29 Eylül 2016 Perşembe

Dil: Ağı mı; bal mı?

Bu yazım için görsel olarak arıları seçtim. Dil hem tatlı hem acıydı ya… Arıda da iğne var. Ama bal yapan da arı. Acı ve tatlı arıda bir arada. Dolayısıyla bu yazımın temasını arılar oluşturdu.


Hani “teşbihte hata olmaz” diyerek başladığımız laflar vardır. Ve lafın hemen ardından bir öykü gelir pekiştirici. “Ezop’un öyküsüdür”  de deriz anlattığımız kıssadan hisseye “kralın biri” diye de başlarız.  Ya da “bir vakitler Kaf Dağı’nın ardında bir hükümdar varmış” diye.

Kim ile anılırsa anılsın, imbikten geçmiş tecrübelerin geceleyin ay gibi, karanlıkta mum gibi ışık tutan çıkarımları çok değerlidir. Gün gelir doğruluklarına pey biçeriz. Böyle hikâyelerden biridir Ezop’un dil hikâyesi. Hani hükümdar, Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş ne geleceğini merak ederek. Gele gele yine dil gelmiş. O zaman hükümdar merakla sormuş dilin hem en lezzetli hem de en acı yemek olmasının nedenini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış;
“En hoş, sevgi dolu sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, bizi sevindiren de dildir, taa yüreğimizden vuran, yaralayan da dildir”. Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.

Dil, iletişim. İletişim de biçim biçim. Yüzü güldüren ya da yüreğe bıçak gibi saplanan ifadeleriyle. Bıçak, yalnızca tahta saplı bir çelik parçası değildir. Sırası gelir dil, daha yaralayıcı olur. Ve bıçak yarası geçermiş de  dil yarası kolay geçmezmiş derler.

Dingin sular gibi insanların duruluğu bir çomağa bakar. Bir çomak, suya sokulup dibi karıştırınca su hala durgun kalabilir mi? Kalamaz. Karışır, bulanır, alttakiler yüzeye çıkar. Neler vurmaz ki demincek dupduru, işte tam şimdi çamur gibi suyun üstüne. Keşke yüzeye çıkanlar yalnızca çürümüş yapraklar, kırılıp düşmüş dallar, yosunlar, çakıllar olsa! Balçık olmasa da tek… Ama bazen berrak mı berrak suların dibi simsiyah balçıktır. O zaman suyu karıştıran, çomağı soktuğuna, çomak da suyu bulandırdığına öyle üzülür ki alt üst olur her şey; altı üstüne gelmiş de bulanmış sular gibi. Dibi görülmeyen su, dipsiz kuyular gibi kıyıcı olup söze dönüştüğünde  akla ilk Ezop gelir. Dil hikayesiyle.

Dışımız, durgun su halindeki görüntümüzdür. Henüz çomak sokulup karıştırılmamış, gülümseyen, gülümseten. Belki baktıkça bakılası, görülmeyince özlenilen. Ama…

Ama boyut, duruluktan bulanıklığa geçtiğinde çomak suyu çoktan karıştırmıştır. Yeter ki sessiz durgunluğu söyletecek bir etken dalsın suyun içinde. O zaman diptekiler söze gelecektir. Suyun dibi pırıl pırıl çakılsa bal tadındadır söz, balçıksa ağı gibi.

İnsanlar, öfkelerini kabartacak bir şey yapılmadıkça durgun suları andırır. Ama gözlerini döndürecek çomaklar sularını karıştırırsa, huyları da suları da değişebilir. İnsanlar, ağızlarından çıkanlarla anlamlanırlar. Sundukları en acı ya da nefis lezzet, söylediklerinin bıraktığı izlerdir.

Kim ister durduk yerde kötü laf işitmeyi? Hiç olmadığı biri gibi algılanıp hiç hak etmediği sözlerle betimlenmeyi? Kim ister? Kimse istemez. Ama hayat bu, her türlü laf işitilebilir. İşitmek, dil yarası almaktır o vakit. Kapanmayanları da varmış sözle açılan yaraların. Öyle derler.

Bazen acı konuşmak şart olabilir. Çünkü gerçekler acıdır. Diyelim ki eleştiriler… Katı olunmalıysa katı olunacaktır, hem de alabildiğine. Ve en iyi sonuçlar, böylesi katı eleştiriler sonrasında gelir. İster edebiyatta olsun ister mimaride ister yontuda ya da başka alanlarda olsun eleştiride gerçekçi olmak, acıtıcı olsa da aslında sonu tatlı olandır. Daha iyiyi göstermek, daha güzele yol açmak, noksanları tamamlayıp aşırılıkları törpülemek için hakkıyla eleştiri gereklidir. O durumlarda acıtmak, aslında elden tutup daha yukarılara taşımaktır.  Yani eleştiri de katılık değil değerlendirmenin yerinde, doğru ve yapıcı olması aranılır… Doğrunun kilit taşı, değerlendirebilme yetimiz o zaman.

Ya  değerlendirmesini yaptığımız her ne ise onu yanlış değerlendirmiş ve sonrasında da önümüze geleni yakıp yıkmışsak… Çoklukla öfkeli anlarda yaptığımız gibi.  Yanlıştaysak ya?

Canı yanan ya da yandığını sananların ilk yaptığı şey, kendi canını yakanın canını yakmak. “Doğru muyum” diye düşünmeden. Çünkü öfke gözleri bürüdüğünde yolda tek işaret levhasına dikkat kesilir o zaman köpürenler; intikam, incitme, yaralama… Ne gelirse artık elden ardına koymadan da yapar zaten. Çocuklukta başka ezicilikte iken; yetişkinlikte daha sofistikedir böylesi haller. Yaralanması istenenlerin güçlü ve zayıf yönleri, sevilenler ve haz edilmeyenler listesi bellendiğinden nereden vurulacak iyi bilinir. Hele yatkınlıkta varsa vurucu olmaya! Sonuç elbette oku fırlatanın istediği gibi olur. Can acıtarak atılan zafer çığlığı, zafer çığlığı mıdır gerçekten?

Belki kimileyin incinenler, incitenleri anlayabilir; ama kırıcı, iğneleyici, can yakıcı olmak, çoklukla yanlış değerlendirme sonucu da olabiliyor. Kaldı ki can havliyle sanki intikam alırmışçasına  başka canları yakmak isteyenlerin oklarını fırlatmadan önce  bir yutkunması gerekmez mi? Fevri olmamak için…

Yutkunmak… İşte bunu hiç bilmiyoruz. Önce bir yutkunsak, hırs zehri damarlara sıcak sıcak işlerken. Bir daha yutkunsak sonra… Yutkunmak, hazmetmeyi getirir akla. İlkin bizi kızdıran neyse onu hazmetsek. Yani ıcığını çığını, aslını astarını, göründüğü gibi midir, nedir ne değildir bir düşünsek! Yine fevri olur muyduk o zaman?  Düşünmek, düşünülmeden yapılacak pervasızlıklara çekilen settir. Canımız yandığında her şey de bizimle birlikte yansın ister miydik set çekseydik? İstemezdik… Ve yutkunduktan sonra kendimize belki güler belki kızardık. Gülmek ve kızmak apayrı fiiller olsalar da böylesi durumlarda anlamdaştır.

İnsanız, an olur ipin ucu kaçar, an olur öfkeye yenik düşebiliriz. Ama an hükmünde olmalı ağılı duygular; anlar değil. Carpe Diem yani anı yaşamak, burada geçerli olmalı tek. Öfkeler, kinler, intikam duyguları, nefretler o bir anın içine hapsolmalı. Sürekli öfke, ruhu yedi kat yerin altında tutsak etmektir. Güngörmez, kuş sesi işitmez, köhne, sadece nefesten ibaret hayatların efendisi, öfkedir.

En önemlisi de öfkemizin karşıdakilere bizim hakkımızda bin bir şey anlatmasıdır. Hırsa kapıldığımız anlar, ipliğimizin pazara çıkmasıdır. Durgun sular gibi gözükürken dipte balçık mı, pırıl pırıl güzel çakıl taşları mı olduğunun bir anda ortaya dökülmesidir. Yani içimizde ne varsa fazlasıyla dışa vurur öfke çomağı suya vurduğunda.

Dilin kemiği yok; ama insanlarda yürek var. Gönül yarasının bıçağı, dil. Dil, eski dilde gönül demek zaten. O dil, her lafı etmeden önce şöyle bir akıl etse o laf edilir mi edilmez mi diye! Dil, öfkenin boyunduruğundayken sırf canı yandığı için inciten olduğunda,  kendisini de  yaralamaz mı?  O zaman denile geldiği gibi;  incinsek de incitmeyelim!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.03.2016, 10:12

Paylaş :

28 yorum:

  1. Doyamadım. Yüreğinize, kaleminize sağlık. O hikayeyi biliyordum. Tekrar anımsadım.

    Yazılarınızı okumak ayrı bir bakış açısı ve zevk veriyor. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Böyle sıcak, güzel yorum için ben teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Bazen dile hakim olmak zor olabiliyor. Ezopun hikayesini çok severim. Eski hikayelerde hayata dair ne çok ipucu var...

    YanıtlaSil
  3. Ezop'un hikayesi çok güzel... Gerçekten dil yarası, yaraların en acısı... Kalemine sağlık... Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dil yarası... Dikiş filan da atılamıyor. Pansumanı da yok. İlaç da sürülemiyor...

      Çok sevgiler :)

      Sil
  4. Öfke gelir göz kararır,öfke gider yüz kızarır.Bu ata sözünü anımsattı bana yazınız.Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiç duymadığım bir ata sözüydü. Ben teşekkür ederim :)

      Sil
  5. En son söylediğin o "dilin kemiği yok" lafında çok haklısın canım😊

    YanıtlaSil
  6. Bir dahaki benzer konu yazdığımda "keşke olsaydı" yazsam mı ? :)))

    YanıtlaSil
  7. Gönül yıkmak Kabe'yi yıkmaktan da kötüdür ya..işte tam da o misal..Allah muhafaza Allah korusun..kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet. Allah korusun. Bilmeden ne çok yapıyoruzdur elbette; ama bilerek.... Allah korusun.

      Çok teşekkür ederim. Selamlar :)

      Sil
  8. Gönül yarasının bıçağı dil... Ne güzel özlü sözler var yazınızda.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazarken farkına varmıyorum, kısa süre içinde okuyunca da pek fark edemiyorum. Ama yazı iyice dinlenip üstünden hele de birkaç yıl geçmişse okuyunca fark ediyorum.

      Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  9. Orhan Gencebay'dan dil yarası adlı şarkıyı armağan ediyorum yazarımıza:) çok güzel bir yazı olmuş, kesinlikle hiç bir bıçak darbesi dil yarası kadar acıtmıyordur, yani bilmiyorum bıçaklanan var mı aranızdaa? :)o dil yok mu, bazen sadece 2 kelime ile bizi dünyanın en mutlu insanı yapar bazen de en mutsuzu, herkeste olan ortak bir silah bu ve umuyorum ki en ufak şeyde silahları çekmemeyi öğreniriz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Maydonoz, dereotu doğrarken olan kazalar dışında Allah göstermesin :)))

      Armağanın için teşekkür ederim. Gugıldan alacağım o armağanı. Ne diyormuş okuyayım, dinleyeyim de hadi :)))

      Güzel dilek :)

      Sil
  10. Ah o dil yok mu... İnsanı vezir de eder rezil eder dedikleri... Çok güzel bir yazı olmuş, ellerinize sağlık. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, ne özdeyişler, ata sözleri var değil mi dil için.
      Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  11. Dil yarası bırakın iyileşmeyi , kabuk bile bağlamıyor :(

    YanıtlaSil
  12. Yine harika bir yazı olmuş.Yüreğinize sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Böyle yorumlar yazılacaksa ben elimde kalem, elimden geleni yaparım :)

      Sil
  13. Ne güzel anlatmışsın Acemidemirci. Öfkenin bin birtürlü analizini yapmış güzel çıkarımlarda bulunmuşsun. Eline, diline sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorumlar için elimden gelenin en iyisin, yapmak az bile :)

      Sil
  14. arı fotolarını sevdim yaaa :) dil ah evet bu dil nedeniyle ne iletişim kazaları oluyor de mi yaaa :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Arı fotoğrafları Çeşme'den. Arka bahçeden. Gece yasemin dalında uyuyorlardı. O yıl hep orada uyudular. Ben de çektim. Arı uykusu aslında o fotoğrafların dalda olanları :)

      Sil
  15. Ne güzel dile getirmişsin Yasemin. Geçen bir yerde duymuştum ve çok tuhafıma gitmişti dilinde kemik çıksın emi diye beddua ediyordu kadın. Ne saçma diye düşünürken anladım canının ne kadar yandığını. Acı konuşan bir tatlı dili esirgeyen insanların dilinde kemik çıksa çokta fena olmayacak diyecektim ama, acaba şimdi ben de çok mu acı konuştum 🙄😁. Gerçekten çok güzel bir paylaşım olmuş. Emeğine, kalemine, diline sağlık 🤗. Sevgilerimle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dil büyük sorun. Konuşma, anlatma gerçekten sıkıntı bizde.

      Verdiğin örnek anlatıyor tümüyle o kadıncağızın nasıl etkilendiğini. Aydın Boysan gibi konuşan insanlar çoğalsa ne iyi olurdu :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci