24 Temmuz 2016 Pazar

Aşk; Soluksuz Duygu

Bu çalışmamın konusu gereği tema olarak kalp seçtim. Nakış iğnesi yüreğe battığı ve insanların en zorlu nakışı olduğundan bu duygu için başka bir tema düşünemezdim.   Kalp; ama taştan kalp. Aslında yan yana geldiklerinde pek de olumlu algılanmayan taş ve kalbin, buradaki resimlere bakınca iki biçimde de yorumlanması için. Taştan kalpler olduğu ya da taşların bile kalbi olduğu halinde. Onu size bırakıyorum. Ben sadece yazdım :)

 “Ve”  artı  “ile”nin kavgalı olduğu o kavramı hiç yazmamışım. Nedense?

Yazmamışım gerçekten. Elimden aşka dair yazı çıkmamış hiç. Sağdan soldan duymuşlukla, dizelerden okumuşlukla  kalmışım; ama duyurmamışım. Belki de herkesçe yazılan vaz geçilmez konuyu herkese bırakmak istememden. Yazılmayanlara yatkın benim sözcüklerim. Ama bir de aşk olsun bunca yazının yanında. Aşk diye inleyenleri, aşka inanmayanları, aşk acısı çekenleri, aşk şiiri okuyanları hiçe saymamak olmasın. Yazayım o zaman bir aşk yazısı. Artık ne çıkarsa elimden. Belki  bilinenlere benzemeyecek; ama bilinip de göz ardı edilenlerin  sudaki yangınında gezinecek.
 
Aşk… Kaç türlüsü olan bir duygu: Annenin evladına, herkesin toprağına, vatanına, yurduna, bülbülün güle, delişmen bir kalbin on yedisindeki ilk vurgununa ya da görüp geçirildikten sonra ne istediğini anlayanların o damıtılmışlıkla bambaşka bir rüzgara kapılmasına dek aşk… Birazdan dökülecek satırlarıma. Kan kırmızısı renkte.

Aşk, şiirin besini, şairin ahı, yazarın sermayesi. Çekenin inleye inleye katlanıp da vazgeçemediği yürek sızısı. Aşk, olmazsa diziler yavan, filmlere kuru, romanlar çöl. O çöller ki Mecnun’un romanının  satırlarının her rüzgarda bir yere savrulduğu kum tanelerinden sözcükler.
Mecnun, en bildiğimiz aşıklardan. Leyla’yı sever. Leyla da onu. Bir kültürün aşkı nasıl andığı ve yaklaştığının da hiç sözü edilmeyen öyküsüdür Leyla ile Mecnun’un aşkı. Ben bu aşkta en çok Leyla’nı  yani esas kızının adının önce söylenmesinden hoşlanırım. Kerem ile Aslı ve Ferhat ile Şirin’de böyle olmasa da. Neyse ki konu aşk  o9lunca kadın adları hep önde gelir.

Hüzünlü mü demeli, çileli mi bir garip aşktır onların ki. Unutulmaz aşkların sonları nedense hep kavuşamamakla biter. Oysa mutlu sonla bitenler de çok. Ama o aşklar çölde sürünmediğinden çöl sıcağı yakıcılığında olamazlar.

Leyla sonunda çölde artık adı deliye çıktığından deli anlamına gelen Mecnun denilen Kays’ı bulduğunda Kays, delice bir şey söyler. Artık Leyla’ kadar Leyla’yı sevmeyi sevmektedir. Bu aşktan Mevlana da bahseder;
“Leylayı seven Mecnun benzemez elbet bana,
Ben aşıkım a dostlar, Leyla’yı Yaradan’a”.

İki aşkı da içerir bu iki dize. Leyla’ya aşkı ve Leyla’yı Yaradan’a aşkı. Dedik ya aşk… Ama hangi aşk. On yedisindeki mi,  doğa aşkı mı, sanata tutku mu, vatan aşkı mı, evlat sevgisi mi, paraya pula, varlığa aşk mı? Hangisi?

Aşk iki kişilik malum. Ve hikayeleri o iki kişinin adıyla anılır. Leyla ile Mecnun da olduğu gibi. Kerem ile Aslı başka türlü çekmiş, Ferhat ile Şirin başka. Hikayeleri uzun. Bizim topraklarımızdaki böylesi unutulmaz aşk öykülerinde kahramanların adları “ile” bağlacı ile birleşirken yabancılarınki “ve” ile birleşmekte. “Romeo ve Juliet” gibi. Bu da ciddi ciddi tartışılıyor. Rastlıyorum orada burada. Bakışlar farklı. Aşka bile. Kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda da.  Yürek, her yerde aynı heyecanla ama aşka düştüğünde. Yürek, aşkın evi. Ve aşk, yüreğin depreşen her duygusu. Suyu da, koru da. Havası da, efkârı da. Yürek mi? Kâh yanardağ kâh yerinden fırlayacak bir çaresiz çoklukla.
 
As;, iyi güzel de… Hakkıyla olursa güzel ama. Aşk diye dört elle sarılınanın çoğu hastalıklı duygular aslında. Öyle ki kalıplaşmış bir cümlesi bile var bu hastalığın; “ya benimsin ya toprağın”. Aşk buysa, aşk hiç olmasın daha iyi o zaman. Böyle bir şey aşk filan olamaz. Olsa olsa ağır bir hastalık olur ruhu, kalbi, aklı ele geçirmiş.
 

Kimisi kıskanmayı aşk sanır, kıskanılan da kıskanılmadıkça sevilmediğini sanır. Oysa iki kişilik aşkta iki kişi de akıllıysa, yüreklerini hissettikleri kadar beyinlerini de hissediyorlarsa kişilerin farklı olduklarını, tatlardan kokulara, çiçeklerden renklere, şarkılara apayrı zevkleri olduğunu bilecek ve bunlarla uğraşmak yerine kendilerini geliştirirken birbirlerini de geliştirip aşk denilen aradaki bağın tohumdan fideye, fideden ağaca ağaçtan anıt  ağaç olmaya sulayıp esirgeyeceklerdir.
 
Tohum, fide, ağaç, anıt ağaç olmaya bir yolculuk öyleyse aşk. Yani aşk, şekilden şekle girecek o zaman… Tabi girecek, çünkü insanlar yaş aldıkça, yaşadıklarından öğrendikçe bakışları da değişecek her şeye. Bunu kabul edebilecek olgunlukta olmalı o halde aşkın yolcuları ki buna saygı deniliyor. Yani aşk, ulu bir çınara dönüşmüş olsa da saygı ile sulanmadıkça o çınar yaşayamaz.

Hastalıklı duygulara aşk denilmesi aşka haksızlık olabilir belki; ama asıl hastalıklı duygu besleyenlerin o duygularını yönelttikleri insanlara yazık olur. Sevilmek iyi güzel de, hastalıklı bir güya sevilme? Olsa olsa büyük bir tehlikedir bu, tehdittir. O zaman sevmeyi bilmek mi gerekmekte? Evet, öyle olmalı. Sevmek, yolu hiçbir zaman incitmeye, çıkmaz sapaklara sarmayan açık, engebeleri olsa da kararlılığı da olan bir yol olmalı o halde. Sevmek adına sevimsiz şeyler yapmak, aşk filan değildir, ağır hastalıktır. Yanlış bir kültürün kör kuyularıdır.
 
Sevmek; ama neyi? Kaşı gözü mü tek? Ki doğunun aşk  şiirleri ille bunlar üzeredir. Kaşı keman ya da yay, gözü ahu olmalıdır sevgilinin; boyu da servi ille. Yani insanlar kaş, göz ve boy mudur tek? Böyle kabullenenler olabilir; ama beni çok güldüren yanlış  bir yaklaşım bu.

Çocuktum. Okula başlamamıştım henüz. Aksaray’da idik. Somuncular’ın bahçesinde oynardık hep, yüz dönüm mü desem, beş yüz dönüm mü büyüklükte. İçinde koskoca bağı, çiçek bahçesinden yeşilliklerin yetiştiği tarhlara kadar her türlü bahçecikler olan o bahçede.
.
Yine evin demirden koca bahçe  kapısını itekleye itekleye zorla açmıştım. Bahçede benim yaşlarımda bir kız vardı. Öyle gürdü ki kestane rengi saçları. Kısa kesildiğinden kabarmıştı. Çok yakışmıştı o kabarık kısa saçlar o ilk kez gördüğüm kıza. Yüzü kirli değildi. Elleri çamura bulanmamıştı. Giysisi özenli. Güzel görünüyordu  yani akranım kız.

Kimler vardı yanımda çocuk olarak hatırlamıyorum. Zaten sokak çocuk dolu olduğundan şimdi hiçbirinin ne adı ne de yüzü aklımda kalmadı. İşte onlardan biri kıza bir şey sordu. Kız öylesine garip tavırlarla ve öylesine bozuk konuştu ki belki de insanlar hakkındaki ilk deneyim ve çıkarımım  o gün o kız sayesinde oldu. İnsanlar, ağızlarını açana dek .güzel gözükebilir. Ağızlarını açında daha da güzelleşebilirler ya da o güzellikle uzak yakın alakaları kalmayabilir. Ağzı açmak, güzelliğe ya da tam tersine açılan kapıdır çoğu kez. Hala da öyle düşünürüm. Hatta dogmatik bile olabilirim  bu konuda.
 
Aşk sözcüğü sanırım en meşakkatli kavramın en romantik ses dizimiyle albeniye büründüğü, acısı belki de en uzun olan hissin  kendisinden korkulmaması için kısacık bir heceye sığdığı, çok büyüleyici gözüküp de kimileyin içine düşüldüğünde en çıkılmaz labirentler olan, sadece insana değil maddisinden manevisine çok şeye hissedilen bir kavram.  Dünyanın ay ışığından gün ışığına aydınlanan yarı kürelerinden, sıcak ikliminden soğuk ilkime, gözleri renk renk, biçim biçiminden tenleri  açıklı koyulu olanına hissedilen, ille üzerine şiirler yazılan, ille her toplumun “ile” ya da “ve” ile bağlanmış iki adda simgeleşmiş bir öyküsü olan bir kavram. Ve bazen bana öyle geliyor ki bu kısacık, üç harfli tek heceli diye bilinen, melodisi  içine çeken sözcüğe aşık çoğu kişiler,  yeni yetmeler mesela. Diyelim ki bahar yelinde, çiçekler uyanırken. Diyelim ki aslında belki de sırf sevgisiz büyüdüğünden sevilmek istediği için sevdiğini sanırken.

Aşk, içinden çıkılmaz bir kavram. Gerçek aşk, hastalıklı olamaz; ama belki ince hastalığa tutturur seveni. Kan kırmızı olabilir; ama elleri kana bulamaz. Dahası yok!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.05.2016, 11:56

Paylaş :

22 yorum:

  1. Velhasıl aşk olmadan yaşanmaz :)

    YanıtlaSil
  2. Sanki sizden de böyle bir yazı okuyacağız gibi :)

    YanıtlaSil
  3. Emek ve Sevgi birde en önemlisi saygı varsa AŞK işte, her şeyin içinde vardır diyor selamlarımı sunuyorum.
    Taş kalpli insanlardan uzak olsun herkes diyorum.
    En çok benim büyülü dünyam dediğim nakış.Çok güzel bir örtü gördüm orda kim işlemişse ellerine sağlık.Bir aşka ait örnek bu işte.
    (Sanat-zanât-bilim-alim-doğa)aklıma gelmeyen daha neler var kimbilir.AŞK sen nelere şahitsin.?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu konuda duyulacak en güzel ve yerinde tanımı yapmışınız. Emek de lazım. Ki en çok samimiyet göstergesi gibi gelir bana. Karalılık aynı zamanda. Tanımınız çook güzel.

      O örtüyü çook yaşlı teyzeler satıyor Brugge'de. İlkin eğri bir tane verdi bana kenarı yamukça kesilmiş ve görüntüyü çok bozuyordu. Beni anlamaz sandı galiba. Oysa yapmasan da her şeyden az çok ille anlamak isteyen bir yapım var çocukluktan veri. Ben de söyleyince bir kızdı inanamazsınız. Dışarıdaki dükkanları gösterdim "Bu eğri ve almak istemiyorum. Bana aynı bu motifli kenarı düzgün kesilmiş vermezseniz şu dükkanlara uğrayacağım" deyince İngilizce konuşmayı bırakıp Fransızca söylendi. Ne dediğini anlamadım; ama tahmini zor değil. Bu örtünün öyküsü de bu. Oranın çivi dantelleri de çok ünlü. Onlarla beraber yolculuk etmişti buralara :) En az on beş yıllık bir de :)

      Sil
  4. Gerçekten içinden çıkılmaz bir kavram, herkes için adı farklı, tanımı farklı ama yaşattığı hisler sanırım hep aynı. Yazdıklarınız çok güzel ama bir o kadar daha yazılsa bir yanı eksik kalıyor belki de. Bence bu dünyada insanı aşan ve bu sebeple ona zaman zaman acılar çektiren, ağır gelen, bunun yanında onsuz da yapılamayan insanın en büyük hediyesi, gayesidir aşk. Kaleminize sağlık. :)

    YanıtlaSil
  5. Evet, her yeni yorumla başka bir bakış okumak dibi olmayan bir konu olduğunu zaten gösteriyor. Öyle çok yanı var ki. Her şeyi geçtim,tutulduklarını söyleyip, ölüp ölüp bitenlerin birkaç yıla kalmadan başkaları için ölüp, yanıp tutuşmaları da beni bir o kadar güldürüyor. Eğer o tarihteki destansı ünlü ikililerin hissettiği hissi anıyorsak, bambaşka şeyler düşünüyor insan. Destan gibi gerçekten onların ki zaten öyle olmuşlar söylene gele. Ama ha bire, sık sık ve elbette bir esmere bir kumrala bir sarışına gibi yanıp tutuşanları görüp, kül olmadıklarına tanık olunca da güldürüyor.

    En genel görünüşüyle anlatmaya çalıştım ben o yüzden. Elimden geldiğince. Hiç de yazmadığım için yazmak istedim bu konuyu da.


    Keşke böyle konular her bakış açısıyşa yazılsa da okusak.

    YanıtlaSil
  6. Taştan yüreğim aşkı içine hapsedeli yıllar oldu.

    YanıtlaSil
  7. Sevgili kardeşim.Aşkı tam olarak tarif et deseniz edemem açıkçası.Ama küçüklüğümden beri (belki babamla gerçek baba-kız ilişkisi yaşamadığım içindir.)sevme ihtiyacı içinde oldum.Yazınız kendimi sorgulama ihtiyacı hissettirdi bana.Ama aşkı bir norma sokamayız diye düşünüyorum.Tüm çılgınlıklarıyla yaşanmalı.Ben mesela tutkuyla bağlanırım, kıskancım. Açıkça söyleyeyim ki,taa geçmişte beni seven ki gerçekten sevdiğine inanıyorum.O kişi beni bunca sene arayıp bulduktan sonra yazmaya başladım.Esas olan benim sevilmemdi, eksikliğini hep duyduğum.Şimdi ise kah üzgün, kah kırgın yazıyorum.Ama bu yazınızdan sonra sıkı sıkı düşüneceğim.Aslında yaşım itibariyle beni %50 iyi hissettiriyor ve yaşadıklarımı bir nebze unutturuyorsa kurallara uymamayı bile göze alacak kadar çılgınım hala.O ne yazdığımı bilmez.Ama 'Ben senin on yedi yaşını gördüm, böyle coşkulu olacağını asla tahmin etmezdim. diyor.Ne yaşarsan kardır diyenlerden asla değilim, ama beni oyalayıp, hayatı biraz sevmeme neden oluyorsa yeterlidir benim için. Düşüneceğim. Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel ne içten yazmışınız. Zaten yayınlarınızdan da az çok fikrim var.

      Ben neredeyse her kavramı yazıyorum. Belli bir konuyu değil, belli oluyordur. Köyünden kentine, metrosundan otobüsüne, çalışanından çocuğuna. İlk kez aşkı yazdım. Çünkü o da bir kavram, atlamak istemedim.

      Nasıl yaşanacağını yazamam zaten :)) O beni çok aşar. Sadece her romanda, d,z,de, filmde, şiirde, neredeyse her gençlikte olan, belki süren belki kaçıncısı tadılan, ağlatsa da peşinden gidilecek kadar bağlılık duyulan bu duyguyu benim bakış açımla yazmak istedim. Ta eskiden beri bilinen destanımsı sevgileri ve gözlemlerimi anlattım. Ama gördüğüm şu, tanımında bile kolayca uzlaşılabilecek bir kavram değil.

      Mutlu ve gönlünüzce günler diliyorum. Sevgilerimle :)

      Sil
    2. Teşekkürler canım.Siz doğaya olan sevgimi aşka dönüştürecek kadargüzel anlatan değerli bir yazarsınız.Sevgilerim ve hep mutlu olmanız dileklerimle.Ayrıca insan acıtır lakin doğa tedavi eder.

      Sil
    3. Birkaç satırlık bu yorumunuz bile sizin yazın konusundaki değerinizi öyle açık açık gösteriyor ki. Çok seviyorum edebi tattaki, yorumları. Selamlarımla :)

      Sil
  8. aşk olsun yani aşk ve mutfak da yazdın yani ama demek ki bazı insanlar ağzını açmasın diyosun bi dee :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aaa, doğru, mutfağı kültür amaçlı ve gelenekler yaşasın diye yazıyorum. Çok güzel yazan ve çok başarılı arkadaşlar var. Ama henüz yazmadığım kimselerin bilmediği Aksaray tarifleri var. Sırf kaybolmasınlar diye yazacağım galiba. Mesela bir öyküm var "Yeşilova'nın Gıramlı Bulguru" diye. Bu özgün bir yemektir ve tadı hiçbir yerde bulunamaz. Öyküyü sırf bu yemek için kurgulamıştım.

      Gerisini anlayamadım, bazı insanlar? :)

      Sil
    2. kız bozuk konuşmuş yaaa o işteee :)

      Sil
    3. Dediğim galiba, dışın, içi yansıtamadığı. Dış, kendimizce biçimlendirildiği haliyle farklı bir izlenim uyandırırken içten dökülenler o izlenimle hiç örtüşmüyor olabilir. Görüntünün hükmü, ağız açınca kalmayabilir :)

      Sil
  9. Ne yaptın sen? Beni aşka aşık ettin...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ooo, ben neler yapmışım. Hiç haberim yok halbuki :)))

      Sil
  10. Yaradanın taşın diliyle sevdiğini söylemesi. Taşlara bakınca böyle hissettiriyor bana. Aşkı kelimelerle tarif etmek zor. Sanırım en güzelini hal dili anlatıyor. Tabi görebilene.
    Sakin bir zamanda tekrar okuyacağım bir paylaşım olmuş. Aşk üzerine her ne varsa sakince dinlemeli, hissetmeli öyle değilmi :)

    Sevgi ve selam ile.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım sakin zamanlarda okunduğunda ne düşündürdüğünü de okuyabilirim burada :)

      Sil
  11. Aşk, içinden çıkılmaz bir kavram. Gerçek aşk, hastalıklı olamaz; ama belki ince hastalığa tutturur seveni. Kan kırmızı olabilir; ama elleri kana bulamaz. Dahası yok!
    altına imzamı atıyorum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel yazmışım. Başka kalemden yorum olarak okuyunca böyle algıladım :)))))))

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci