde misafir edelim seni,evinin arkası fındık bahçesi. Başak yapacak birşeyler kalmıştır belki :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci