10 Haziran 2016 Cuma

“Sen Uyurken” Filmi Gibi

Neler yaşanıyor hemen yanı başımızda, az ötemizde, berimizde… Belki bir üst katta ya da yanda yahut da iş yerinde kapısı hep kapalı karşı odada. Neler yaşanmıyor duvarların, kapıların ötesinde, çatıların altında. Otobüste, dolmuşta, uçakta, yalnız başına yolculukta.


Kim bilir neler oluyor kapkara denizlerin ay ışığı değmiş çırpıntılarında yalpalayan kayıklara doluşmuş balık avındakilere? Ağa takılacak balıkları mı yoksa kendisinin hayatın ağına takılmış bir balık olduğunu mu düşünüyor ömrü denizlerin hırçın rüzgârıyla törpülenmiş, yüzü hep tuzlu suyla yıkanmış emektar takasındaki balıkçı? Denize bir sonraki gelişinde denizin değişeceğini biliyor mutlak. Balık sürüsünün yer değiştireceğini, denizin belki de patlayacağını biliyor.


Tipiden köyüne dönememiş çoban, sığındığı kaya dibinde yıldızların altında göğe bakıp hayal mi kuruyor donmak üzereyken. Yoksa içinden çıkamadıklarının hesabını mı yapıyor? Karanlığın örtücülüğü altında, ay ışığı altında yuğup yıkanırken tüm kusurlarını, kusurları görmezden mi geliyor? Neler oluyor Allah bilir hal hatırı sorulduğunda “iyiyim” dışında tek bir söz söylemeyenlerin hayatında… “İyiyim” karşılığı hiç değişmese de neler değişiyor  onun hayatında kim bilir…


Yani içinde dolanamadığımız, neredeyse es geçercesine yaşadığımız sadece birkaç güne neler sığmıyor. Yavaştan oluştuğundan hep içindeyken neredeyse farkına bile varamadığımız değişiklikler, araya biraz uzun boşluklar girince pek bir belirginleşiyor. Nasıl mı o boşluklar?


Diyelim ki salgından kaçamadınız, grip oldunuz. Ne etrafa bakacak ne başınızı kaldıracak haliniz var. Ya uzun oturuyor ya da dinleniyorsunuz. İlaçlar zaten uyutuyor. Gözünüzü açmak kolay değil. Dünya dışarda akıp giderken gribin girdabında yaşıyorsunuz dünyadan habersiz.


En az dört ya da beş gün dışarıyla bağınız kesiliyor. Aslında bu süre çok daha uzun; ama abartı olmasın. Derken haftasonunu da atlatıp yeniden günlük akışa ulanıp, her sabah indiğiniz yokuşun başındasınız. Karşıya dikilen kulelere kayıyor gözleriniz ilk.


Grip ile mola verdiğiniz çevrenizden haberdar olma anları başladı yeniden. Bir haftalık bir süre bile almayan boşluk sırasında hem de burnumuzun dibinde hiç haberimiz olmadan neler olmuş neler meğer. Değişikler nasıl çarpıyor göze bir aradan sonra.


Karşıdaki boz çimento renkli beton kulelerin dışları, filtreli siyah camlarla kaplanmış. Beton rengi, şimdi yanardöner parıltılı siyah cam rengi altında. Yandaki daha alçak kulelerin cepheleri de beyaz alüminyumla perdelenmiş.


Daha aşağılardaki takım halinde dağlara meydan okurcasına yükselen kulelerden biri artık oturulmaya hazır olmalı ki boydan boya donatıldığı ay ışığı rengindeki ışıkları günün bu saatinde bile hala sönmemiş. Dışı yine simsiyah camlı, ince belli bardakları andırıp orta yerinde kavisler çizerek yükselen kulelerden birinin kapkara camları üzerinde sarı ışıklar var her katta,  belli bir ara ile dizilmiş. İlkten gece karanlığında pırıldayan yıldızları andırıyorlar. Ya da sanki kuzguni kara bir atlas kumaşa inciler işlenmiş de o incili atlas orada bir yere asılmış gibi duruyor.


Gribin başlangıcında etraf bembeyaz karla kaplıyken şimdi ortalıkta kar filan yok. Ama gece ısısı hala eksilerde. Hele bu taraflar… Şehrin içinden en az üç derece daha soğuk. Ayaz var. Kar kalkmış; yerinde kırağı var şimdi.


Işıyan güneş altında kırağı da hükmünü yitirmek üzere. Hala oraya buraya fırlatılmış küçük pet şişelerden, yol kenarındaki kurumuş otlardan,  müstakil evlerden oluşan sitelerden birinin yol yapımında kullanılan kırılmış taşlardan kumlara kadar her şeyin üzeri kırağı tutmuş. Güneşin altında tuz buz edilmiş cam parçacıkları gibi yanıp sönüyorlar.


Topu topu üç beş gün inip çıkmadığınız yokuşta, yolda neler olmuş bu kısa sürede neler neler değişmiş.  Bu, aklıma bir filmi getiriyor. 

Filmde tren istasyonunda bilet satan bir kızın dikkatini çeken bir adam, her sabah kızdan bilet alıyor; ama kızın farkında değil. Bir sabah adam kaza geçirip komaya giriyor. Adamla ilgilenen o an tek biletçi kız. Hastanede başında bekliyor; ama adamın ailesi gelince çaresiz kalıp kendini adamın nişanlısı olarak tanıtıyor. Aile, birden ortaya çıkan oğullarının bilmedikleri nişanlısına şaşırsa da o an öncelik komadaki oğullarının sağlığı.

Biletçi kız, elinden geleni yaparken adamın erkek kardeşi çıkageliyor ve adı “Sen Uyurken” olan film de böylece yeniden başlıyor aslında. Adam epeyce kalıyor komada. Bu arada o uyurken neler neler oluyor. Adam uyandığında her şey kaldığı yerden devam ediyor sansa da o uyurken olanları bir bilseydi!..

Sadece birkaç gün içinde olup bitmiş değişiklikler bana sadece birkaç gün içinde nelerin değişebileceğini anlatan bu filmi çağrıştırıyor böylece. Belli ki filmi kurgulayan da benzeri gözlemlerle yola çıkmış. Gözümüzü kapadığımız an ile açtığımız an arasındaki sürenin uzunluğu ne olursa olsun hiçbir şey aynı kalmaz. Güneş ya batacaktır ya da zaten birkaç kez batmıştır, mevsim ya değişecektir ya da cemreler çoktan düşmüştür yaklaşımını, hayata bakışını vermek istemiş olmalı yaptığı film ile.
Aslında yazarken de öyle değil mi? Tren istasyonunda, metroda, yokuşta, işte, bir acı bakışta, bir çaresiz yüzde neler neler yakalanmıyor mu? Bir öykücü, bir filmci Boğaziçi’ne oturmuş da bir türkü tutturmuş bir Orhan Veli, sivrisineğin de halinden memnun olmadığını vızıltısından anlayan bir Cahit Sıtkı böyle dökmemiş miydi neler neler oluyor kim bilir dediklerimizi de, bilebilip de diyemediklerimizi de?


Neler oluyor neler, biz her akşam eve girdikten sabah evden çıkana dek? Neler neler olmakta olduğu hepimizce malum. Bilmediğimiz tek şey, neyin olduğu, olup bittiği. İyisinden kötüsüne. Acısından sevincine
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.02.2016

Paylaş :

10 yorum:

  1. Dünyanın pek çok farklı yerinde, farklı hayatlar, farklı insanlar anbean yaşamlarını sürdürüyorlar; Birbirinden habersiz, ayrı diller, ayrı dinler, ayrı renklerle... Gene de sonuçta aynı duygularla gün batımından gün doğumuna dek yeni kayıtlar tutuluyor... Farklı yazıcılar tarafından...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorum değil de sanki müthiş bir denemenin bir paragrafı...

      Çok güzel insansınız siz. Çook sevgiler :)

      Sil
  2. Ne güzel anlatmışsınız. Hayat sadece bizim gözlerimizin gördüğü ve bizim algılarımızdan ibaret değil ki her an bir değişim. Özellikle resimdeki pembe Gül'lerin aynısından bizim bahçemizde de çıkmış. Çocuklar görünce heyecanla gösterdiler bana düşündüm bizim gözümüzün önünde bize belli etmeden açılıp saçılmışlar. Bahçeye çıkmadığımız her gün neler değişiyor orda..... Ellerinize sağlık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Akıp gidiş içinde hiç fark edemiyoruz; ama bir şeyler yavaştan değişiyor.

      Şu sıra bahçeler güllerin rengine büründü. Bir beyaz var ki kokusu tam gül. Acımtraktır ya gerçek gül kokusu. Öyle. Çok selamlar :)

      Sil
  3. konusu ilgi çekici :)
    uyanıkken yaşamın iyi yanlarını farkındalığı yüksek bir bilinçle kucaklamaya diyelim..
    su gibi akıyor yazınız ve filmin çağrışımlarının bıraktığı yere bizi de çağırışınız :)
    sevgiyle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyle diyelim :) Çok teşekkür ederim. Hüdaydalı selamlarımla <3

      Sil
  4. Hayatı ne güzel tarif etmişsiniz, sürprizlerle dolu...

    YanıtlaSil
  5. Kendi içindeki devinimi değişkenlik, hayatın.

    YanıtlaSil
  6. Yine akıcı, kapsamlı ve de düşündürücü bir yazı...

    Ah o binalar, o mantardan da hızlı çoğalan, yüksek binalar. Çok şikayetçiyim onlardan.

    "Sen uyurken" filmi ve hayatın akışı hakkında yazdıklarını okurken şunu düşündüm; merkezinde olduğumuzu sandığımız dünyanın gerçekte neresindeyiz ve bu dünya için gerekliliğimiz bir karıncadan, bir arıdan, bir kuştan fazla mıdır?

    İyiyimlerinin arkasında gizli dertler barındıran herkesin Allah yardımcısı olsun. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tamı tamına öyle... İnsanların içleri başka, dillerinden dökülenler başka. Teşekkürler buzlu kalem :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci