6 Kasım 2016 Pazar

Devasa öğütücüden serpilmiş dev karabiber tanelerince benekli göğün altında sekiz saat


 Ankara buğulu bir zarla  sarılmış gibiydi yine. Kaç yıldır Ekim sonrası olduğu gibi. Hatta huyuna huy katıp  Marmara Bölgesi’ne bile öykünmekte. Dahası İstanbul’un nem oranından daha fazla nem oranı ile günlerini geçirmekteydi bahara dek. Cumartesi günü, hava Ankara’da henüz sabahın altısı olmadan bulanıktı. Öyle de gidecek gibi gözüküyordu.


Saat dokuz buçuktu, bizim Eskişehir Yolu dediğimiz; ama aslında İzmir’e dek giden yola çıktığımızda.

Çoklukla kapalıydı hava. Eskişehir sınırından sonra biraz güneş gözüktü. Tek damla yağmur görmedim; ama etraf Temmuz ayı yolculuğundakine hiç benzemiyor güzse mevsim. Zaten hiçbir ayın yolculuğu diğerine benzemez. Nisan ve Mayıs yolculukları, yeğlediğim yollardır. Bahar hareketliliği, çiçeğe durmuş ağaçlar,  orada burada konaklamakta olan göçmen kuşların  su içtiği göllerin, birkintilerin kıyısından gitmek kadar göze ziyafetler sunan bir ay yoktur.

Afyon'dan geçişte, Çalıkuşu Feride Nizamettin2in öğretmenlik yaptığı Seydiler köyü kıyısından da geçilir. Ve o köydeki kaya oymalarına da dikkatle bakılır her seferinde.

Yapraklar sararmıştı yol boyunca. Kimi ağaçlar çıplak kalmış. Dalları grift bir yol içinde. Bir tür sanat. Picasso çok kıskanırdı o dalların  karmakarışık  halleri ne rağmen kendi içlerinde bir bütün oluşturma sanatını görseydi.



Baharda toprağın yeni çıkan saçını andıran çillenmiş yeşilcecik buğday uçları, Haziranda rüzgarında eğilip eğilip kalkan yeşil ekinler, yazın boylanmış sapları üzerinde  olgunlaşmaya durmuş başaklar, sonbaharda biçilen ekinler, saman denkleri, sap tomarları, çeçler, sonbaharda da tekrar ekilmeyi bekleyen, birazdan uykuya dalacak boş tarlalar.


Sonbahar yolculuklarında  sanki etrafı daha hakkıyla görürüm. Ne de olsa yapraklı ağaçların paravan olup, duvar örüp görüşü engellemesi olmuyor.

Kimi tarlalarda anızlar yakılmıştı. İnşallah ekinlerden kalan sapları yakılmış tarlaların içlerinde kuş yuvaları, yumurtalar, yumurtadan yeni çıkmış yavrular ya da kuluçkada bir anne kuş yoktu. İnşallah kaplumbağalar, kertenkeleler ve nicesi de yoktu. Anız yakmak kötü o yüzden. Kuluçkadaki bir anne kuş asla bırakmıyor yuvasını, yavrusunu. Hep birlikte anızlarla birlikte kül oluyorlar. Bunları yazmaya elim varmıyor. Malum her şeyi yazmaya yatkın değilim. Ama yazılmalı ki bunlar,  bilinsin kuşların  halleri. Kaplumbağaların kaçıp kurtulmaya yetemeyecek hızları.
Öyle çok şahine rastladım ki. Kimisi genç. Sapsarı göğüs tüyleri Genç şahinlerin başı ve göğsü sarıdır. Yaşlandıkça koyulaşır onların tüyleri, insanların aksine. Bir şahin,  bir süzülüyordu, bir süzülüyordu tam tepede. Kanatlarının iç deseni nasıl soylu bir desende. Gerine gerine açtığında herkes görsün istercesine süzülürken nasıl güzel bir motif maliklerde. Ancak daha dikkatli bakınca peşinde bir kara karga olduğunu gördüm. Karga, alenen dar etti şahine göğü. Hemen dibindeydi. Peşinde. Ankara’da, arka tepelerde hep görürüm saksağanın şahine ettiklerini de yolda da rastladım bir farkla. Bu kez şahine dirlik vermeyen kara kargaydı.

Kim demiş ki hayvanlar aleminin kralı aslan. Değil! Asla değil!  Kargagiller varken aslan kral filan olamaz. Saksağanından kara kargasına kadar  şahininden tavşanına, köpeğine, ne kadar canlı varsa kaçırtıyorlar yerden de gökten de. Hiç aslanlar göktekine karışabilir mi? Ama kargagiller karışır!

Kuş sürüleri, iri koyu beneklerin, siyah konfetilerin savruluşunca uçuşuyordu. İçe geçmeli, sarmal haller almalı, dalmalı çıkmalı uçuşlarla kuş sürülerinin gösterilerini benim gözlerim hiç kaçırmaz. Yakaladım onları. Ve çektim. Bazı umulmadık şeyleri gözlerin yakalaması aslında çok hoş. Gülümsetici J

Gök mavi, uçuş mavi aslında. Yukardaki kuşlar sanki o sonsuz maviliğe serpilmiş  de tozutan kara benekler gibi. Yani desem ki sonsuz masmaviliğe devasa bir öğütücüden  karabiber taneleri saçılmış. Savruluyorlar ahenkle topluca. Karabiber taneleri uçuşuyor da uçuşuyor aynı parçanın farklı sazları gibi; bir şarkıymışçasına. Baktım; ama uzun süremiyor seyir, seyir halindeyken. Hız denilen bir şey var ya, eğer yoldaysanız. Teklerin tabiatı gereği.
Çeşme’nin bunca sevinç gözyaşı dökeceğini bilmiyordum, karşılarken. Daha yolda olduğumuzu duyunca mı içlendi ne? Onun gözyaşları benim için çok değerli. Böylesi yaşlar bir tür mürekkeptir. Anlattıkları, okumaya, görmeye doyulmaz. Çeşme hep böyle ağlasa keşke. Başka türlüsünü görmeyi istemem.

Kimi yerlerde su yağmur suyu birikintileri oluşmuş. Sitenin etrafı sit alanı. Zaten o yüzden istemiştim ben, ardıçlar arasında, trafiksiz, etraf şifalısından otla dolu diye burayı ilk kez Nisan ayında, beyaz soğanlı, ufacık çiçekler açan orkidelerini görünce. Gerçi iki yıldır koca yemiş, dağ çileği ya da buranın yerlilerimin “kumara” gibi bir şey dediği koca yemişi kesmişler; hemen sitenin meyilli bayırındaki. İnsanlar ne vardı kesmeden önce bir düşünselerdi…
Yağmış, indirmiş buralara gök. Hem de adamakıllı yağmış. Bahçe kahverengi alenen. Hem toprak su içtiğinden hem de kaç yıldır kumrulara yuva olan fıstık çamının çok tatlı bir kahverengine dönüşmüş tonlarca ibresi  ile kaplandığından. Hayli de kalın bir tabaka oluşturmuş toprakta. Toprak bir kurusun, yuvalar açacağım. O ibreleri yuvalara doldurup kapatacağım. Onlar toprakta çürüyüp gübre olacaklar. Bunu her dönüş öncesi yaparım zaten. Ben çiftçi, ruhluyum. Ama çiftçi değilim o başka J Bahçıvan olmaktan da geri kalmıyorum ancak…
Etrafta ne çok Ankara’da hiç göremediğimiz canlı var. Daha sokakta, demir kapılı dış  giriş basamağında ne çok canlı vardı. Kurbağa, böcek, salyangozlar. Kurbağa sindi, ürktü; ama kaçmadı. Sonra da alıştı. Çocukken Aksaray’da “fişgene” dediğimiz salyangozlar geçit yaptı. İkisi de baş başa vermiş konuşur gibiydi. Gündüz kelebekler ve arılar da vardı. Karasinek zaten ortalığı kolay kolay terk etmez J

Kapalı  bir evi açmak zor. Zaten yol yorgunuyken hem de. Çok değil daha birkaç yıl öncesinde Babam  yol gözlüyor olurdu. Kapıda bekler bulurdum onu.  İçin buruluyor şimdi. Kayıplar çok acı. Büyük olmak, o kadar da büyümüş olmak anlamına elemiyor. Ben gelemiyorum böylesi şeylere. Kabullenmek olgunluk. İnsanlık böyle. Ama içte bir sızı kalıyor. Yine hissettim. Ağlamak için geçerli sebeplerden. Kaybetmek zor çok yakınlarınızı…
Konutların panjurları kapalı. Çok az ev açık. Sitenin yazınki haliyle öyle bir tezattaki şimdiki ıssızlık. Ses yok, evlerin önünde park etmiş arabalar yok. Mangal kokusu yok ki o mangalın yakılması sırasında çıkan koku berbattır. Ne ile yakıyorlarsa artık. Havuz boş. Onun rüzgarla mini bir deniz çırpıntısındaki dalga sesi yok. Ses yok. Ama her yan kuş cıvıltısı. İşte istediğim ses ve sessizlik bu.

Onca farklı ötüşe bakılırsa ne çok tür var; onca tür göç etmiş olsa da. Hava akşam üstü hayli soğuk. Bir ara korkmuyor değilim ta Ankara’dan, kışın, soğuğun, sıcağın koyusunun yaşandığı ellerden gel de burada yoksa kışlık alış veriş mi yapacağım diye. Gerçi elbette mevsimden haberdar olunca ona göre üst baş getirsek de Çeşme girişinde kabanlı, gocukluları görünce de gülmeden edemedim. Bu kadarcık bir serinliği kış sanmak olağandır sanırım kış nasıldır, buz nedir bilinmeyince. Böylesi günler, eni konu soğuğu, buzu, ayazı bilenler için  yazdan kalmadır.
Gece soğuktu. Nemli soğuk. Soğuk neyse de işin içine nem girince boyutu farklılaşıyor. Kuru hava çocukları olarak yaş havaya yabancılık hissetmemek elde değil. Pencere kapalı olunamaz, her ne kadar ev o kadar rutubet filan kokmasa da. Ama buralar rüzgarlı ki en sevdiğim yanlarından biridir bu, telden üfleyen hava ıslak bir kamçı gibi değiyor alına.

Sabah günaydını onlarca kuş ötüşüyle. Hemen pencere önündeki ağaçlardan birinde tünemiş olan biri beni çok güldürdü. Sakaydı sanırım. Pencere açık. Orta katta, ta başından beri benim odam olan orta odadayım. Yazıyorum. Ve tuşlara hızlıca vuruyorum. Biraz da bu, iş güç nedeniyle artık kanıksanmış bir şey.

Serinlikte başı ağrıyor insanın. Bandana bırakmıştım buraya. Birkaç tane. Soğuk olursa  diye. Sabah bağladım. J)) Keşke bilebilsem böyle şeyleri. Beceremedim. Güzel bağlayanlar var. Yolda gördüğüm birine soracağım. Hatta uygulamalı öğretmesini isteyeceğim.

Tuşların sesi elbette melodik. Ve kuşlar, tuşların sesine aşina değil. Onu kendilerine seslenen bir kuş sanmış olmalılar.
Ne duyayım bir de! Saka bir baktın tuş sesi gibi tuşların tıktıkları gibi apayrı bir telden ötmez mi. Çok güldüm. Çok şeker şeydi o. Öttü öttü. Ben de tuşlara vurdum vurdum. Oyun oynadık biraz. O göremedi aslında klavye olan kuş sandığını, ben de onu göremedim. Kalksam kaçacak. Dinlemek de güzeldi. Dinledim.

Ne güzellikler yaptı bugün kuşlar. İki çok güzel resim çektim. Birisini bugün fotoğraf gruplarımda da paylaştım. Kimi yerde “kınalı” denen ki bence bu ad çok çoook daha güzel kızıl gerdanın resmiydi. Şimdi burada da yayınlayacağım.

Kızıl gerdan müthiş bir şakıyıcı. Sesi çağlıyor. Şakıyor yani alenen. Konser veriyorlar apaçık. Dinlenildikleri yeri de sevildikleri yeri de biliyorlar. Onların konseri olsun tek, ben dinlerim.

Pazar nasıl nitelik değiştiriyor, mevsim değişince. Nüfus azalınca. Yazın on altı liraya verilmeyen gözlemeler bu sefer altı liraya. Pazılı ve çökelekli.

Meyve satan çocuk, “sizin için” diyerek mandalina ikram ediyor. Yazın  Çeşme’ye ilk kez gelenler “pahalı ama” dediklerinde   “Burası Çeşme, burası Alaçatı” derlerdi oysa.

Pazarda buralılar anışıyla “kumara” yani kocayemiş yani dağ çileği de gördüm. On, beş tane kadarı üç lira. Dağlardan toplayamazsanız eğer kumaraları, satıcı köylü kadınlardan alacaksınız o zaman. Ama korktuğum da hep olur o meyveye. Çok naziktir bu yabani meyve. Kimisi kısacık sürede ezilir. Kalanların resmini yarın çekerim.

Pazarda bildikleriniz olur artık bunca yıldır. Kimini gördüm kimi yoktu. Torunu rahatsız olan bir kadın satıcıdan torununun hiçbir şeyi olmadığını öğrenince dualarımın boşa gitmediğine çok sevindim. Şükürler olsun binlerce…
Su borusu patlamış Pazar girişinde. Çeşme bunca göz yaşı dökmüş yani sevinçten; geldim ya. Geçen sene  Kasım ayında, “artık Kasımları  gelmeye çalışmaktan başka bir şey düşünmüyorum” demiştim. Sanırım emin olamamış, inanmamış daha doğrusu. Ama olunca da sevinçten gökten yağmur olup, ana borudan su olup yolları nehre çevirerek ağlamış.

Bisiklet yarışı vardı. Ne güzel böyle şeylerle karşılaşmak. İlki yapılıyormuş. Uluslararası. Tüm bisiklet gruplarını davet etmişler. Otellerin olduğu yol kapalı. Oysa çoğu siteye oradan gidilir. Bu, başka yollara sapmak hatta kaybolmak demek.

Ara sıra kaybolun... Sıkı tavsiyemdir! Ben bayılırım kaybolmaya. Kayıp olmak hiç bilinmedik, yol düşmediği için hiç gidilmeyecek yerlerde olabileceğinden ancak, akılda olmayan, akla gelmeyecek yerlere  bir anda durduk yerde gitmek ve apayrı manzaralar görmek demektir. Öyle bir güzellik oldu bugün. 

Sakınılacak tek kayboluş, kendini kaybetmek olmalı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2016, 19:45

Paylaş :

28 yorum:

  1. ne güzeeeel haftasonu gezisi ha yolda da botanik bahçe. karga karga gak dedi evet ne ses var onlardaaa :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hafta sonu için değil. On güne yakın :) Koca kış mahrum kalacak olmaktan az önceki nefes alışlar Derin :)

      Yol çok uzun. Hızlı tren gelsin, hafta sonu tatili ve eve, ağaçlara, bahçeye bakmak için güzel bir fırsat olacak.

      Sil
  2. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Ne güzel zevkle okudum. Sakınılacak tek kayboluş, kendini kaybetmek olmalı. Ne kadar doğru bir söz.

    Bizim buralara gelmişsiniz :) Sizin buralar mı demeliyim :) Bu haftasonu güzeldi hava ama Cuma yağmıştı. Cuma günü mü bu anlattığınız?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nasıl isterseniz. İster sizin buralar ister bizim oralar olsun... Buralarda aklım kalıyor, vaktim Ankara'da geçiyor. Nasıl isterseniz ya da bu duruma hangisi uygunsa. Ben bilemiyorum :))

      Cumartesi, yol günüydü. Akşam üstü gelinebiliyor ta Ankara'dan olunca mesafe buralar, akşam yağış durmuş haldeydi; ama her yan ıslaktı.

      Çok teşekkür ederim son cümlem için sizin cümleyi beğendiğiniz kadar benim de yorumunuzu beğendiğim o güzel ifadeye :)

      Sil
  3. Bence insan arada kendisini de kaybetmeli yeniden bulmak için :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :))))

      Değişik yaklaşım. Denenmiş ve iyi sonuç vermişse neden olmasın :))))

      Sil
  4. Yanıtlar
    1. Hoş buldum. Ve ben bu yorumu çok sevdim. Tabii buradaysam bunu duymak en doğalı. Çok sevdiğim bu yorum için çok teşekkürler o halde :)

      Sil
  5. Resimler ve yazı çok güzel ☺ ben de bloguma beklerim okuugit.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler. Geliyorum bu güzel davetle :)

      Sil
    2. Cevap yazarken takip ettiğimi bilsem de emin olamamıştım. Ama sayfanı ziyarete geldiğimde oradaydım. İzleyicilerde sağ sütundaki üçlüden ortada olanım. Gerek kalmadı ne güzel, tekrar işlem yapmaya. Çok sevgiler :)

      Sil
  6. Başlıktan sonra masal bekliyordum gerçek çıktı ama siz bu benim masalım diye bağladınız, o zaman da çok yanlış olmadı bu durumda. Nerede kendimiz gibi hissediyorsak bize orası masal gibi..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizin bağlayışınız da harika ve masalın gerçeği. Çok güzel. Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  7. Gittiğiniz, kaldığınız yerler, geçtiğiniz yollar hep benim yaşadığım, bildiğim şeyler. Ancak sizin yorumunuzla bir başka güzel.

    YanıtlaSil
  8. Siz yarı Ankaralısınız zaten.

    Üniversiteleri sayesinde bir de tabii ki iş, Ankara'ya gelimler olmasa hiç gelir mi acaba bir İstanbullu, Muğlalı, İzmirli Ankara'ya? Ama Ankaralılar hafta sonu gezileriyle Batı Karadeniz'e, Şile, Ağva, Polonezköy'e, Kapadokya'ya,Yedi Göller'e, Bolu, Kastamonu civarına; yaz tatilleri ile de tüm Ege'ye akın ederler. Ortada olmak da avantaj. Kuzey de güney de batı da yakın.

    Doğu taraflar da çok güzel. Tabiat orada Ege'nin eski hali kadar güzel. Şimdi hali malum. Yol olmuş çoğu.

    YanıtlaSil
  9. Ne güzel yerleri gezmişsin imrendim:) romanını çok sevmiştim ama Feride'nin köyü Seydiler'i görmemiştim ilk kez sayende gördüm:) çok iyi olmuş, fotolar için teşekkürler. Bu arada kargalar bizim balkona çok konuyor Bücürük de onlara kafa tutuyor :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yol boyu arabadan, cam gerisinden çektiğim resimler Müjdecim. Uşak tarafında yeni oluşum halindeki yeni peri bacalarına bakmaya doyamam. Eğer başlarına bir şey gelmez, taş ocağı açılmaz, kule dikilmezse ikinci Peri Bacaları diyarının eli kulağında.

      Bir de demirli topraklar yani kırmızı toprakların tepeye kattığı o alaca güzelliği her defasında fotoğraflarım.

      Seydiler'den geçerken ille anarım Çalıkuşu'nu ve ondan çoooook sonraki Çalıkuşlarını...

      Sil
  10. Ne güzel anlatiyorsunuz her yaziniz ayri bir öykü. Resimler de harika olmus.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Derya. Uzunca oldu; ama bir bu kadarlık anlatımdan da vazgeçtim. Yol uzun olunca yol öyküsü de uzun oluyor :)

      Sil
  11. Ohh içime bir su serpildi,arkadaşımın sayesinde...
    İçim açıldı fotoğraflar ve anlatımın yine çok değerli gözlemler.
    Ellerine-yüreğine sağlık.
    Ah o pencerede beklemeler-yolcu ederken bakmalar,ahh o anılar...
    Tam bir yol öyküsüde böyle olur.
    Sevgilerimle.
    Dev ögütücüde öğütülüp-eğitilirken, bükülmeden kalma umudumuz hep olsun inşallah.

    YanıtlaSil
  12. Teşekkürler Merihcim. Bu telaşında, yoğunluğunda yazdığın yorumun öyle değerli ki benim için.

    Olsun. Hep olsun inşallah :)

    YanıtlaSil
  13. Offff off bu bana yapılır mı ? Ben olduğum yerden kıpırdayamazken 😢😢
    Şaka bir yana her bir karede her bir satırda ben de gezdim sizinle sol kulağınızın dibindeki mırıltıyı duydunuz ya zaman zaman 😉❤️

    YanıtlaSil
  14. ayyy ben salyangoz ve kurbağa çok sefiyom yaaa :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi, bolca var nasıl olsa burada fişgene yani salyangoz ve kurbağa.

      Sil
    2. Yani demek istediğim çekeceğim haliyle bu yüzden ve fişgene resimleri bolca olacak gibi.

      Sil
  15. Annem iyileşsin,ben de kaybolacağım :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci