14 Temmuz 2016 Perşembe

Ben severim kimi eski halleri

-Bir bayram yazısı-

Öyle şeyler var ki onlar için eskimek, yıllanıp da eskimemek demek. Öyle zamanlar var ki, içlerinde şimdiki zamanın ayak sesiyle dolaşılır. Ben severim eskilerdeki kimi halleri o yüzden.
  
İçinde olduğunuz anın cepleri, zamanın yuttuğu ne çok şeyle dolu. Bir yandan başa çıkılacaklarla dolarken bir yandan da kimi değerlerin oluktan akıp gitmekte olduğu bir havuz bu an. Değerler ki “ahh” ile andığımız eski günler imzalı. Ve şimdi alıp başını temelli gitmekte oluktan, akarak.

İki binli yıllar  sonrasının,  bugünün zamanla beslenen canavarı, başta trafik yani  ulaşım.  Mesafeler, zamanı öğüten değirmenlerin en doymazı. Sonra da birbirimizle aracılı da olsa en azından haberleşmemizi sağlayan sosyal medya, televizyon, alışveriş.

Sosyal medya ile bir şey, tek bir kerede herkese haber verilebiliyor. Bir günün sınırı yirmi dört saat iken bir günde kotarılacak şeylerin sınırı yok. Kaç yirmi dört saat ister onlara yetişmek üstelik. Zaman kıtlığı yaşadığımız bu çağın zaman fakirleri olan bizler, iletişim gibi tek tek herkesle ayrı ayrı kurulduğunda çok zaman isteyen işi en az sürede hem de tek kerede yapma fırsatını sosyal medyada buluyoruz. Duyurulacaklar, duyurulmak istenenlere birkaç dakika içinde  bir tıkla iletiliyor. Kolaylaştırma ve yakınlaştırmanın anlamı,  tam anlamıyla yaşanıyor böylece.

İnternetli cep telefonları, zaman yutma ejderhasının kılık değiştirmişi. Elden hiç düşmeyeceklerse eğer,  diyelim ki okumaya, fotoğraf çekmeye zaman ayıramazsınız. Elinizde cep telefonu oldukça kitap ya da fotoğraf makinesi olamayacak haliyle. Eğer elinde hep kalem olmuşlardansanız, yazmaya vakit kalamayacak en kötüsü.  
 Okumaya, yazmaya, fotoğraf çekmeye, şöyle  çiçeğe, böceğe bakınmaya vakit kalmayacaksa eğer, ben severim o eski halleri. Cep telefonlarının sadece aramak ve aranmak için olduğu günleri. Ben severim internetsiz telefonları o halde. Zamana göz dikip çalmadığından.  

Beton gövdeli blok ormanlarının meşesinden çamına, zeytinine ormanları silip süpürüp kırları, tepeleri sitelere dönüştürmesinden beri gözler nasıl susuz ağaca, ağacın baharına, kışına, güzüne. Kuşlardan kurulu senfoni orkestrasına. Gölgeye. İnsanlar kendiliğinden bitivermiş bir çalının, sarmaşığın neşesine nasıl da hasret. Şimdilerin hem de nasıl pahalı, lüks, beton ormanlarının ağaçlı, çalılı eski hallerini severim ben o halde.

Şu sıralar eski çocuklukları özler olduk. Çocuk dediğin,  ilk kez gördüğünü dokunup, koklayıp, sorup öğrenecek. Şimdiki çocuklar dağı, tepeyi televizyon ekranıyla çerçevelenmiş halde sanki bir tablo algısıyla Heidi çizgi filminden öğreniyor. Nerede kaldı ki  bir tepeciğin yamacında oynayıp, çayırların içinde uçuşan kelebeklerin peşinden düşe kalka koşarak öğrensinler.  Kuş deyince tek bildikleri serçe, güvercin, kumru, saksağan kentli çocukların, her yerin aslında artık kente dönüştüğü şimdilerde. Hayvan deyince, sokakta rastladıkları. O da kedi, köpek tek.

Sokakta değil AVM oyun alanlarında oynayan çocuklar nereden bilebilecek ip, file, top, beş taş, mendil, tuğla kırığı, misket ile oynanan oyunları. Ne incir ağacına tırmanabilecek ne de kolayca kırılan kiraz dalından düşecekler.  Hoplamayı, zıplamayı dışarda değil, alt kat komşularının tam tepelerinde yapıyor şimdinin çocukları. Dışarısı tehlike artık çocuklara; komşu, komşuyu tanımazken. O yüzden ben severim işte yan, arka, bitişik ya da yolun öte tarafındaki apartmanlardaki komşuların kapısını çalarak uğruna kitap bile yazılmış o cümleyi hemen her çocuğun kullandığı zamanları;

 “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek”.

Hepsi hepsi deee… Biri var ki yeri asla hiçbir şey ile hiçbir zaman doldurulamayacak… Ve zaman değirmeninde öğütülemeyecek. Bayramlar…

Şehirlerin koca köylere dönüşmesi, dibi tortulu durgun suların çalkalanmasıyla bulanan sular gibi altüst etti günlük hayatı.  Saygısızlıktan, hoşgörüsüzlükten komşu hatırı bilmemeye kadar insana yakışmadığından dibe iteklenip tortu olmuş uykudaki ne kadar kavram varsa yüzeye çıktı çalkalanan kavanozda. Köylünün yumurtayı bakkaldan aldığı bugünlerde.  Tortu, dipten kurtuldu, berrak sular bulandı yiyeceğinden içeceğine, domatesin kokusundan kırk yıllık hatırlarının artık neredeyse hiç anılmadığı acı kahvelere dek.  Mumla, çırayla aransa da şimdilerde yoklar hanesinde çoğu güzellik. Bir an var ki o da olmasa tümden unutulmuş olacak kavramların en değerlileri… Bayramlar bir can simidi her zaman unutulma denizine düşmüş iyilikler, güzelliklerle dolu kavramlara. İşte o can simidi, bu karmaşa deryasında çok şeyi senede iki kere de olsa hatırlatıyor.  Bu yüzden severim ben eski bayramları. Bayram telaşını.
 
Bayram öncesi ilkin temizlik başlardı dip köşe. Kıyı bucak. Yıkanmış perdelerden toz sabunun mis gibi lavanta kokusu yayılırdı ortalığa. Ne var ne yoksa örtü niyetine yıkanır, ütülenirdi. En çok anneanneler, babaanneler, dedelerin evlerindeki bayramlar sevilir hala. Zaten bayram büyüklerin evinde başlar, el öpülerek.

Eskilerdeki bayramların anlamı,  Aksaray’ın taş konaklarıyla beyaza boyalı toprak evlerinde yazılıdır.  Arka bahçedeki taş kaideli ocağın üzerine kurulu  bakır kazanda ucu dantelli patiska perdeler kaynayarak yıkanırken tüm sokağa ulak olurdu sabun kokusu, bayram telaşının haberini vermek üzere. Aksaray kadınları, yaşmakları ya da asma yaprağıyla desenlenmiş  ceviz yeşili tülbentlerini çene altından bağlamayıp, uçlarını kulaklarından aşırtarak başları üzerine atıp kollarını sıvarlardı ilk… Bakır kazanın başında kol sıvamak, koşturmacanın ilk gonguydu. Yenecek içeceklerle uğraşmak sonraya kalırdı. Göbeği ille yıldız kesilecek tepsi tepsi baklava börek, tencereler dolusu yaprak sarması, sürahilerce şerbet beklediği kayıt damında  bozulmasın diye.

Ben severim eski bayramların koşturmacasını. İyi ki görmüşüz büyük küçük herkesçe bayram edilen o hakkıyla bayramları.  Yoksa nasıl bilecektik şimdi belki yüzden fazla hane  kapısının girişi olan tek bir cümle kapısından girilip de kimselerin birbirini tanımadığından herkesin mutlak yalnızlık hissettiği blok hayatında ille de “nerede o eski bayramlar” denilen bayramları. Beton soğukluğunun insanları da birbirine soğuk kıldığı şimdilerde. Ben severim o yüzden vaktiyle taştan, tahtadan, topraktan evlerde karşılanmış bayram günlerini.

Ben severim eski bayramların telaşını. Nasıl sevmeyiz, şimdi sosyal medyadan bir notunu gördük diye sevince boğulduğumuz herkesi yüz yüze, bire bir  görecek, seslerini duyacak olmak, uzaktakilerin çıkagelmesi demekti çünkü  eski bayramlar. Bir de cepleri şekerle, kuru siyah üzümünden, iğdesinden, leblebisi cevizine yemişle dolu çocukların hoplaya zıplaya kapı çalarkenki sevinci demekti bayramlar.

Koşturmaca içindeyken görmezden geldiğimiz, vakitsizlikten yakınırken oralı olmadığımız, hayat telaşında yeterince ilgilenemediğimiz her kavramın, hatırlamanın hatırlanmanın uykudan uyanması demektir bayramlar. Ben severim telaşı, eğer ertesi bayramsa.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.06.2016, 10:18


Paylaş :

18 yorum:

  1. Korkarım ki ilerde hepimiz robotlaşıp duygusuz olacağız :(

    YanıtlaSil
  2. O kadar naif bir anlatım ki ben sizi iyi,ki tanımışım sıkmadan yormadan kelimeleri hoyratça kullanmadan sakin dingin yapmacıklıktan uzak insanın içine kasvet bastırmıyorsunuz Misketlerim hala durur ve saklıdır :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler Mayıs. İstediğim gibiyim o zaman. Selamlar :)

      Sil
  3. Çok güzel anlatmışsınız eski halleri. Böyle insanın gözünün içine sokulunca daha bir su yüzüne çıkıyor eski güzellikler. Kaleminiz dert görmesin. "Ben severim eski bayramların telaşını..." şiir gibi. Bayıldım bu ifade tarzına. Sevgiyle kalın :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Ben severim ......" ile başlayan bir yazı dizim var. "Ben severim Pazartesileri"; "Ben severim Eleştirilmeyi" diye kimselerin hoşnut olmadıklarını nedense hoşnutsuzluk hissetmediğimden bir de anlatmışım :)

      Sil
  4. Ahhh ah, dediklerine cânı yürekten katılıyorum Demirci hanım. Akıllı telefonlar çıktı kavramlar dah da hızlı bozulmaya, yok olmaya başladı. Basit bir örnek: Kızım Myna, ramazanın ikinci haftası ameliyat oldu, sosyal medyaya yazmadım bu konuyu. Bir tek blogumda anlattım. Yüz yirmi hanelik sitede, dört kişi biliyor, onlar da kendilerine saklamışlar. Sıkıntılı günlei atlattım diyorum soranlara ne olmuştu ki diye soruyorlar. Eskiden birinin başı ağrısa bütün mahalle ya ilaç ya doktor koştururdu, şimdi kim kime dum duma. Çiçekten böcekten ya da güzellikleri kendi çabamla görüp öğrenmekten, öğretmekten geçtim zaten.

    YanıtlaSil
  5. Ben o "hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" anlayışını hala içten içe yaşarken bakıyorum tek kalmışız :)))) O yüzden kültürel yetkinliği yüksek; ama küçük ve böylesi değerlerin bozulmadığı yerlere gidince gördüklerim çok mutluluk veriyor. Erzincan mesela. Bizim sitelerde, apartman hayatında kaybettiklerimizi orada capcanlı görünce "sizi Ankara'ya götürelim" demiştim. Gerçek sanıp hemen itiraz etmişlerdi :))) Bunu da "Nisan sonunda; bahar gelen yollarda" adlı ve ödüllü yazımda anlatmıştım.

    Myna nasıl? Haberlerini bekliyorum. Gelmiş geçmiş olsun. Sıkıntı bizden uzak olsun, olduğu yerde de hareketsiz donup kalsın :)))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şükürler olsun Myna sağlığına kavuştu artık ve günlük yaşantısına döndü... Erzincanlı dostlara selam olsun... Buralarda da vardı bir kaç Erzincanlı, Erzurumlu. Birbirlerine bağlılıklarıyla, destekleriyle imrendirirken buralıları, meğerse onlar imrenmiş bizim kim kime dum dumaya. Bize benzetmeyi becerdik onları da ne yazık ki...

      Sil
    2. Çok sevindim. Mutlu, sağlıklı günler diliyorum yine de ve her zaman.

      Sil
  6. Yüreğine, kalemine sağlık. Yine güzel yazmışsın, yine okurken düşündürdün bolca :) Eskiye dair güzellikleri, günümüze dair yaşam şartlarının zorluklarını düşündüm. Uzaklaşmışız ne çok şeyden farkında değiliz. OOff...Bir kuş olup huzur verecek bir dağın tepesine konmak istiyorum. Hayalimde de olsa mümkündür herhalde öyle değil mi :)

    Sevgi ve selam ile.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mümkün :) Metropol uzaklaştırdı, unutturdu. Ben ilk şiir ile başlamıştım. İlkini hasta olduğumda ortaokulda yazmıştım. Ama sonrakiler hep dağlara bakarak, tabiata bakarak dökülmüştü. Huzur, renk, müzik karşılıksız güzellikler olarak doğada.

      Sil
  7. Eskiden büyüklerimizin "bizim zamanımızda" diye başlayan cümlelerine sinir olurdum... Zaman şimdiki zaman diye...
    Ama ne kadar haksızmışım... Kendi çocukluğumla oğlumun çocukluğunu karşılaştırdığımda gel de "bizim zamanımızda" deme....

    YanıtlaSil
  8. Artık annemi anlıyorum. Yani büyüdüğümü anlıyorum :))))

    YanıtlaSil
  9. Çok uzun bir yazı oldu ya biraz daha kısaltsaydın iyidi okuyana kadar öldüm şakası bir yana güzel bir yazı olmuş.Ben bile genç biri olmama rağmen çocukluk mahalle ortamını özleyenlerdenim :)

    YanıtlaSil
  10. Bu kısa yazılarımdan Emre :))) Mahalle ortamı, hep özlem artık...

    YanıtlaSil
  11. ayyy aksarayda bayram bayram gibiymiş demek ki yaa :)

    YanıtlaSil
  12. Öyleydi. Tattım ben o bayramları okul öncesi. Hatta ilkokulda.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci