1 Aralık 2016 Perşembe

Ay Işığında, Pusta ve Gün Işığında Ruh

Yazı başka, yazışma başka… Yazı, klasiklerden şiirine dek. Yazışma, sadece bir meseleyi anlatma. Gün, tarih, konudan ibaret. Birkaç ayrı elden imzalanarak onaylamalı da hem. Dilekçe hesabı.Yani yazanı, işleme koyanı, cevaplayanı falanı filanıyla edebi yanı yok; hatta adı evrak böyle kağıtların. Yeri kütüphanedeki romanların, şiir, öykü, deneme kitaplarının arası değil; arşiv. Kitaplar ciltlenir; yazışmalar dosyalanır.Yani kestirmeden düz ovaya da “yazı” denilir, mürekkebi duygu dalgalı denizler olan öykülere de.
 
Her kağıda yazılanı edebi yazı sanıp, onun yazı mı yazışma mı olduğunun şaşırıldığı anlara hiç denk geldiniz mi? Elbette elektrik faturası da üzeri yazılı bir kağıttır; ama edebi değeri yoktur. Yani sıralı bir bilgilendirme, duyuru gibidir. Kavramları kodlayabilmek, bireysel gelişmişlikte yol kat etmişliğin göstergesi.

Kütüphaneler dolusu eserlerin bir kısmı edebidir. Bir kısmı da diyelim ki ansiklopediler, bilimsel araştırmalar edebi değil ancak önemli bilgileri içeren yayınlardır. Yani kâğıt ve yazı ikilisinin “yazı” isminde bir evlada sahip olmaları edebi nitelikli yazmak anlamına gelmez. Yazmak, başkadır. Yazmak, kâğıt, kalem ve kalem tutan üçlünün ürünüdür. Aslında kalemi tutanın ürünüdür de o ürünün görünürlüğü ille de kalem, kalemin okunurluğu da ille de kağıt istediğinden üçlü  desek… Üçün bir olma hali, adına şiir, öykü, roman, deneme denilen cinsten yazıdır. Niteliği besbelli. Böyle yazılar, faturalar gibi posta kutularında bulunmaz. Bulunsa bulunsa kitapevi raflarında ya da köşelerde bulunabilir. Adrese gönderilmez;ona gelinir.
 
Az ya da çok, bir şeylere karşı eğilim ile doğuyoruz. Bu eğilim, artık açık açık kendini gösterdiğinde neye yetenekli olduğumuz ortaya çıkıyor böylece. Birinde bir şeye yetenek olabilir, hem de o yetenek ile ünlenmiş, namlanmış insanlarınkinden de fazla fazla olabilir üstelik. Fazla yeteneğin de yapabileceği fazla şey olmayabilir yeteneklerin üstüne üstüne gidilmeyen anlayışlarda. Öyle ortamlarda olması gereken başka şeyler de var yani, yeteneğin yanı sıra. Arkadaki rüzgârın gücü diyelim ki… O yeteneğe yelken olabilmek... Fırsat sağlanması… Ne güzel yetenekler bu saydıklarım bir yeteneğin önünü açabilmek için. Ama nerde? Eğer olsaydı belki kaç Shakespeare çıkacaktı bizden kim bilir.

Güttüğü sürünün başındaki çobanın atının tüyünden fırça yapıp tablolar ortaya koyduğunu okuruz zaman zaman. Ya da kimin söylediği artık çoktan unutulmuş yanık bir türküdeki sözlerin nasıl bir edebi şölen yaşattığı çok olmuştur kulaklarımıza, ruhumuza. Yetenek olsa da yeteneğin üstüne gün ışığı vurmuyor, pus çöküyorsa o yetenek sahibine acı verir. Çünkü yetenek denilen şey kıpır kıpır bir şeydir. 


Resim yeteneği olan biri, amfide bir  dersi dinlerken ille önündeki kağıda çiziktirecek; çobansa eğer resme eğilimi olan, o da yerden aldığı bir dal ile toprağa bir şeyler çizecektir. Yetmedi tandırdan aldığı odun közleri, kömür parçası ile kayalara resim döşeyecektir. Ya da sözeyse eğilimi, deyişler, türküler dökülecektir ağzından. Eskiden kadınların uyumayan çocukların uykusu gelsin diye müthiş bir kurguyla bir çırpıda uydurdukları, çocukların ağzı açık dinledikleri masallar, nasıl edebi yetenekli ninelerin, annelerin olduğunu gösterir. Onca masalı, sıra dışı öyküyü bulup buluşturduklarına bakılırsa adlı sanlı pek çok öykücüden de hiç geri kalır yanları yoktu onların. Ki öylesi hem de peşi sıra anlatılagelenlerin en ünlüsü Bin bir Gece Masallarıdır. Kahraman yine bir kadın. Şehrazat.

Bir bakarsınız cerrahtır biri eğitimiyle; ama ruhu başkadır. İçi besteci oysa. Gel gör ki eğitimi ayrı alanda, elleri neşterli. Ama ne besteler yapar bir bakarsın  udun tellerine. Kanunlara, tamburlara.

Bir bakarsınız nükleer tıptır uzmanlığı; ama iş çıkışı nefesini kesen o meslekten  kendi iç dünyasındaki yatkınlıklarına kaçar. Nefesini elindeki “ney”e solur bu kez. Ya da bir pena sözcülük eder anlatacaklarına, gitarının tellerine vurduğunda.  Bir bakarsınız hukuktur eğitimi; ama bir roman yazar okunmaya doyulamaz. Mühendistir; ancak pek çok edebiyatçıyı geride bırakıp yazdığı roman ile ödüller toplar.
Para, bir yerde esir ediyor herkesi belli saatler boyunca hayatı sürdürebilmek için. O saatler yaşamın bloke olmuş saatleridir haliyle. Yani üstüne beton dökülmüş anlar. Hayatımızın sürmesi için içselliğimizden uzak; ama işe vakfedilmiş saatler. Ruhunuzla değil cismen olursunuz o anlarda, ortamlarda. Yaşam kalitesi, beslenme, barınma, giyim kuşam, ısınma falan falan derken bunlar için belli bir harcama, gider mutlak gerekli. Parayı sevin sevmeyin o kadar için mutlak cepte belli bir tutarın olması şart. O tutar, sizi gönüllü esir tutar hayatınızı kazanmak doğrultusunda.

Hayat, çalışarak kazanılır. Nüfus ve iş konusundaki verilerin gerçekliği içindeyken işi olanların artık sevdiği mi sevmediği mi yoksa tabiatına, yeteneklerine uygun mu değil mi irdelemesini yapması bile ona hak görülemeyecek bugünün koşullarında yatkınlıklar, yetenekler başka iklimken para için çalışılan işler bambaşka iklimler olabilir. İçinizdeki gülleri, çiçekleri yeşerteceğiniz topraklarda olamazsınız yani beton dökülmüş saatlerde. Eğer doğuştan o iş için yaratılmışsanız ne ala. Çok iyi bir denk geliş o zaman bu hal. Ama böylesi denk gelişler dışındakiler, kafesteki kuş misalidir. Kuşturlar kuş olmasına da; ama kafestedirler. Uçamazlar. Konacak dalları yoktur bloke saatlerde.
Yani kupkuru bir sünger olmak var bir işe, başlangıca adım atarken dümen suyuna girdiği suyu emebilecek bir de zaten su emmiş bir sünger olmak var ki suyun derinliğinden koparılıp çıkarılmış. Zaten su emmiş haldeyken başka hangi suyu emebilecektir ki? O sünger, artık sudan çıkmış balık gibidir olsa olsa böylesi ikilemlerde.

Bu ikilem,  asla işlerimizi sevmiyoruz anlamına gelmez. İşlerimizi çok seviyoruzdur; ama ruhumuz diyelim ki bankacı değil batik sanatçısı, bahçıvan, heykeltıraş olmak için yaratılmıştır. Ya da kilden çömlek yapmak için. Yahut da çiftçi ruhluyuzdur alabildiğine uzanan göğün altında. Başaklar, çavdarlar, kayısı ağaçları, zeytin ağaçları, nar ağaçları, dutluklar içinde çalışmayadır eğilimimiz. Oysa beton duvarlarla çevrili, gün ışığının küskün olduğundan güpegündüz elektrikle aydınlanan  beton saatler ortamında o anları ruhumuzla değil akıl ve cismimizle yaşarız. Yani sacayağı, bir noksan tutunur bastığı yere belki de. Ancak bunu kanıksarız zamanla, gerçeklerin farkındayızdır; o saatlerde ruhumuz bizden uzakta olduğunu da iyi biliriz.Cismimiz gün ışığındayken ruhumuz ay ışığı altındadır yani. Ay ışığı, uykunun eş anlamlısıdır, ruhun pus altında kalmasıdır.
Ne zaman kendi bilgisayarımızın başına otururuz o saatler dışındaki anlarda ya da tuvalimizin karşısına geçeriz veya elimize bir ney alıp üfleriz o zaman  ruhumuz ay ışığı kafesinden gün ışığına uçar. Ve istediği bir dala konar. Ruhu besteci olandan bir beste, ressam olandan bir çizim, bahçıvan olandan saksılara dikilen meyve ağaçları, sebze tohumları, yazar olanlardan da yepyeni denemeler, öyküler dökülür yatkınlıkların sırasının artık gelmiş olmasının sevinciyle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.11.2016
Acemi.demirciqyahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

10 yorum:

  1. Ruhumuzu doyurabilmek için sevdiğimiz hobileri yapmak şart.Böylece beynimizin sağ lobunu da aktif hale getirmiş oluruz...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 2,5 yaşımdan beri galiba uyguluyorum bunu :)

      Sil
  2. Bir bahçıvanın bahçesinden köşeler kucak açarken sayfada, ardından bir meddah hoş öyküleriyle gelmişçesine buyur etti. İşte böyle geçti benim zamanım yazını okurken. Sıcak bir kahvenin eşliğinde, bir gece vakti. Ay yoktu dışarıda gerçi, belki de vardı lakin yüksek binaların gazabına kalıp gizlemişti kendisini bulutsuz gökyüzünde. Kalemine sağlık Ayşei. Gerçekten çok keyif aldığım ve hiç düşünmediğim incelikleri gördüğüm bir yazı oldu. Bu arada dilerim kabalık etmiş olmadım blogger adını yani Demirci'yi kullanmayıp.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler River. Sıcak kahvenin kokusu geldi. Teşekkürler.

      Kabalık mı? :)) Yok yok, ben kolay kolay olmayan ve olmayacak şeyleri olmuş gibi algılama. Önyargı ve peşin hükümlülük olmaz mı hitaptan dolayı kaba bulma.

      Çağrıldığım adım hep Yasemin idi. Hala öyle. Ancak Ayşei de benim. Demirci de Demirciler soyundan gelmemden. Baba tarafından. Hangisini söylesen sonuçta tümüyle benim :)

      Sil
  3. Çok haklısın Yasemin'ciğim, katılıyorum her cümlesine. Yetenek Allah vergisidir ama üzerine eğilmek, çiçek gibi sulamak lazım. Değerlendirilmezse ilerleyemez. Biliyor musun ben de sevdiğim işi yapmadım. Hala elime boş kağıt geçince hatta telefonda konuşurken bir şeyler çizerim:)))sanırım ölene kadar da çizeceğim. Elimde değil çünkü. Keşke değerlendirseydim vakti zamanında. İnsan gençken bazı şeylerin buna kendi yetenekleri dahil kıymetini bilemiyor. O zamanlar şimdiki gibi yaşam koçu filan da yoktu ki, yol göstersin:( aile de yeterli olmuyor:(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiç konuşmamışız işinden Müjdecim. Arar ara bahset. Ne yapmıştın?

      Ben işimi seviyorum; ama iş başka bir şey. Yetenekler çok örtülü kalıyor uzun vadede; çünkü baskın olan hep iş. Her ikisinin de aynı anda ortada olması ne iyi olurdu.

      Dediklerine nasıl katılmama :)))

      Sil
    2. Yasemin'ciğim, şöyle söyleyeyim hiç abartmıyorum daha ilkokulda elbise modelleri çizmeye başladım ben. Sebebi de vardı. Rahmetli babam her hafta Hayat mecmuası alırdı. Onun tam ortasında ünlü modacıların (Dior, Chanel vs.)modelleri olurdu. Çok ilgimi çekerdi, baka baka önce kopya etmeye sonra kendi hayalimdeki modelleri çizmeye başladım. Liseye geldiğimde öğretmen ne dersi anlatırsa anlatsın ben, defterin arka sayfasına (hoca görecek diye ödüm koparak) modeller çizerdim. Lise bitti tuttum hiç alakasız bir bölüm okudum. :( moda tasarımına tekrar girişme çabalarım da sonuçsuz kaldı biraz da hırslı değildim. :( sonunda modacı olma hayallerimden tamamen vazgeçtim. Ama hala çizerim:)) İş olarak alakasız işler yaptım, senaryo yazmayı da seviyorum bir de. Onu biliyorsun zaten:) İşte böyle...:) Şimdiki aklım olsaydı daha hırslı olurdum ve asla başka işler yapmazdım.

      Sil
    3. O çizdiklerin duruyordur inşallah. Keşke duruyor olsa. Sen de onları fotoğraflasan. Ve yayunlasan :))))

      Sil
  4. ah evet ya bir sürü insan yeteneklerini bilemeden geçip gidiyodur bu dünyadan bence de :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "İçlerinde kaç Osman Hamdi Bey, Itri, Orhan Veli vardır kim bilir?" diye düşündüğüm olur...

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci