6 Ocak 2017 Cuma

Çömlek içi sırrıyla cilalanmış yokuş

Saat altıya yirmi kala ayaklanmışken aklına ilk gelen akşam yağan yağmurun yokuşu ne hale soktuğu oldu. Nasıl olmasın! Kentin içinden en az üç derece daha soğuk oluyordu buralar. Üstelik tüm gece uğultusu ne kadar kapalı pencere, kapı, cam balkon varsa delip geçmiş ve sanki içeride esmiş rüzgâr, hala eserken.

Akşam dönüş  yolunda etraf yağmurdan ıslanmış haldeydi. Birazdan eksilere düşecek ısı ile ıslaklıklar siyah buza dönüşecekti. Üzerinde kar olmayan çıplak caddenin aslında incecik, kaygan  örtü ile cilalanmış olacağını bilmek rahatsızlık vermişti dönüş yolunda.

Çıkmadan önce hep yaptığı gibi balkondan dışarıya şöyle bir bakındı. Deli gibi esen rüzgar, ağaçları eğiyordu. Kaç şiddetinde esiyordu kim bilir. Öyle böyle değil, doğu ladinlerinin, mazıların, sedirlerin dallarına nasıl bir şamar atıyorsa dallar yere değiyordu. Sayılı fırtınalardan biri miydi acaba? Hani takvim yapraklarının arkasında  yazanlardan.
 
Belli ki hava durumunda gece için iki gündüz için altı derece denilse de bu tahminler Ankara’ya zaten genelde uymazken buralara hiç uymamıştı. On dakika önce çıksa iyi olurdu bugün. Zira buzda yol almak kolay değildi.

En son bloğun cam kapısından adımını dışarı atmıştı ki gözlerini kapatacak şiddette rüzgarı yüzünde  hissetti. Nemli havada böyle şiddetli esen rüzgâr beter bir soğuklukta olurdu.

Rampa, buzlanmaya karşı görevli tarafından tuzlanmıştı. Tuz da değil ya… Bir kimyasal aslında. Kilit taşlarını bozmayan. Bir kuş sesi duydu. Bu karanlıkta bile kuşlar onu görünce ötüyordu. Kendi kendine gülümseyip başını kuş sesinin geldiği sıra sıra ağaçların olduğu komşu site bahçesine çevirdi.

En fazla üç kez açılıp kapanan koskoca kanatlar gördü. O saatte, o karanlıkta  ancak gece kuşları uçar. 

Site  lambalarının gücünün yettiğince, seçebildiği kadar kahve köpüğü, bej ve koyu kahve ya da siyah olmalıydı kuşun kanadındaki tüyler. Şahin gibi.  Ancak şahin çoklukla arka tepelerin kayalarına tünerdi. Yine de belki şahindi. Ya da kukumav. Ya da ardıç. O saatte, o rüzgarda kanatlarıyla  site lambasının üzerinden ağaca  konan kuşun  görsel bir hediye verdiğini düşündü kendisine.

O karanlıkta kristal parçacıklar serpiştirilmiş  gibiydi yol. Yol, buzluydu. Buzun sinsi, hin, yol gibi gözükerek kandıranı dolayısıyla en korkulanı karşısındaydı şu an. Adı, gizli buz ya da siyah buz.
 
Kenardan kenardan giderken yolun daha az parlayan kısımlarına basmaya çalıştı.  Caddeyi geçmesi gerekirdi. Buralar eskiden tepe silsilesi olduğundan hemen otuz metre ötesindeki yükseltiden araçların geldiğini fark edemezdi. O yüzden dönüp tümseğe baktı, far ışığı var mı diye. Görünürde far yoktu; ama burada hız yapılıyordu ve yol buzlu olduğundan yavaş yavaş geçmenin neden olacaklarını  düşününce telaşlandı.

Ne demişti bir Çin atasözü, “En uzun mesafeleri kat etmek  bile ilk adımla başlar”. İşte buzlu yollar en uzun mesafelerdi böyle zamanlarda. Ancak her şey ilk adımla başlardı elbet.

Adımını attı. Anında sallandı. Aklına hacıyatmaz denilen oyuncak geldi. Böylesi sinsi buzlar üzerindeki insanların hacıyatmazlardan farkı olamazdı, sallanırken. Tek farkı olabilirdi o da hacıyatmazlar hep sallanır, hiç düşmezdi. Ancak insanlar denge üzerine olduğundan hele de denge buzda çok şaştığından bu sabah düşmek  her an olabilirdi.

İlerideki tümsekte far ışığı var mı diye bile bakacak halde değildi sigara kağıdından ince buz üzerinde, karanlıkta  sallanırken. Nasıl karanlıktı hava sabah değil de gece gibi. Itır, kendini sabahta sanırken gecenin ortasında; yolda sanırken jilet gibi kaygan  zemin üzerindeydi. Yol, asfalt yol olmaktan çıkmış sanki bir toprak çanağın ya da güveç kabının içindeki ince sır gibi parlak bir sır ile kaplanmıştı.

Bakınca yol; ama basınca  buz pateni sahasındaki acemi patenciydi de  sallanıyordu sanki Itır. Yine de güldü. “Sanırım seneye herkes buz pateni dersi alıp bir çift de buz pateni edinir” diye düşünürken. Gülerken yine sallandı. Durmaya çalıştı. İmkanı yok duramıyordu. Hani kameralarda deprem kayıtları vardır da her şey sallanır durur ya. Şu an kendini  izlediği o kayıtlar gibi hissetti “Allah gerçeğinden korusun” diyerek.
 
Durabildi sonunda. Tam toparladım deyip adım atmıştı ki yeniden sallandı. Böylesi başına hiç gelmemişti. Ankara hep dere tepeydi. Semt adlarından bile belliydi daha. Doğup büyüdüğü bu şehirde hep yokuş inip çıkmıştı. Hatta düştüğü de olmuştu  yokuş inerken. Ama buzdayken. Yerler don iken.

Sallana sallana  ha düştüm ha düşeceğim derken caddeyi geçti. Şimdi yokuşun başındaydı. Bir iki adım attı ki yokuşun baştan sona güveç içi gibi buzla sırlandığını anladı. Yine de denedi. Neredeyse düşecekti bu kez. Kısa da bir yokuş sayılmazdı buzla kaplı olunca. Yazın sıcağında, yağmurda, karda hiç sorun değildi; ama böylesi bir yolda bir adım dahi atılamaz, yolda durulamazken üç yüz metreye yakın o yokuş nasıl inilecekti.

Yanından beyaz bir araba geçti. İçindeki adam dikkatle baktı yolun ortasında durmuş Itır’a. Itır, içinden güldü. Birazdan yokuşu inerken kayan lastikler adama Itır’ın halini anlatacaktı.

Yok, basamıyor, basınca sallanıyorken inemeyecekti yokuşu. Değil adım atmak, düşmeden durabildiğine şükretmesi gerektiğini biliyordu. Hemen telefonuna davrandı. Servis sürücüsünü aradı. İyi, anlayışlı biriydi kaptan. İlk servisini henüz bırakamamıştı. Itır’ı yokuşun başından alacağını söyledi. Itır, biliyordu zaten Ali kaptandan başka bir şey duymayacağını.

Olduğu yerde duruyordu. Ne ilerleyebiliyor ne gerileyebiliyor. Ancak seramiğin üzerindeki zardan ince cam sır gibi  yolu kaplamış,  jiletten keskin buz eriyince yerinden ayrılabilirdi. O da güneş doğunca olacak şeydi. Yani daha saatler vardı o zamana.

Bir araba yokuşu inecek olsa da kaysa…… Düşünmek istemedi. Yolun neredeyse  ortasındaydı. Şu an ne içinden çıkılmaz bir durumdaydı. Metropolde, ana caddede mahsur kalmıştı kapkaranlık sabahta. Ama bir gülmedir tuttu bu akla gelmeyenin başa geliyor olmasına.

Havanın düşmesiyle aniden donmuş yağmur suyunun dilim dilim buzlar halinde yerde  parlayışı, bir ejderhanın ağzından çıkan alevler gibi yakıcıydı. Buz, ateş gibiydi şu an. Ateş ve buz ikiz kardeşti galiba. Ayrı yumurta ikizleri. Etkileri aynı; ama yöntemleri farklı.

O, ejderha nefesince buz dilimlerinin fotoğrafını çekti. Yokuş ne kadar görülebiliyorsa bulunduğu yerden onu da çekti. Açısı hep aynıydı. Olduğu yere mıh gibi çakıldığından  çekebileceği kareler belliydi.  

Sağ eli hep üşürdü. Çünkü fotoğraf makinesini tutan eliydi. Yine üşüyordu. Eldivenli sol eliyle ısıtmaya çalıştı; ama ııııııhhhh. Isınmadı.

Bloğun rampasını indiği caddeden servisler geçiyordu tek tük. Uzun mantosunun üzerine ucu üçgen şal takmış, ayakları geri geri gidercesine yürürken tek tek basan oysa yokuş inmeyip  tırmanacak sonra tuzlanmış rampayı çıkacak bir kadın, rampaya saptı. Belli ki temizlik günüydü bugün komşu dairelerden birinin.

Ara ara yavaşça dönüp demin geniş kanatlarını gördüğü kuşun olduğu yöne baktı. Hatta resmini de çekti oranın. Kuş çıkmazdı karede bu karanlıkta, biliyordu; ama ne demişti Nasreddin Hoca; “Ya tutarsa”… Yani bir umut.

Hep aynı kareyi çekmekten usanınca makinesini kılıfına yerleştirip beklemeye başladı. Bekledi. Bekledi. Uzun uzun. Yarım saat olmuştu neredeyse ve hatta acaba Ali kaptan telefon konuşmasını unutmuş olabilir mi, tekrar arasa mı diye düşünürken iki far yokuşu çıkmaktaydı. Gelen kendi servisi değildi. Her sabah rastladığı başka bir servisti. Yanından geçerken sürücü yavaşladı. Korkmuş olmalıydı  yakın geçmekten. Lastiklerin buzun üzerinde ince, sinsi,  çölün serabı gibi aldatıcı çıkardığı ses, Itır’ın kulakları dibindeydi.

Nihayet servisi geldi. Ancak kolayca duramadı. Itır,  teşekkür edip sıcacık yerine otururken Ali kaptan, “yokuşun altında bir şey yok. Şu kırk metrelik yer camdan beter olmuş. Çıkamıyordum neredeyse” dedi.

Servis yokuşu çıkamıyor, ilk binen Itır yokuşu inemiyor. Ulaşım ortadan kalkıyor böylece kırk metrelik bir mesafe nedeniyle. “Kızak almak  iyi olacak galiba artık.  Ancak kızakla inilebilir böyle yokuşlar” dedi içinden Itır.

Karşı mahallenin ilk göbeğinden çalışanları alırken gepgeniş caddenin ortasındaki yenilerde yapılmış refüjün genç fidelerinden birinin hemen dibinde bir araç duruyordu.  Demek ki buzda kayarak kaza yapan araç, çarpınca burnu havalanıp refüje çıkmış; ancak çınar fidesine bindirmeden durmuştu. Metalik gri aracın önü, hayli belirgin gamzeli çeneler gibi çukurlaşmış, göçmüştü.

Bakınca kaza yapanın tek o metalik gri araç olmadığını fark ettiler. Altı araç birbirine çarpmıştı. Yol tıkanmıştı. Bu caddede pek alışıldık olmayan bir yığılma oluşmuştu.

Bir yokuş daha çıkıp ineceklerdi.  O durakta  bekleyenler bugün olmayınca kaptan haklı olarak haber verselerdi de böylesi buzlanmalı havalarda inmesi bambaşka dert olan yokuşa servisi vurmasaydı diye sitem etti. İnişte servis kayıyordu. Güngörmüş, elli yıllık kaptan da servistekiler korkmasın diye gülerek konuşmaya çalışıyordu.

Dik yokuşu inip sola döndükten sonraki duraktakinin  paçalarından giren rüzgâr sanki pantolon kumaşını paraşütmüşçesine savurtuyor, havalandırıyordu. Sokaktakilerin hepsi de araçların lastiğiyle buzlanmanın çözüldüğü yolun ortasından yürürken ikide birde kayıyorlardı.

Duraklara uğruyorlar, her binen düşmeden durağa nasıl zor geldiğini söylüyordu. Ki yokuş da değildi onların yolu. Ama şimdi önlerinde bir yokuş  daha vardı. Onu inmeyip yandaki daha yumuşak inişli yokuşu kullandılar.

Dört köpekten oluşan bir sürü, yokuşa yayılmıştı. Kulakları küpeli köpekler servise bakıyor; ama  yoldan çekilmiyorlardı. Servis kaymaya başladı. Ali kaptan köpeklere el kol hareketi yapsa da hayvanlar hiç oralı olmadı. Kornaya bastı bu kez çünkü üç beş metre kalmıştı köpeklere. Köpekler ağırdan alarak iki yana çekilirken ucu ucuna kurtuldular kayan servisin altında kalmaktan.

Her zaman saat sekiz yirmide Ankara’nın en işlek yollarından olan ana yola çoktan çıkmış da çevre yoluna girmiş ya da girmek üzere olacakken henüz karşı mahalleyi dolanıp ana yola  bile çıkamamışlardı. Şehre giriş çıkış da olan bu yolda bile kayan araçlar vardı. Bugün yol çok zorluydu. Kazalara sıkça rastlanan  günlerdendi.

Dokuza doğru servis çalışanları iş yerine getirdiğinde  şimdi yapılacak ilk şey, bir şeyler atıştırıp kahve içmekti. Böyle bir günün güçlükle geride bırakılanlarını ancak bir kahve kokusu unutturabilirdi.
 
Bugün bir ilki yaşamıştı Itır. Ankara’nın daha mahalle adlarıyla varlığını duyuran tepeleri yani yokuşları ile çocukluğundan beri haşır neşirdi bir Ankaralı olarak. Ne buzlarda, donlarda inip çıkmıştı onları. Kaç santim kalınlığındaki karlar donup buz tabakası oluşurdu kışın Çankaya’da ve Ankaralılar aldırmadan üzerinde yürürdü. Ancak böyle sırça bir zar gibi, sanki buzdan sitreç filmle kaplı gibi bir yolun ortasında kalakalmak ilk kez başına geliyordu. Oysa mahsur kalmak şehirler asası yollarda, bin dört yüz küsur rakımlı belleri geçerken, ya da ansızın bastıran tipide olmaz mıydı? Akşam üstü sepken gibi yağan yağmur sonrası sabaha buzla cilalanmış  bir yolda olmak, ilk kez rastladığı bir şeydi. Ve hatta Ankara'nın iklim tarihine geçmesi gereken bir gündü bu sabah.

Odasına girdiğinde  sığırcıkların ötüşüyle karşılandı. Doğa, kendini seven ve dilinden anlayanların gönlünü yine kendi diliyle almasını biliyordu çok yorduğu bugün.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.01.2016, 11:52


Paylaş :

8 yorum:

  1. Offf ben okurken yoruldum.Ama çok da beğendim zevkle okudum.
    Yaseminim,geçmiş olsun.Gerçekten zorlu bir günmüş o gün...
    Ama anlatımın çok hoşuma gitti,hele bu arada bilinmez kuşun resmini çekmeye çalışmana ne demeli..
    Harika fotoğraflar çekmişsin yine.Ellerine sağlık.
    Itır'a teşkkür sunan sığırcığında kışı kolay geçirmesini diliyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merihcim, okuması bile yorucudur mutlaka, ki uzun da zaten yazı. Ama öyle bir durum ki bir yandan da gülüyor insan.

      Çok teşekkür ederim Merihcim :)

      Sil
  2. Korku filmi gibiydi:( Çok geçmiş olsun... Tuzlama yapmıyorlar mı ya:( Bugün İstanbul karlar altında. Yağması güzel şimdilik, bakalım sonrası ne olacak... Sevgiler...

    YanıtlaSil
  3. Kara buza alışkın olsak da üstüne yağmur yağıp yıllar incecik cila gibi buz tutunca çok zormuş. Dediğin gibi korku filmi. Tuzlama olmayınca kalakalınıyor yolda :)

    YanıtlaSil
  4. İstanbul nasıl varya nasıl biliyormusun ???Ohooooo deli gibi :) Her yer karışmış durumda dikkat et jilet her yer Geçmiş olsun....

    YanıtlaSil
  5. Mayıscım, sen de dikkat et.

    Burası sabahtan yağmur, öğlende sulu sepken, ikindide lapa lapa karlıydı. Şimdi puslu. Lodos var. Kar topluyor. Allahtan yarın pazar günü. O yağmurun ıslattığı caddelerin hali kötü olacak sabaha. Yazımda yazdığın altı araçlık kaza, yarım saat geçmeden on bir araçlık kazaya dönüşmüş.

    Öyle etkilemiş ki beni sabahki olay yazım, yazım ve ifade hartası doluymuş meğer. Düzelttim ama :)

    YanıtlaSil
  6. eh hayat işte oluyor böyle şeyler, çok korkarım ben de yere düşmekten karda buzda :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şu sıra buzla imtihan var Ankara'da. :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci