17 Kasım 2017 Cuma

Kasım kızılı, Ankara.

Yaprağın halden hale geçişi...

En önce taptaze yeşilden bir tomurcuktu.

Ardından patladı.

Yemyeşil bir yapraktı sonra.

Uğur böceğinden kelebeğe kondu üzerine.

Yusufçuğa gölge yaptı Temmuz sıcağında.

Sonra sarartan mevsim geldi çattı.

Şimdi Kasım kızılı renginde yaprak.

Kurumadan önceki halinde.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.11.2017
Paylaş :

16 Kasım 2017 Perşembe

Betonun gölgesindeki yitik güzellik: Aksaray'ın eski taş konakları

Öyle kısıtlı anlar olur ki bazen sırf  atlamayayım, tek karelemezsem olmaz diye bildiğimden taksiye bile binerken gözümden asla kaçmadığından fotoğraf makinemi hemen elime aldığım ve çektiğim kareler vardır. 

Yani kaşla göz arasında,  iki ayağım bir pabuçta olsa bile sanki o konuyu hiç görmemişim gibi kayıtsız kalamadığım haliyle de ayarmış, ışıkmış hiiiç oralı olmadan karşımdaki konuyu fotoğrafladığım   anlar olur. Çünkü tek o an,  sadece o an deklanşöre basabileceğimi bilmek, buna iter.

Eğer çekmezsem, eğer es geçersem yıkılmaktaki o benzersiz güzelliklerden sadece sözcüklerle bahsedebilirim. Oysa elimde bir kare olarak da bulunurlarsa görselleri başka şeyler de anlatır. Üstelik öykülerimde hep anlatageldiğim konaklar onlar. Bir zamanlar Aksaray'ın her sokağının, caddesinin tek onlarla ya da toprak evlerle dolu olduğu  mimariden bugüne kalabilenler. Bana çekebilecek birkaç saniye kalmış dert mi?

Ne kadar ışığı kötü, iyi konumda çekilmemiş bir kare olsa da.... 

Fotoğraf kurallarını umursamadan, mimari detaylarını birkaç saniyeliğine şöyle böyle görebildiğim, ayrıntıları betonlaşmaktaki  zamanın sileceğine emin olmanın korkusuyla, çok sürmez geçen vaktin incelikleri hatırlamakta zorlayacağı kaygısıyla...

Taş işçiliğin, mimarinin   bugüne kalabilmiş tek tük örneklerinden birinin birebir görüntüsünü hep yansıtacak kare olacak sonuçta bu kare diyerek deklanşör yapması gerekeni yaptı.

Dün yalnızca birkaç saniye karşısında kalabildiğim için alelacele çektiğim eski taş Aksaray konağına ait kare, eski evler, pencereler ve balkonlar üzerine fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.11.2017



Paylaş :

13 Kasım 2017 Pazartesi

Esnek çalışma saati üzerine yazım. Bir de önerim var!

İlk kez böyle bir yazı yazdım. Bir önerim var!


“Guguklu Saatin Kuşu” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

12 Kasım 2017 Pazar

Hayat telaşı ve meğer yeni yıl kapıdaymış

Gezerken bir de baktık ki yeni yıla az kalmış.


Nasıl bir koşturmacaysa hayat, süsleri görmesek 
yeni yılı hatırlayamayacak telaştayız.
(Bu kareyi bugün çektim)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
12.11.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

10 Kasım 2017 Cuma

ÇATIDAKİLER

Aktarılan kiremitlerden çıkan sesin arasından yükseldi Erzurumlu çatı ustasının bağırışı,
-Teyyaarrr.
-Buyur usta, diye cevap verdi  Mardinli Teyyar.
-Çık yukarıya.
Yazlık evlerinin çatısı aktarılan Itır, orta katın orta odasından kulak kabarttı ustayla bahçedeki çalışanının konuşmasına. Birazdan merdivenlerde Teyyar’ın ayak sesi duyulurdu.
Beş dakika geçmiş, hala ses filan işitmemişti Itır. Teyyar çok yavaş yürüyor olmalıydı. Saygılıydı zaten, belli. Ustanın sesi bir kez daha gümbürdedi çatıdan.
-Çekme Teyyar. İpi bırak. Kıracaksın bütün kiremitleri.
Teyyar’ın ayak sesini işte o zaman duydu Itır. Koşturarak çıkıyordu merdivenleri.
-Buyur usta. Çektim işte.
-Çek demedim yahu sana. Çık dedim. Yukarı.
-Çıktım işte usta.
Tahir usta bir lahavle çekip çatının yağmur yedikten sonra çürümüş kalaslarına destek için yerleştirdiği yeni  kalasın yarıya kadar çakılı çivisine elindeki çekici sinirle indirdi.
-Çık ayrı, çek ayrı be  Teyyar. Gel biraz da sen çak da soluklanayım.
Teyyar, ustasının elinden bıraktığı çekici kendine doğru çekti.
-N’aptın Teyyar yahu?
-Çektim çekici ustam.
-Çak dedim, çaaakkkk. 
Ardından gelen taak tak sesleri Teyyar’ın çakacağını anladığını gösteriyordu.

Üç gündür çatı onarılırken çıkan gürültüden başının ağrıması yetmezmiş gibi bir de dudağında uçuk çıkmış, midesine kramp girer, uykusu kaçar olmuştu son günlerde Itır’ın. Bir çırak  hissiyle katıldığı yarışta ustaların okuyacağı öyküsü beğenilecek miydi acaba? Başarılı olabilecek miydi? Hadi olamazsa? İşte bunu düşündükçe su bile içirtmez hale gelen  uçuğu büyüyordu. Çırak olmak zordu. Teyyar’ı iyi  anlıyordu Itır.
-Teyyarrrr.
-Buyur.
-Güneş enerjisinin deposunu indireceğiz şimdi aşağıya. Seslenince ipi çek.
-Olur ustam.
-Çek Teyyar.
Ustanın seslenişinin üzerinden saniyeler geçmişti ki Teyyar’ın acele acele merdivenleri çıkışı duyuldu.
-Teyyar, aşağıda değil misin lan oğlum sen?
-Çık dedin, çıktım ustam.
-Yahu sana çek dedim ben.
-Çekerim ustam, deyip  çatı oluğunun hemen  altına inmiş boş su deposunun bağlı olduğu etrafı ütü kabloları gibi desenli kalın ipe abandı Teyyar.
-Duuur. Teyyar, çekme. Oluklara hasar vereceksin.
-Çek dedin ya ustam.
Tahir usta ağarmış saçlarını yolarcasına elini başına götürdü.
-Teyyaaarrrr. Çok zor insanlarla uğraşmak Teyyar, diye bağırdı.
-Öyle ustam, bak beni nasıl uğraştırıyorsun.
-Teyyar, in aşağı. Çabuuuk. Sarkıttığım depoyu kucakla bahçede. İpini çöz.
Itır, bir kez daha Teyyar’ın ayak seslerini duyarken çam kapının buzlu camından merdivenleri uçarcasına inen Teyyar’ın karaltısını gördü.

Öğle yemeği vakti yaklaşırken Itır okuduğu kitabı bırakıp alt kata indi. Henüz  üç gün önce gelmişlerdi altı yüz yetmiş üç kilometrelik yoldan. Eldeki imkanlarla ne yaparsa yemek olarak onu sunacaktı  ustayla çalışanına. Bu aylarda marketler kapalı olurdu oralarda.

Ankara’dan getirdiği makarnayı haşladı. Dolaptaki, sebzeleri de çıkardı. Ankara’dan gelen havuç, kavata biber, yeşilbiber ve tek patlıcanı tavada soteledi. Yanına yoğurt koyup ikram edeceği sebzeli makarna birazdan hazır olurdu. Sebzeleri doğrarken Teyyar’ın mutfak lavabosunda yüzünü yıkamaya koyulduğunu fark etti. Önce ne desin bilemedi Itır.
-Teyyar, burada sadece bulaşıklarla, sebzeleri filan yıkıyoruz. Bahçede de lavabo var. Onu kullanabilirsin.

Elini yüzünü yıkamayı bırakıp göz ucuyla ocaktaki tencereyle tavaya bakan Teyyar merdivenleri öyle bir hızla tırmandı ki.

Itır tam yemeğe inmeleri için ustaya seslenecekti ki Teyyar yeniden alt katta, merdivenin başında göründü. Doğruca bahçe duvarının yanına park etmiş kamyonete koşturup çalıştırdı. Itır bir anlam veremedi buna. Çok geçmeden Tahir ustanın ayak sesleri de duyuldu.  
-Hayırdır usta?
-Abla, biz yemeğe gidiyoruz.
-Ama ben size yemek hazırlamıştım.
-O tencere kapağının altındaki yemekleri yemez bizim Teyyar.
-Ne yer peki?
-Döner ya da kebap.
-Hııı, dedi Itır.
*****
Dördüncü gün, akşam geç vakitte bitti çatıdaki işler. Teyyar çek, çak ve çık arasındaki farkı iyice öğrenmişti. Çıraklıktan  kalfalığa doğru yol almaktaydı sanki.

Uçuğu koskocaman olmuş Itır, elleri titreyerek açtı bilgisayarını. Muhtemelen sonuçlar bugün açıklanacaktı; ama cesaret edip de bakamamıştı bir türlü. Akşamı etmişti; artık baksa iyi olacaktı. Sonuçları göreceği sayfaya tıkladı.

Adı mı yazıyordu ne sonuçlarda. Emin olmak için bir daha baktı. Bir kez daha sonra. Hem de birinciydi. Derin bir iç çekip, “Şükürler olsun” derken sadece evlerinin değil öykücülüğünün de çatısında iyi şeyler olmuştu Itır’ın.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.11.2015


Paylaş :

Eşek Yükünce Yük!

Bu yazıma tema seçme şansım yoktu. Bahsettiğim  canlıdan başka. Elimde iki eşek  resmi vardı. Siyah beyaz olanda eşekte iki çocuk var. Büyük olan kaküllü benim. Diğeri de Elmadağ’da, karakışta.

Birini, başka bir canlıya benzettiğimizde o insanın huyunu suyunu o canlı ile betimliyoruz aslında. Birisine aslan, koç, tilki, çakal derken o birini yeriyor ya da övüyoruzdur. Peki, kızılan, inatlaşılan kişilere “eşek” derken anılan canlı aslında gerçekten eşek mi? Eşeklerle anlatılagelmiş çok şey malum.  Bu canlı, kimi atasözlerimizde öğüt olsun diye değil,  kızım sana söylüyorum gelimin sen anla vurgusuyla özne olmuş. Neden mi? Saymakla bitirebilecek miyim bir yazı içinde nedenleri, bilemiyorum.
 
Mağara duvarlarındakilerden kil tabletlere, parşömenlerdeki yazılara yakınmalar, yaka silkmeler hep aynı konularda. İnsan odaklı. Yakaları aynı yılgınlıkla şimdilerde de silkenler olmalı ki kabaca kaçtığına aldırmaksızın “gem vurma eşeğe kendini at sanır” veya “dünyaya gelen eşek anırmadan gitmez” denilmekte hala sıkça.

Bunca ağır yükleri taşımada da ille eşekler, hoşlanılmayan insanların örneklenmesinde de yine onlar… Oysa eşekler canlı pusula olmamış mıydı insanlara yol bulmada? Yine de biz insanlar, kızdığımız insanın nankörlükte hangi basamakta olduğunu anlatmada canlı pusulalarımızı horlamışız. Onlara eşek diyerek! Bazen dağdan odun kesmekten dönen karıkocadan odunları sırtlamış kadın yaya olarak ilerlerken kocayı taşıyan eşek insanlar hakkında ne düşünüyordu acaba? “İnsan işte!” mi diyordu içinden sırtındaki kocaya?
 
Sarp dağlara en uygun açılı emin tırmanış rotasını bulamayan insanlar,  kendi halinde bıraktıkları eşeğin rehberliğinde bulmuş yolu beli. En çok ayaklarla başların yer değiştirmesini kim bilir hangi nedenle açıkça söyleyemeyenler, anlatamama yükünü yine eşeklerin sırtına bindirmişler. “Gem vurma eşeğe kendini at sanır” diyerek. Söylenegelen bu çıkarım şimdi eşekten kediye bir vurgu zenginliğinde görsel olarak da anlatılmakta. Mesela bir kedinin sudaki aksinde kendini aslan görmesi. Ya da eşek, aynadaki yansımasını at olarak görmekte o hicivlerde.  

Hep asilliği ile anılan atlar, bambaşka canlılar. Asalet, herkesin bildiği gibi sadece payelerle olamayacak has nitelikler, malum. Asalet, içten dışa her halle. Bilgiden, bilgi kullanımından yeteneğe, saygıya, nezakete sergilenen aslın, tavırların tümü. Asil bilinen atlar, daha ilk bakışta her şeyleriyle dedirttiriyorlar bunu kendilerine.  Oysa insanlar… Çoğu insan, başkalarını ilk bakışta etkilemek için sahip olmadıkları hatta olamayacakları güzel niteliklere sahipmiş gibi görünmek için çırpınırken altına noksanlarını, kusurlarını, zayıflıklarını saklayacakları cilalar kullanırlar. Cila ne midir? Süs püs, markaları renk ve desenden anlaşılır giysiden gözlüğe, adrese kadar gösteriştir.  Oysa bunlar nitelik değil niceliğin ele tutuşturduklarıdır. Nicelik yani para varken kolayca olabilecek şeylerdir. Oysa asalet parasızken de paralıyken de yakada ışıldayan rozet gibidir.
 
Bu yüzden olmalı bir de altın semerlisi varken ayrıca “aslan postu geçirsen de eşek eşektir” denilmesi. İnsanların yetersizliği, bu sözle de eşeğe yüklenilerek anlatılmış. Hiçbir eşek aslan postunu kuşanmaz. Oysa olduğundan hoşnut olmayıp gizlemek çabasındaki kimi insanlar, güya ne olmuşmuş cilası için harcar çabasını. Başka postlara bürünmeye meraklı olmak, postun içindekini bir yere kadar saklayabilir ancak. Neysek oyuzdur çünkü! Ötesi olamayız… Kokusunu kırk gün saklayabilen sarımsak misali!

Güllük gülistanlık anlardan zor durumlara geçişleri anlatmada yine eşekler kullanılmıştır; “attan inip eşeğe binme” deyimiyle. Eşek, cankurtaran simididir yani; dertleri anlatmada, yol bulmada. Yükleri taşıyamadınız mı; atınız yok mu; at almak pahalı mı o zaman gelsin eşekler. Ah, şu eşeklerin sırtlarına insanlarca bindirilen yükler!!!
  
Eşeğe gem vurulunca kendini at sanmasıyla anlatılmak istenilen aslında eşeklerin içten içe kıskandıkları atlara öykünüp, onlar gibi olmak istedikleridir. Gem, yalnız atlara vurulur. Eşeklere de yük vurulur. Gem ile eşek bir araya gelmişse, gizli saklı bir yergi vardır o sözde!!!

Yani denilmektedir ki, bir eşeği at harasına koymakla eşek, at olamaz. Harayı adres edinmiş bir eşek, onca seçkin cins at içinde kendini onlardan biri, at bellese de. Hatta geri kalan diğer eşeklere kendinin at olduğunda ısrar bile edecektir.  Zamanla da kendisinin en iyi at olduğunu söylemeye kadar varabilecektir. Bu, sınıfın öğrenmede en sondaki; ama başka konularda cin fikirli, konuşurken en güzeli benimsemiş görünüp aslında kendi hırslarından başkasını gözü görmediğinden sınıf birincisine tekme atabilecek hin tembel öğrencisini, biraz ona çeksin diye sınıfın en çalışkanın yanına oturtmaya benzer.

Bir süre sonra o aklımı seveyimci cin fikirli tembel, her fırsatta kendisinin sınıfın hatta okulun en çalışkanının yanında oturduğunu çünkü ona arkadaş olabilecek başarıdaki tek öğrencinin kendisi olduğu yaygarasına boğar ortalığı. Zamanla bununla da yetinmeyecektir.  Yanında oturduğu en çalışkan öğrenciye her şeyi kendisinin öğrettiğini bile söyleyebilecektir. Çalışkan öğrenciler derslerinde, ödevlerinde oldukları için böyle ucuz işlerle uğraşmayacaklarından ortalık cin fikirli hin anlayışa kalabilecektir.  Yani bir eşeği çalışkanlar sınıfının asil atının yanına oturmak, ona gem takmak olmuş olsa bile o eşek asla at olmayacak sadece gemli bir eşek olabilecektir. Bir eşeğin gerçeği bundan ötesi değildir çünkü! Atasözümüz bunu “eşek at olmaz; ciğer et olmaz” diye anlatır.
 
Galiba bu sözü izleyen söz, şu olmalı. Gem vurulmuş hallere düşersek o zaman şunu teyit etmiş olmuyor muyuz? “Dünyaya gelen eşek anırmadan gitmez”. Yani her canlı, kendine has öz niteliklerince yaşar, aksi mümkün değildir.  O halde çalışkan öğrencinin yanına oturan işini bilir tembel; gem vurulsa da, deliler gibi at olduğunu haykırsa da hiçbir zaman at gibi koşamayacak, şaha kalkamayacaktır.

Böylesi örneklemelerde dahi yükte en ağır olanları taşıyan eşekler aslında zekâ sahibi insanlara dersler vermekteyken nedense onlara bizim altından kalkamadığımız yüklerin taşıyıcıları gözüyle bakıyoruz. Oysa dağa çıkılabilecek en güvenli yolu bize gösterenler yani kimileyin rehber bile olabilenler eşeklerdi, değil mi? Eşeklere ait Montaigne’in nefis denemesini, Herakleitos’un, Cenap Şahabettin’in ve elbette Mevlana’nın sözlerini hiç hatırlatmayacağım.
 
Kil, taş, parşömen, mağara yazıtlarından bu yana insanlar eşekleri kabaca sözlerle hala küçümserken belli ki ödünleme yapmaktadırlar. Ödünleme ne mi? Telafi. Kendisini olduğundan farklı gösterme. Yani at olunamadığında, at olabilmek için eşekleri horlamak mesela. Niteliğe erişmek, sırf kuru sözle, kendini olmak istediği ama hiçbir zaman erişemeyeceği vasıfta göstermekle olsaydı eşekli atasözleri olmayacaktı elbet…
 
Herkesin niteliği ancak koşarken ortaya çıktığından olur olmaz her fırsatta ben şuyum, şöyleyim diyenlerin  uluorta kendilerine cila sürdükleri apaçıkken  böylelerine koşarken bakmak lazım; konuşurken değil!!. At mı o koşan yoksa…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.10.2017

Paylaş :

9 Kasım 2017 Perşembe

Dağ bulamayınca, dağ gibi beton kulelerin tepelerini kaplayan sis, pus. Ankara.

Ne Boğaz ne Karadeniz ne dağ başında bu sis J
Bu sabah Ankara.

Ekim ayından başlayarak  Ankara tepesinde sisten, pustan bir perde taşıyor gökyüzü ile arasında. Berrak sular gibi temiz hava yukarıda, duman altta. Pusun şehrin üstüne çökmesi de yetmiyor, yere iniyor. Zemine. Gözünüzün önünde hem de. Dağın başında olması gerekenler toprağa değer halde, göz hizasından da altta…

Ankara  bambaşka şehir.Karasal iklimli; ama nem oranı zaman zaman her yanı su  ile kaplı İstanbul’u geçer. İzmir’i hep geçiyor. İşte bu sis bu yüzden. Ankara,  sahil ötesi denize sahip olmasa da gökyüzüyle arasında nemden bir denizi var yani.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

“Koridorların Hatıra Defteri” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

8 Kasım 2017 Çarşamba

Öyle bir yer ki biblolarla donanmış bir büfe içi gibi

Safranbolu, hasından bir mimari şölen sunan küçük; ama özellikleriyle çok büyük bir yer. Yörük köyünden konaklarına, safran bitkisinden lokumuna, renkli mısırlarından paket taş yollarına. Öyle bir yer ki biblolarla donanmış bir büfe içi gibi. Kağıda çizilmiş  masal köyü gibi. Gerçek olamayacak kadar şirin, doğal, insanca,  evler  ev değil de biblo sanki.  Bambaşka bir yer.

Sanat, doğa, mimari, insani değerler ve mimariye katılmış hayata dair anlatımların somutlaşmış hali.  Yörük köyündeki çamaşırhane sonra. Her şeyiyle özel bir yer. Hamam sizi girişte karşılar ve kubbeli çatısı seyre ilk başlatan yerlerdendir.

Defalarca gördüğüm Safranbolu’da 2008 yılında çektiğim bu kare, eski evler, balkonlar ve pencereler üzerine fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.11.2017
Paylaş :

Günün Karesi. Teşekkürlerimle...

PHOTO OF THE DAY.
Ayşei Yasemin Yüksel
CONGRATULATIONS.
Zeytinbağı,Bursa. TÜRKİYE

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10214313295765220&set=gm.1633480743339142&type=3&theater&ifg=1

Günün karesi…
Teşekkürlerimle :)

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

7 Kasım 2017 Salı

Zeytinbağı'nın şirin evlerle dolu eski sokakları

Zeytinbağı’na her gidişimde  yüzlerce kare ile dönmüşlüğüm var. Ancak en çok görmek istediğim karelerin yer aldığı hafıza kartını mı bulamadım yoksa film rulosu döneminde mi çekmiştim de o rulo artık mevcut değil bilemiyorum; onları henüz bulamadım. 


Müthiş karelerdi. Bir bulsam…


On yıl önce çektiğim Zeytinbağı  karelerinde mimari, mahalle, komşuluk, kasaba yaşamı nedir ayan beyan, capcanlı tam karşıda. Aynı güzelliklere çok uzaklardaki doğası, eski evleri, dağları, akarsuları, şelalesi, manolya ağaçları pek güzel  Erzincan’da da rastlamıştım.


Zeytinbağı’nda çektiğim kareler, eski evler, kapılar ve pencereler üzerine fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

 07.11.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

“Bir bahardan bir bahara rengin silinmeyen yolculuğu” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

6 Kasım 2017 Pazartesi

Eski sokakların eskimeyen güzellikleri. Güzellikler eskimez!

Çekeli uzun zaman olmuş. Yıl 2007 imiş. On yıl kadar önce.

On yıl önce de, on yıldan on yıl önce de deklanşöre bastığım an hep kapılar, pencereler, eski sokaklar, konaklar, mimari detaylarla doğa karşısında oldu.

Öyle ki çok yerde benim hiç resmim yoktur bile. Kare çekmekten poz verip kendi resmimi çektirememişim çoğu kez.


En çok da on beş yıl belki ona yakın bir zaman önce Tolouse’dayken resmimin olmaması. Biraz da yağışlı hava yüzünden tabii. Çok yağışlıydı güney Fransa o günler.

Karelerin en güzellerinin çekileceği yerler vardır. Eski mimarinin seçkin örneklerinin bulunduğu, doğanın bozulmamış, bitki türlerinin zengin, temiz derelerin, berrak suların olduğu yerler. Doğada yani.

İşte öyle yerlerden birinde, Zeytinbağı, Bursa’da  hayli zaman önce çektiğim bu iki kare, eski evler, kapılar ve pencereler üzerine fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2017


Paylaş :

5 Kasım 2017 Pazar

Kasım Ankarasında damla damla sonbahar.

Kasım ayı bu kez yağmurlu. 5 Kasım’da Ankara’da kar serpiştirdiği sıkça olmuştur. Bu kez tomur tomur damlalar düştü yapraklara. Kimisi sararmakta, kimisine benekler düşmüş, kurumaya  yüz tuttuğundan ,yaralı bereli kimisi, kimi  inatla yeşil hala.

O yeşil yapraklar can suyu  bulmuşçasına suya doydu bugün. Ankara’nın bugünkü bulanık havasında cam misketler gibiydi  yaprakların üzerindeki  boncuk boncuk yağmur damlalar.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.11.2017, 19:05
Paylaş :

Bugün, tüm kalbimle...

Bugün tüm kalbimle  yine o duaya "Amin" dedim.
"Allahım, parkinson, alzaymır gibi hastalıklar ile kanser gibi  hücre kontolsüzlüğü hastalıklarına en kısa zamanda  çare buldurt. Bunlardan çeken hastaları iyileştir ve zaman içinde hiç halleri, güçleri kalmayan; ama hep hasta yakını olarak kaldıklarından  neredeyse gizli hasta olan hasta yakınlarına da bu müjdeli haberi en kısa zamanda duymayı  nasip et".

Neden mi okudum bu duayı?

Bu duayı okudum çünkü birkaç  saniye öncesinde aşağıda kopyalayarak verdiğim yorumu okumuştum. Parkinson hastalığına karşı verilebilecek en çetin mücadeleyi vermiş Babam'ın vefatının ardından yazdığım  "5.Evre" başlıklı yazımın altında. 

Onu okuduktan sonra kim olsa bu duayı hatta daha fazlasını okurdu.

Bir kez daha “Amin”, en kısa zamanda bu  Amin’in sonucunu  duymayı bekleyerek.

Sağlıklı ve insanlara uzanan el olmaktan kimselerin vazgeçip geri kalmayacağı günler dileyerek…
AYY ya da Acemi Demirci,  05.11.2017, 10:07

O yorum ve cevabım:

https://lh3.googleusercontent.com/zFdxGE77vvD2w5xHy6jkVuElKv-U9_9qLkRYK8OnbDeJPtjSZ82UPq5w6hJ-SA=s35
Sizi sevmiyorum. Her parkinson la ilgili bişey aradığımda yazınız karşıma çıkıyor. Babam parkinson plus hastası. Annem de yazdıklarınızı okumuş. Korka korka neler olacak diye bekliyoruz bir yandan. İçimizi kararttınız, yaşam enerjimizi aldınız! Eyvallah
1.  https://1.bp.blogspot.com/_Egj_OpUc8HM/SpaRgu2yYfI/AAAAAAAAAAk/se49VjJ4uYE/S45-s35/100_0642.jpg
Babanıza çok geçmiş olsun. 



Şimdi pek çok yeni ilaç çıkmış araştırmalar sürdükçe de mutlaka ilerlemeler olacak. Hatta astım ilacının parkinsona iyi geldiği, sarımsağın da alzaymıra yararı ortaya çıkmış.


Parkinson, çok fazla çeşidi olan bir hastalık. Muhtemelen babanızın katlandığı tür ile rahmetli Babam'ın yakalandığı aynı tür olmayabilir. Babam'ın titremesi hiç yoktu mesela. Alzaymır da çıkmadı sonradan ortaya. Her şeyi herkesten iyi hatırlıyordu. Aklı hep başındaydı.

Beni sevip sevmemeniz dert değil. Sevmek zorunda da değilsiniz. Ancak böyle konularda mesela hastanelere dadanmış hastane çetesinin Babam'ın etrafını kuşatıp cüzdanını alması gibi her türlü başka konuda deneyim ve bilgi paylaşımının yararlı olduğundan her şeyden çok eminim ve bundan sizin de faydalanacak olmanızdan sevinç duyarım.

Benim de sevmediğim bir şey var; insanların bu yazıları yazacak, başka insanların da o yazıyı arayıp bulmak zorunda kalacağı, o Allah kimsenin başına vermesin diyeceğim şartlar. Yani o hastalığın henüz çaresinin bulunamamış olmasını sevmiyorum şu an.

Ayrıca internetten bir konu arıyorsanız sevin sevmeyin mutlaka karşınıza o konuda başlıklar çıkacak. 

Tekrar geçmiş olsun derim. Umarım yakında başta siz sonra böyle müjdeli bir haber bekleyen herkesi çok sevindirecek bana da o sevincin yazısını yazmak kalacak günler diliyorum. Ve bu mutluluğu bilseniz nasıl beklemekteyim. O hastalığın çaresinin bulunduğu haberini duyurmanın.

Eğer isterseniz içinde olduğunuz her şartı bana anlatın. Adınızı ister verin, ister bir rumuz kullanın. Sizin deneyimlerinizi de anlatayım ve birilerine faydası dokunsun. Böylece sadece başkalarının ve benim yazıp anlattıklarım değil sizin yaşadıklarınız da adınızla ya da rumuzunuzla çıkar arayanların karşısına. Sizce de  iyi olmaz mıydı? Faydalı olmak olmaz mı?

Mutlu, sevgi dolu, içten, sağlıklı ve alınan güzel haberlerle pekişmiş günler dilerim herkese, hepimize...
:) <3


Paylaş :

4 Kasım 2017 Cumartesi

Aklımı seveyim zihniyeti!

(Bu çalışmama tema olarak, ağaçta tüneyen güvercinleri sinsice avlamak için fırsat bekleyen bir kara kedi ile diğer akıllarla baş edemeyince kendi aklı başka türlü  bir tercihte bulunmuş sokaklardaki bir insanı seçtim.=

Aklımı seveyim zihniyeti, atomun çekirdeği sanki. Lüzumsuz  her bencillikte, kendine pay biçmede, kendini ağıra satmada öyle önemde! Niteliksiz yanlarına rağmen niteliklileri ayak oyunlarıyla alt edebileceklerine inananların bunu anlatmada kullandığı kestirmeden bir ifade de vardır; “Aklımı seveyim”.

Pazarda herkes kendi aklını beğendiği ile kalsaydı keşke. Beğenseydi; ama aklımı seveyim mantığına kapılmasaydı…   Kediler kendilerini aynada aslan olarak göremeyeceklerdi belki de. Her ne kadar kedilerin, herkesçe kabul görecek aslanlar kedigiller familyasındandır diye bir gerekçeleri olsa da.

Dünya derken  havasıyla kabuğuyla, koruyla buzuyla, sevdasıyla  öfkesiyle her şeyini bir çırpıda özetleyiverdiğimiz  masmavi gezegende  kızıl ötesinden,  beyazın, siyahın, grinin tonlarına ne çok bakışa, anlayışa anlatışa, yaklaşıma sahip  bir türüz biz insanlar. Öyle ki başka bir canlı türünün ot mu, et mi yiyeceği bile kesinkes belliyken insanlar birbirini de yer yetmedi  içi içini de yer.  Bunca insan, bunca tabiat, huy, akıl demek!

Diyelim ki bankalarda sıranızı soran biri sizden yalnızca üç öndedir. Ama o öncedir ya sizden! Erken gelmiş ve öne geçmiştir işte.  “Siz benden sonrasınız” der  bir hava ile. Anlarsınız içinden aklımı seveyim dediğini. Hiç oralı olmazsınız hatta “Çok yakın sıralardaymışız” derseniz oyunu tutmayacaktır. Ama zeka testi yaptıracak cesareti hiç olmasa da her fırsatta dilinden düşürmediği sevdiği aklının, yalnızca ufak oyunlara yetebildiği gerçeği karşısına dikilecektir.

Yarımmış tammış hiç umursamadan kendi aklını allayıp pullayarak pazarlayan,   kedigiller soyağacının kedi yazan dalındaki biri, aslan kükremesini hiç çekemez. Aslanvari tavırlara bürünmüş bir aklımı seveyimci,  kedi miyavlamasının aslan kükremesi karşısındaki anlamını bildiğinden aslanlara da, kükremelerine de katlanamaz. Aslan da neymiş hem! Sonuçta kedi değil mi o da! Familyanın bir üyesi, o kadar canım! Kendi gibi bir kedi yeter de artar her şeye.

Aklımı seveyim zihniyeti, aslanı kediye boğdurtan, sudaki yansımasını aslan gören kedilerin zihniyettir. Ormanın kralı kesilebilmek için tüm aslanları sirk terbiyecilerinin ellerine hiç çekinmeden teslim edebilir bu zihniyet. Dışlarını aslana benzetmek için olanca gayreti gösterirken içlerinden aslanlara diş bilerler. Aklımı seveyimcileri alabildiğine şımartanlar da çıkar. Onlar da ormanın tilkileridir.

Niteliksizliğin,  nitelikliliği  alt etmesi olağan koşullarda olamaz. Alt etme yöntemleri de zaten göz boyayarak olur. Yetenek, birikim, kültür ile değil. Cila ile. Diyelim ki giyim kuşam. Gözlüğünden poşetin üzerindeki marka ismine dek göz boyamaca ile.

Ne zaman bir aklımı seveyimci  kedi, aslan olmaya  heves eder o zaman ortalığı birbirine katıp  niteliklilerin ışıltılarını toza dumana boğar. Görülemesin, parlamasın diye. Ve  kendisine kalan meydanda at koşturmaya başlar. Bu hallere çocuk oyunundan, apartman hayatından iş hayatına dek rastlanabilir. Böylelerine meydan vermek,  bir bakıma aklımı seveyim söylemindekileri haklı çıkarmak da sayılabilir.

Her şeyin bir yolu yordamı olduğuna inananlar böylesi bir yozlaşmışlığın alıp başını gidebileceğine inanamazlar. Şaka gibi bir durumdur çünkü hiç olmayacak bellenenlerin,  dahası olması akıl dışı olanların bir bakmışınız oluvermesi. Hem de bilgi çağı denilen çağda. Bilgisizler ayıplanamaz; ama cehaletin payelenmesi acı vericidir.  Cahillik yerine dolu  zihniyetlerin ötelenmelerinin kime yararı olabilir? Aklımı seveyimcilere mi yoksa tüm insanlara mı? Şimdi için değil tek bu örneklemeler, yarın için de, doğru denilince anlaşılan her şey için de. Şöyle ki;

Bu sabah işe, okula gidiş saatinin yoğunluğu içindeki en işlek üstelik de şehre giriş yollarından birinde bir ambulansın çaresizliği mesela. Cankurtaran aracı öndeki araçlar çekilsin diye  ortalığı sirene boğarken tam önünde seyreden araçlar sanki yaldızları dökülecekmişçesine inatlaşmaktaydılar sağa yanaşmamakta. Ambulansın arkasındaki kimisi belli ki öyle bir aklımı seveyimci ki o trafikte ambulans sayesinde açılacak yolda çarçabuk yol alacağı hesabı içinde. İşte insanlığımız! İşte uygar kafalarımız! Başka gösterge aramaya gerek var mı? Yok tabii.

Cankurtaran aracı, içindeki hasta kurtulmaya daha yaklaşsın diye inlercesine bağırırken sol şeritte gitmeye ısrarla devam edip sağa yanaşmayarak yol açmayanlarla  mümkün olsa da konuşsam istedim o an. Ne mi derdim set gibi, geçit vermez dağlar gibi o cankurtaranın önünde gidenlere?  “Ambulansın içindeki sizin çok yakınınızmış” desek mesela!

Ne yapardı o zaman yol vermeyen kafa? Kendi yetişeceği yer mi yoksa zamanın onun için belirleyici olduğu arkadaki can mı öncelikli olurdu? Şimdi ambulansın önünde aslan kesilirken içindeki kendi yakını olsaydı süt dökmüş kediye dönmez miydi?  Hastaneye yetişmesi gereken hasta yakını olarak ambulansın önündeki her araçtan yapmaları gerekeni yapmalarını beklemeyecek miydi? Yol açmayanlara açardı ağzını yumardı gözünü, kesin. Yumruğunu sıkar, dişlerini gıcırdatırdı. Ağzına geleni sayar söverdi. Ama ne zaman? Elbette cankurtaranda taşınan kendi canından biri olduğu zaman. İşte o zaman, şimdi kendi sergilediği aklımı seveyim anlayışının zararının dönüp dolaşıp bir gün mutlaka kendine de dokunacağı gerçeğini  görecekti.
 
Eğer başka canların yanması, bizim canımızı yakmıyorsa o zaman iyi, güzel ve doğru yanar. İyinin, güzelin, doğrunun yandığı yerde de bir gün tüm canlar yanabilir. Cayır cayır.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.04.2014

 @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci