15 Mart 2017 Çarşamba

Doğum Günlerinde Üflenen Mumlarla Sönmeyen Çocukluk

 
Sanmayın çocukluk, üç beş yılda kilitli. Çocukluğun kapısı hiç kilitli olmadı ki. Yalnızca görmezden gelinen içteki çocuk kilitli sanıldı, o kadar. Aslında herkes çocuk biraz. Bakmayın diplomalara, kartvizitlerde yazanlara, boya posa, ağarsa da ağarmasa da saça başa. Herkesin saklısında bir çocuk yaşar içten içe.

Büyüklerin çocukluğu, çocuklarınkinden zor. Zahmetli. Aynadaki yetişkinle içteki yaramazın kavgası, kendiyle kavgaya dönüşmüş halde  üstelik. Kavganın hakemi yok, ayıranı yok, çözümü de yok. İçindeki çocukla kavga, koskoca insanları karmakarışık eder. Yenen de, yenilen de aynı kişidir sonuçta. Sonuç kördüğüm olmasın da ne olsun!
 
Çocuklar, soru sorandır, sorgulayandır, “Bu ne;  Niye; Neden” diye. Büyüklerin içindeki çocuk olmasa kim soracak çok soruyu?  Çünkü yetişkinler o soruların cevaplarını çoktan bulmuştur. Bütün cevaplar bilinmektedir. Ve bilinenler, kesinkes doğru olanlardır…

Yetişkin olmak, yetkinlik değil her anlamda. Ne anlatabilmekte, ne de anlayabilmekte diyelim ki. Yetkinlik, herkesin harcı da değil zaten. Ne kadar yetkiniz mesela anlamakta, anlatmakta? Herkes bayağı bayağı yetkin olduğunu sanır, böyle incelikli kavrayışlarda toz kondurmaz kendine; ama…

Yetişkin olup, yetkinliğimizi kanıtladığımız peşin hükmüne kapılınca  “Hadi öyle değilse” sorgulayıcı yaklaşımı da silinip süpürülmüştür mantığımızdan. Tek mantık vardır bu çıkmazda, “bütün kuşlar uçar, devekuşu da kuştur”. İnanmayan kanatlarına baksın. Gerçi serçe kuşu kadar bile havalanamıyormuş devekuşu… Olsun! Görmezden geliverilsin canım o da… Yetkinliğimiz  öyle istedi çünkü.

İçimizde hala bir çocuk olması, naif coşku, sonsuz merak demek. Taze heyecanların mayası. Masumiyet. İnsanlığın hep yeşermesi demek. İçimizde bir çocuğun olması, gülümsemek demek. Henüz koşullanılmamış olmak demek. Yani önyargısız olmak demek. O çocuğa yapılacak en büyük yanlış, onu tek pencereden bakmaya zorlamak. Geniş açısız bırakıp, dar açılarda köreltmek. Kirli havada boğmak.

Bir yetişkin denizde süzülen bir yelkenlinin yelkenli olduğundan başka bir şey düşünmezken bir çocuk belki de onu denize konmuş bir kelebek olarak görecektir. Bir çocuk sonsuzluk kavramanı anlamayıp sorarken bir yetişkin için sonsuzluk sadece kavramlardan bir kavramdır. Tek bir açı hakimdir artık değerlendirmede. Dar açı mı; dik mi; geniş mi orası değişken. Oysa bir çocuk kâh bir ağaç gediğinden kâh anahtar deliğinden kâh sonuna kadar açılmış pencerelerden bakarken bir şeyi gerçekten ilk kez görmenin heyecanını da göstermektedir.  Yani heyecan, merak, soru sormak biraz da içteki o çocuğun tülü aralayıp bakınması, kendini göstermesidir.

Bir çocuğa anlatılan her ne ise o, bir yetişkine anlatıldığınca anlatılamaz. Çocuğun anlayacağı biçimde anlatılır. Ne kadar görünüşte  yetişkinler olsak da çocuk kalmış yanlarımızdan biri de sanırım anlamak ve anlatmak.

Bir çocuğa anlatır gibi anlatmak… Dalsız budaksız. İşte anlatmanın da anlaşılmanın da belki en kesin yolu. Kem küm edip de anlaşılmayı beklemek bir ütopya olduğuna göre… Belki semere firesiz olmayacak; ama anlatabilmenin  üstesinden böyle  gelebileceğiz. Aslında içlerde çocuk olsun olmasın bir çocuğa anlatır gibi anlatın her şeyi, tam anlaşılmak için.  Tane tane. Tek tek. Anlaşılıp anlaşılmadığınızı ara sıra sınamak da iyi olabilir hatta.

Sözcükler lastikli kimileyin. Bakışlar kinayeli. Anlamlar arada derede.  O zaman anlamlar sarpa sarabilir. Alınganlık girerse devreye bir de, konu çetrefilleşir. İkirciklerde kalınır. “Sen şöyle mi demek istedin?” ya da “ben böyle anladım, doğru mu anlamışım?” gibi doğrudan sorular sorulup cevapları alınmadıkça belirsizlikler olabilecektir. Anlatılan tek bir olgu olsa da herkes kendince anlayacak, yorumlayacaktır o zaman neyse konu. Ve hani kulaktan kulağa oyunu oynanırken kulağına ilk fısıldanan kişiye söylenen sözcüğün son kişiden duyulmuş hali kadar farklı olacaktır neyin anlatıldığı ile neyin anlaşıldığı. Oyun oynanmaksızın hem de. Yetişkinliğin insana oyunlarıdır bunlar.

Neyi anlamaya hazırsak gördüklerimizden, okuduklarımızdan çıkarımımız  odur kimileyin. Bir çocuk orman resmine bakarken Kırmızı Başlıklı Kız’ın o ormanda gezindiğini, Pamuk Prenses’in o ormana terk edildiğini düşünürken bir yetişkin o tabloda bir masal göremez artık. Diyelim ki o ağaçlardan kaç ton kereste çıkacağını ya da ne kadar kâğıt elde edileceğini veya o ormanın ne kadar oksijen saldığını düşünür.  Gözler aynı göz olsa da bakışlar çocukluktan yetişkinliğe çok farklılaşır. Hangisi doğrudur o zaman? Ormanda masal kahramanlarını aranmak mı yoksa ormanı orman  olarak görmek ya da görmemek  mi? Her yaşta bir başkasına dönüşen insanın yetişkinlik denilen süreçte kendisine bunca yabancılaşması, çocukluktaki bakış açısına yabancılaşmasından belli değil mi?
 
Peki yetişkinlikteki eğilimlerimiz doğrultusunda  vardığımız yargılar, doğru yargılar mı? Çoğu zaman değil.

Bakmayın karşınızdakiler çocuğunun elinden tutmuş ana babaymış, okumuşmuş, meslek, iş güç sahibiymiş. Aslında herkes önce içindeki baskın unsur neyse o. O da bir çocuk. O yüzden karşınızdakinin yaşına başına  pek kulak asmayın, içinde çocuk var mı yok mu ona göre davranacağını bilerek dinleyin onu.

İnsanlar ileri yaşlarında en iyi çocuklarla anlaşabiliyorsa, çocukluk kırışık ellerde, feri sönmüş gözlerde, ağarmış saçlarda yitip gitmemekte o zaman. Bir kimlik için gerekli olmaktan öte anlamı olmayacak doğum tarihinde, oyun bahçelerindeki salıncaklarda sallanmakla, okullu olmakla sınırlı değil çocuk olmak.  İşin aslı, hayatın çiçek kokulu, bahar şarkılı ilk yıllarını ruhun çok sevip onu fırtınadan, kardan tipiden köşe bucak saklayıp gizleyerek kır çiçekleriyle bezeli bu yanını çiğnetmemesi. Onu ömrün kışına dönüşmeden baharı olarak saklamayı başarması. Yani, yetişkinliğin tozu, çamuru, kiri pisini o korunaklı yere  bulaştırmadan, doğum günleri kutlamalarında üflenen mumlar gibi söndürmeden onu yaşatması. O  incecik mum ışığında gün ışığındaymışçasına  yaşaması.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.05.2016, 20:38


Paylaş :

10 yorum:

  1. Sizi alkışlamak istiyorum. İçimizdeki çocuğun hep yaşaması dileğimle, sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynı dilekle. Hep yaşasın :)
      Sevgiler :)

      Sil
  2. Hiç büyümesem hiç büyümek nedir bilmesem sormasam büyümek nedir ne değildir..içimde bir korkudur çocuklarım büyüyünce benim de mecburen büyümem gerektiği.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zerrin Özer'in sanırım bir şarkısı var ya, "Çok yaşayıp yaşlanmasam, yeip yeyip hiç kilo almasam" diye şeyler söyler.

      Öyle olsaydı keşke.

      Ama çocukluk laf dinlemiyor galiba. Hep bir yerlerde saklı saklı kalıyor sanırım içimizde :))

      Sil
  3. bende büyümeyen çocuklardanım kiii :))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eveti saklambaç oyunu oynamandan belli sıkça. Yine nerelere saklandın bilmiyorum; ama bir yorum için sobelenmeyi göze almışın sanırım :)))))

      Sil
    2. Yok be derya`da takılıyorum.

      https://delikizinbohcs.blogspot.com.tr/search/label/umut%20kural?m=1

      Sil
  4. ayyyy ben çocuksu olmayan insanlardan çok korkarıım, aman aman, yetişkinler böö yaa, kötü örnekler amaaa kuğulu fotoları çok huzur verdiii ay o yeşilliklerde kaç defa yattım ben de hatta uyumuştum bilenee :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir karede uyuyan bir kızçe var. Senin gibi kızıl saçlı. Senin yaşlarında. Yirmili :)))

      Sen olmayasın sakın? :))))))

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci