12 Ekim 2016 Çarşamba

Kıskaca Yakalanmış Ruhlar

Ruh var gizlide. Efendisi o her şeyin. Kalıpla ters düşer bazen. Onun gezdiği yerde gezmez, onun olduğu yerde olmak istemez. Ama ruhu kim dinler… Kalıp alır onu, götürür gideceği her yere. Başına buyruklukta üstüne olmasa da yine de ruh, oraya buraya sürüklenirken başı yumuşaktır. Yine de onca sürüklenmenin intikamını “ruh yok” dedirterek alır.

Dışı ciddi mi ciddi, giyim kuşam hiç ele vermiyor içteki depremleri, çalkantıları, dalgaları, ortama göre renge bürünülüyor çarçabuk; kâh gelen ağanın kâh giden paşanın gönlünce… Kalıp bunu pek güzel oynuyor da ruh oynamıyor, yaralanıyor. Ona göreyse hal tavır, keyfine diyecek olmaz. Beslenir. Besler. Ama olmadığında… O zaman ruhun kara günleri başlar.

Ya tanımışızdır ya da okumuşuzdur bir yerlerde, onca zahmet çekilen eğitimlerden geçtikten sonra bir bakarsınız bir anda her şeyi yüzüstü bırakıp, pılıyı pırtıyı toplayıp, bir küçük teknenin dümenine geçip kıyı kıyı konaklayanları. Ya da teknolojiden uzakta, market tezgâhlarındaki yemektense metropollerden kaçıp tek sesin rüzgâr ve kuş sesleri olduğu, geceleyin yıldızların meğer nasıl kara kadifeye gömülü elmaslar gibi ışıdığı, suyun testilerle pınarlardan alındığı, meyve sebzenin elceğizlerle yetiştirildiği bir dağ başında doğal hayat sürmeye başlayanları. Yahut da bir bakarsınız sahte yüzlerden, maskelerden, bencilliklerinden yılıp, kendi halindeki bir köyün iki göz toprak evinde yaşamaya başlayanları.

Doktorlar biliriz beste yaparlar, neşterden çok mızrap tutar elleri. Mühendisler biliriz, sayıların denklemlerinde boğuşmaktan yılıp ruhu olan kelimelerin denklemleriyle dostluk kurarlar. Romanından şiirine yazarlar. Ödüller bile alırlar. Belki esas mesleklerinde adları anımsanmayacaktır; ama edebiyat tarihinde yer etmişlerdir çoktan. Kırk yıllık meslekleriyle değil de kırk birinci yılda ortaya çıkıvermiş yazar kimlikleriyle tanınırlar. Kendimize baktığımızda da bu böyle değil mi? Tamamıyla öyle hem de!

Hayat dümdüz gidiverirken lise sonrası çatallanıyor. O ana dek sadece öğrenciyken, liseden sonrası bizi falanca meslekten yapıveriyor. Üç saatlik üniversite sınavında terlemek, ruhumuza uygun olsa da olmasa da bundan sonrasında anılacağımızın sıfatın kapısı oluyor. Pek çoğumuz ruhun demir attığı yerlere çok uzak limanlar olan sınavın sonucunu, yalnızca kalıp olarak yaşıyoruz; ruhumuz yaşamıyor. Katlanıyor sadece.

Her işte, her zaman bir ama vardır. Ama ile kesilen laflar, başka laflara gebedir.

İster devlet kapısı ister serbest işler olsun oraya yalnızca kalıp giriyor da ruh kaçacak delik arıyor; ama ne açık pencere ne de baca bile göremiyorsa kaçacak bazı şeyler güvende ancak bünye sıkıntıdadır. Ruh hapsolmuştur. Ruh, sıkıya gelemez.
 
O zaman bir çıkış aranır. Kalıp, sabahın bir saatinden akşamın bir saatine dek hayat kavgası, geçim derdi için birkaç metrekareye hapis olup, koltuğumsu sandalye ya da sandalyemsi koltukta on yıla kalmaz mide, bel, tiroid rahatsızlıklarına yakalanmak üzere oturganlığa geçmişse.

Çalışma hayatı, liseliyken bilinen ortamlar gibi değildir yani aynı sokağın aşağı yukarı aynı sosyokültürel ve ekonomik olarak üç aşağı beş yukarı benzer şartlardan gelen kişilerden oluşmaz. Her yerden, her şarttan, her eğitimden, her bakış açısından insanların doluştuğu yerlerdir işyerleri. Elbette her işyerinin yapısı ve politikası birbirine benzemez.

Eğitimi yarım yamalak da olsa, noksanı, eksiği çok da olsa ruhu o işi benimsemiş, dış kalıbı oradayken ruhunun kalıbı da işin kalıbına tıpatıp uymuşsa, bir de hırs diye anlatılan basamak atlama sevdası yüreğine çöreklenmişse birinde, onun adımladığı mesafe her zaman eğitimi çok daha iyi, kültürü, bilgisi ve başka nitelikleri ile boy ölçüşemeyeceği kişilerin adımlarından daha önde olacaktır. Benimsemiştir bir kere o işi. Oysa nitelik olarak ne kadar üstte olsa da ruhu o işi benimsememişler, eleştiri ile meşguldür. Kendini, artık bir işi olduğu, sevse de sevmese de o işi kotarması, üstesinden gelmesi, başa çıkması gerektiğini ikna ile meşguldür. İkna olunur mu? Olunsun olunmasın erinde geçinde ikna olunmuş gibi yapılacaktır. Çünkü hayat kavgası verilirken hele de iş sahibi olunmuşken işi gücü bırakmak olacak iş değildir. Öncelik, işin sevilip sevilmediği, ruhun memnuniyeti, doyumu değil hayat kavgasıdır. Ekmek parasıdır. Geçimdir. Bunlar da aslanın ağzındayken kimse ağzındaki peyniri düşüren karga hikâyesinin kargası olmak istemez.
 
Dar gelen kalıpta ruhun debelenip durduğu işlerden memnun olmayanların gözleri, basamak tırmanmakta filan olmaz. Olsa olsa hayallerinin gerçekleşeceği günlere ulaşmak olur. Bu da ancak emeklilikte olur. Çok zaman sonra yani. Tabii emekli maaşı resim kursuna gitmeye, merak edilen ülkelere gitmeyi, evin bir köşesinde marangozluk edilebilecek kendine göre bir yer kurmayı karşılayabilirse. Emeklilik, onca yıl beklenilmiş hayallerin asla gerçekleşemeyeceği gerçeğidir çoğu kez. Ve ruh emekliliği hiç benimsemez. Ama yorgundur.

Ne nitelikte olursa olsun ruhuyla işinin nitelikleri çatışan bir kişi, mutlaka fırsatçı, vasıfsız pek çok insanın abuk sabuk davranışları ve laflarına konu olacaktır. Öylesi kişiler aklınca kendinden daha nitelikli; ama işinde baskın olmayan kişilere yapmadığı bırakmayacak, onun yerinde olsaydım bak ben neler yapardım havasında en basit şeylerde onu iğnelemeye çalışacaktır. Bunu yaparken de çalışma masası sabahtan öğlene dek kahvaltı, öğleden ikindiye dek öğle yemeği sefası, ikindiden iş çıkışına dek de ikindi kahvaltısı masasını aratmayacak öteberi, yiyecek, salamlı sandviçler, krakerler, kuru yemişler ile sineklerin en hoşlandığı masa olagelecektir.
 
Ruh bu. Dahası yok. Kelepçelenmeye gelemez. Ya verecektir kendini bir odağa ya da odaklanamıyorsa kapısız, penceresiz, bacasız kalacak, tüyüp çıkacağı böylece kendi gibi olacağı bir delik arayacaktır.

“Tüm ruhuyla kendini vermek” dedirten cinsten benimsenen konuların kıyısında, yamacında, göbeğinde olmadıkça avare mi avaredir ruh. Kalıp, o işin kalıbına girmeye çabalayıp dursa da, kılık kıyafetle günü kurtarsa da ruh, yakalandığı kıskaçtan kurtuluş arıyorsa kuşlar gibi uçup, hiçbir zaman varsa eğer hayatın ilk gençlikteki hedefleri tutmayacaktır. Düş kırıklığı, hayatın hiç itiraf edilemeyen gerçeği olup çıkacaktır. İki lafı biraya getiremeyenlerin arkasından ettiği lafları umursamada onların her koltuğun, her zamanın kalıbına kolayca sığışlarını, şeklini alışlarını aklı almayarak, aklı ermeyerek izleyecektir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 11.09.2015, 14:38

@AcemiDemirci

Paylaş :

34 yorum:

  1. Ruh deyince Hz.Mevlana' nın şu iki sözünü paylaşmak istedim:

    * Bil ki ruhlar okyanus, bedenler köpüklerdir.
    * Can doğan kuşuna benzer, ten ona uzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır.

    Eyvallah...

    Sevgi ve selam ile.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ancak böyle anlatılabilirdi tabii... Çok selamlar :)

      Sil
  2. ruh yorgun ruh hasta; ama beden dimdik ayakta

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne oldu sana? Yorum ötesi gibi bir hal var?

      Sil
    2. yani hepimz zor şeyler yaşayıp atlatıyoruz, ruhumuz yoruluyor; ama biz yaşamaya devam ediyoruz

      Sil
    3. Değişik bir şey olmayacak; ama hayat bu... Her devirde başka başka; ama mutlaka yorgunlar. Salgın hastalıktan, savaştan, kıtlıktan.... Bu çağda başka şeyler var aileler küçüldü, insanlar yalnızlaştı. Şuna eminim insan biraz da kendi kendine çözmeli. İle doktor filan gezmemeli eğer durum doktorluk değilse. Diyelim ki kaç kişisel gelişim uzmanı ya da yaşam koçu kendi hayatındakiler çözebilmiş ve kendisi mükemmele az kalmış halle gelmiş? O yüzden önce kendine güvenmeli diye düşünürüm ben :)))

      Sil
    4. aynen ktılıyorum, dünden beri bi arkadaşıma kızıp duruyorum çareyi ilaçta arıor diye, destek alabilir ama ilaca bağımlı bir yaşamın sonu yok, uğraş vermeli insan

      Sil
    5. Şehir karmaşası insanların her şeyini aklını, ruhunu, hayatını karıştırıyor. Ben hiçbir köylünün ki bahsettiğim çocukluk yılların şimdiki şehirlilerin yaşadığı bu tür şeyleri yaşadığını duymadım. Ha, bazı hastalıklar var, genetik, kaçıssız olabiliyor ki onlar da yoktu.Bir tel düşüp de beyni hasar görmüşse filan. O yüzden insanlar imkanları varsa mutlaka şehirden yakın kırlara filan kaçabilse, AVMde elektrik ışıkları altında değil de açık havada filan olsa belki daha faydalı olur.

      Sil
    6. görümcemler filan köyde yaşıyorlar, yani köy dediysem de eski köylerden değil,bidiğin mini şehir, hep bi gülüp eğlenyrlar, çalışyorlar mı yok, tüm gün evdeler ama mutlular, valla kafaı yedşrtşor bu durum

      Sil
    7. Bir köyün var. Yine de çok şanslısın. Keşke benim de bir köyüm olsaydı...

      Öyle kesin çizgilerle ayrıldık kı metropol hayatı tanımlamasıyla doğaya ve doğal olan her şeyden hem Avrupa'yı örnek veriririz her şeyde hem de Avrupa'nın nasıl tarım, çiftlik, orman ile koca bir köye benzediğini unutuyoruz. Koca köy derken doğası, tarımını kast ediyorum elbette :) Bir Hollandalı çiftin en büyük rüyası kendi çiftliklerinin olması mesela :)

      Sil
    8. bizim köy öyle değil, kendilerine yetecek kadar sebze eker dikerler; ama o kadar.avrupalıları kıskanıyoruz ama dediğin gibi bakınca hep öyyle basit hayat yaşadklarını görüyorz, bizde köylülük suç gibi algılanıyor sanki, avm ye gidip foto atmak daha havalı

      Sil
  3. Ruh havadır içine çekersin, yaşatır.. Ruh sudur içersin, kanarsın, yaşatır. Bazen donar, buz keser netice de yine sudur, buhar olur havaya karışır. Ruh hayatın kendisi bizim hayat diye debelendiğimiz ise onun sadece elbisesi..

    YanıtlaSil
  4. Bir geldim çıkamadım buradan:)) Yazıların ve dostların yorumları hepsi ayrı kıymetli .
    Hayat şartları, ve bu şartları sunanlar her şeyi sizler için yapıyoruz deyip sadece kendini düşünenlerin yarattığı nice sıkışmış ruhlar ,hayaller.Çoğumuzun elektriğimizi atabilmek için toprağa ihtiyacımız var diyeceğim de her yer beton basacak toprak da kalmadı .
    Yine de kendi çapımız da mücadele ediyoruz ben de varım diyebilmek adına:)sevgiler teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de bu yorumu okumaya doyamadım. Çok teşekkür ederim. Çok sevindim.

      Öyle şaşıyorum ki hatmi ağacı gibi beyaz, pembe, morumsu müthiş çiçekler açan ağaçlar varken refüjleri geçtim site bahçelerine bile çiçeksiz, meyvesiz top ağaç dikilmesini. Diyelim ki Ankara'da toprak çok bitek. Her meyveden cevize bademe olur. Ama dağlara ille ya dışarıdan gelmiş, bura kökenli olmayan ve yaprağı düşşe açan tuhaf bir ağaç dikerler ki o yerli türlere zara ya da top ağaç. Çiçekli ve yemişli, meyveli ağaç bile hoşumuza gitmiyor nedense...

      Sevgilerimle :)

      Sil
    2. Onlar sinek topluyor diye dikmiyorlardır .Oysa ki kendileri sinekten daha çok zarar veriyorlar:(

      Sil
  5. Ruh,nefis,akıl üçlüsü insana rahat vermiyor hangisini memnun edesin ki..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiçbiri de memnun olmuyor. Akıl şaşakalıyor galiba :)))

      Sil
  6. ruh doğadan kopunca sıkıştı kaldı bedenlerde... taş duvarların, onca stresin içinde... hep bir kaçma, doğayla kucaklaşma isteği var insanların içinde... kalemine sağlık... sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şiir gibi. Ne güzel anlatmışın. Sevgiler :)

      Sil
  7. Yazınız çok doğru aynı zamanda çok akıcı.Yüreğinize sağlık.Bu çarpık betonlaşma hepimizi öldürecek.Artık gökyüzünü göremez olduk.Yükseğe daha yükseğe :( sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okumaya doyamayacağım yorumlardan :) Çok teşekkür ederim.

      Yükseğe daha yükse, harika bir betimleme. Sevgiler :)

      Sil
  8. Fotolara bakarken içimi bir hüzün duygusu kapladı :( Tespitleriniz de çok doğru...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ruhlarının kıskaca yakalandığını sandığım insanlardan bazıları. Hiç tanımam; ama vücut dilleri, halleri, tavırları öyle söylüyordu.

      Çok teşekkür ederim hem :)

      Sil
  9. Ruh ve kalıp, her ikisi de uyum içinde olsa, simültane hareket edebilse keşke değil mi? Ama olmuyor:( gerçekten ruhlarımızın özgür olacağı bir gün olsa keşke.
    Kalemine sağlık...

    YanıtlaSil
  10. Hayatımız, ruhla kalıbın dengesini tutturmaca içinde geçiyor :)

    YanıtlaSil
  11. Ruhla beden arasındaki dengeyi iyi ayarlayamıyoruz maalesef. Bedenin isteklerini gerçekleştirmek için bütün çabamız. Bedenimizin gıdasını iyi biliriz de, ruhumuzun gıdasını önemsemeyiz. Oysa ruhun gıdası sevgidir, sevgi. Ama günümüz insanı bu duyguyu geri plana alıyor. Hal böyle olunca mutsuz umutsuz güvensiz insanların çoğaldığı ağresif gergin bir toplum haline gelmiş oluyoruz. Emeğinize yüreğinize sağlık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok haklısınız. Ruh, gıdalarından noksan. Doğadan, sevgiden, müzikten. Kupkuru ortamlarda kuruyor...

      Sil
  12. Çooooook önceleri kolay kolay ruhum yorgun demezdi genelde bedenim yorgun denirdi günümüzde tam tersi oldu ruh yorgunluğunun yanında beden yorgunluğunun esamesi bile okunmz hale geldi.:(
    Çok güzel bir paylaşımdı her zamanki gibi.
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ruhumuzu hep ihmal ediyoruz. Biraz bilerek biraz şartla gereği. Mecburen daha çok...

      Sil
  13. Yasemincim geniş zamanda değerli yazılarını okumaya geleceğim.
    Azıcık uğrayıp kaçıyorum.
    Teşekkür ederim uğramışsın,anacığım yoğun bakımdan çıktı bakalım yeni süreçde bizi neler bekliyor.
    Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım, böylesi koşturmacalı, telaşlı bir anında bile uğradın ya. . Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  14. ayyy üstten 3. foto ve yazıyı hatırladııım :)

    YanıtlaSil
  15. Ayvalık, Bozburun ve Çeşme'de bizim oralar ilk üç.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci