17 Mart 2017 Cuma

Gidenlerin Ardından… Ördek Yavruları Gibi

 Çalışmamın konusu gereği tema olarak kapı, pencere ve basamakları seçtim.


Ördek yavruları, hareket eden her sarı şeyi anneleri sanıp peşlerine düşerlermiş. Palazlanınca suya kapılıp yüzecek yavrular, paytak paytak kapılıp giderlermiş sarının peşine. An olur, insanlar da ördek yavrusunca takılı kalır bir şeyin peşinde.


Hayatın dümen suyunda savrulurken akıntılara kapılmak da var. Çıkmazlara sürüklenmek. Daire gibi dolanıp  durmak var bir döngüde.


Uzun bir süredir orada burada hep aynı konuyu okuyorum. Belli ki o sapsarı konunun  peşine takılmış gidenler var. Kalemleri belki aynı; ama  adlar farklı, takma. Ya da apayrı insanlar nasıl olduysa tıpatıp aynı acıklı öyküyü yaşamış. Akla bir film geliyor o zaman. Love Story.


Okuduklarımın mürekkebi, kabuk bağlasa da yaralardan sızan incecik kandan. Hepsinde de bazen bağırtılı çağırtılı, kapıyı vurup çıkmalı sarı öyküler anlatılsa da son, sevgi üzerine kurulu bir düzenin ölüm ile bozulması. Ölerek öyküden gidenler,  güzel bir kız hep. Bir kadın. Gidenin ardından sağlıkta birlikte yaşanılan evde hiçbir şeye dokunulmadığından üstün körü bahsedildiği oluyor. Bazen hiç açılmayan perdelere bakılarak geçilip gidiliyor evin önünden.  Bazen içeri giriliyor. Kimileyin mezarlıkta ağlanıyor, ağlanıyor. Bazen de deniz kenarında anılıyor gidenler. O zaman akla yoksa denizde mi yakaladı ölüm diye geliyor. Boğulma mı, kötü hastalık mı belli değil.


Böylesi konular, Uğultulu Tepeler, Rebecca gibi filmi de çekilmiş romanların konusu olarak bellense de gerçek  öykülerden belli ki bugün de  yaşayanlar var.


 
Hikâyenin ayrıntıları hiçbirinde verilmiyor. Nerede, nasıl, neden sorularının cevabı belirsiz. Sadece göz önünde eriyip acı çekerek giden birinin ardından duyulan acının, diyelim ki onun gibi bakan birinde giderilmeye çalışıldığı anlatılıyor… Bu gerçek midir yoksa onun anısından uzaklaşıldığı için duyulan suçluluk duygusuna kılıf mıdır, müphem.   


Hayat, katı gerçeklerin yapbozu. Herkes kendi yapbozunu dizerken ortaya çıkacak resim baştan bilinmiyor. Gerçi tablo belirginleşmeye başladığında yaşam, sert rüzgâr önünde mi  yoksa meltem ferahlığında mı olacak az çok anlaşılsa da çıkacak kasırgalar öngörülemiyor.


Kasırgadan çıkmışlar yara bere içindedir haliyle. Yaralar sarılmalıdır. Kimi dünyadan elini eteğini çekerek, kimi yazarak avutacaktır  kendini. Yazmak, anlatmak gibi değildir. Büyük dertler  dinleyeni yorar; ama yazıya döküldüğünde okuyanları derinden etkiler. Bu yüzden yazacaktır. Ve öyle anlatacaktır ki kardeşi okusa yazarın o olduğunu anlamaz. Eşi okusa içlenir, neler çekmiş bu yazar diye.  Kendi tabirlerince duygularını kendi içlerinde yaşayan kasırgazedelerin dışa vurdukları,  imzaları  çok bilinen; ama imzalayanları bilinmeyen o mektuplara benzer.  “Bir Dost” diye biten.


İşte böyle yazılara sık denk gelir oldum birkaç senedir. O gizemli öykülerde dolaşırken kendinizi Agatha Christie  gibi bakar görüyorsunuz konuya. Çünkü güya bir öykü var; ama öznesi yok.  Anlatılmıyor, -mış gibi yapılıyor. Boşlukları doldurmak, anlatılanlardan iz sürmeye düşünce öykünün tüm resmini hayal etmek size kalıyor.


Böyle acı bir kaybı ilk duyduğumda lisedeydim. Varlıklı ailenin tek evladı, üniversiteyi yurt dışında bitirip mühendis olarak dönmüştü. Herkesçe hayli yakışıklı bulunduğundan kolay kolay hiçbir kız kendisine yakıştırılmasa da kimselerin laf edemeyeceği bir kızla yakınlarda nişanlanmış  yirmi sekizinde biriydi. Hısım sayılırdık. Annelerimiz iyi görüşürdü.


Bir gün bir trafik kazası onu alıp götürüverdi bu dünyadan. Annesinin hali anlatılacak gibi değildi. Dünyalar güzeli nişanlı kız mı? Bir daha gülmedi. Ecel, birinin canını alırken geride kalan anne ve nişanlının da hayatlarının anlamını almıştı. Bir bahar günü esen fırtına ne çatı bırakmıştı ne temel. Günler rotasız, yemekler tatsız, gönüller çorak kalmıştı. Annesi ölene kadar o anı yani oğluna kavuşmayı bekledi. Nişanlısı hiç evlenmedi, evliliğin lafını bile ettirmedi.


Bu olaydan seneler sonra bir başka  can yakan haber daha duydum. Herkesin gelmek isteyeceği konumdaki çok yakın bir akrabamızın başına gelmişti. Saygın, sevilen, dürüstlüğü adından önce söylenen birinin.


Bir bayram arifesinde, sabahın erkeninde hayatları karardı yakın akrabamız ve eşinin. Kızları ve torunları trafik kazasında  can vermişti. Kızını ve torununu toprağa verirken geri kalan hayatlarını da onlarla gömer gibiydiler.  Bir daha eskisi gibi olamadılar, hep kaybettikleri evlatlarına kavuşacakları günü bekleyerek yaşadılar. Akrabamız, son nefesini vermeden az önce yattığı hastane odasında trafik kazasında kaybettiği kızının yanına geldiğini söyleyip onun adını seslenmiş. Hemen sonra da vefat etmiş.  Hayattan göçtüğünü duyanlardan “sonunda sevdiklerine kavuştu” diyenler  çıktı haliyle. Çünkü o büyük acıdan sonra herkes biliyordu ki dinlenilen tek şarkı vardı. Gitmek mi zor; kalmak mı zor? O sabahı gel  bana sor.


Bu iki üzücü olay aynı gibi gözükse de farkları derindi. Nişanlı kız, gidenin ardından anılarıyla yaşamayı seçmişken yaptığı kaza sonucunda karısı ve oğlu hayatını kaybeden adam, birkaç yıla kalmadan onların bakışını, ifadelerini yakaladığını söylediği kişilerin peşine takılmıştı ördek yavruları gibi. Belli ki kendince bulduğu bu bahane ile gidenleri unutmuş olmaktan duyduğu suçluluk duygusunun önüne geçiyordu. Kaldı ki hayatını yeniden kurması herkesçe doğal kabul edilecekken.


Böyle acılar, yürüne gelmiş düz yoldan keskin bir virajla dikenli yollara dönüş  besbelli. Kimseler öyle uzun boylu dert dinlemeyi istemediğinden galiba, yakındakileri fazla bunaltmamak için acılar anlatılmıyor, yazılıyor olmalı böyle durumlarda kimileyin. İnternette mesela farklı farklı adlarla iç dökülüyor. Okuyanların biri nasıl olsa halden anlar umuduyla. Halden anlayan biri çıktığında da duygudaşlık kurulduğundan mutlu olunuyor. Duygudaşlık, bambaşka bir şey. Anlaşılmak. Dinlenilmek. Ki bunlar bu çağın insanının başka insanlardan beklediği ilk şey artık.  Tanışmadığı, hiç görmediği ne sesini duysa bilecek ne ayak sesini duysa “bu gelen odur” diyemeyeceği kişilerle paylaşıyor artık insanlar dertlerini.  Eşiyle dostuyla değil.  


Şimdilerde kaç akşam olmuş güne rağmen hala bulunamayan dostluklara takma adlarla sanal ortamlarda hemencecik ulaşılıyor. Yani kalbi kırıklar, yaralılar kendilerini dinleyen, teselli edecek, avutucu sözler söyleyeceklerin peşi sıra gidiyor ördek yavruları gibi. Bazen sosyal medyadaki bir profil resminde kaybettiklerine benzettikleri bir şeyler yakalıyorlar. Ve ister istemez sarı nesne görmüş ördek yavrularına dönüşüyorlar.  Aslında bu, safran sarısı derin acılar tatmışların,  bir acının üflenip soğutulmasında katkısı olacakların peşinden gidişidir.  Ya da kendileri bile böyle masum bir bahaneye inanırken gerçekte sırf kendilerinin bildiği bir kabahatlerinden doğan suçluluk duygusuna insani bir kılıf bulup bundan sonraki hayatlarına güya içleri rahat  yürüyüştür.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.03.2017, 10:17

Paylaş :

8 yorum:

  1. Emeğinize sağlık.Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  2. Ördek yavrusuna dönüşerek ya kendini kandırıyor ya da teselli buluyordur insan. Güzel bir yazı olmuş.Kaleminize,yüreğinize sağlık.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Büyük acılar yaşatmasın Allah. Sanırım ondan sonrasında insanlar kolay toparlayamıyor.

      Sil
  3. ay hepimiz ördekiz yanii :) eskiden yollarda alınan yolculara da ördek denirmiş yaa :) bi de portakallı ördek var ben de evde yaptım bir kere ama çok tatlıydı tatlıyla et işte denişik fransız usulü :) bu yazın çok iyiydi vallası ama baksana o dediğin rebeka var ya çok iyi bir filmdir yaa :)

    YanıtlaSil
  4. Ördekler hayatımızda yani hep bir şekilde, öyle mi? :)))

    Çocukken Mehmet Dedem, her Ankara'ya gelişinde yaban ördeği getirirdi. Çok severdik. Sonra hiç tadamadık. Ördek eti hafif balçık kokuyor. Çünkü çamurların içindeki canlılarla besleniyor, derede, suda.

    Ta ki Tolouse'a gidene dek. Fransa'da tattım ördeği çocukluktan sonra. On beş sene filan oluyor. Portakallı değildi ama. Portakallı ördeği hep duyarım da ne gördüm ne tattım ne de merak edip yaptım. Sanırım ateşte çevrilmişti. Siyahtı. Ama ben ördek yedim mecburen toplantı sonrası açık havadaki yemekte. Çünkü kuzu ya da dana eti yoktu. Her şeyi de yiyemem, malum :))).

    Yapmak istediğim bir şey var. Macaristan’da yemiştim. Patlıcanı sigara gibi bir şeyle sarmışlardı. Peynirdi galiba. Bir de Prag’da olabilir bir tür beyaz lahana salatası yemiştim. Elmalıydı galiba. Geyik etinden bile çok yemiştim ondan.

    Sen hiç benim iyi olmayan yazımı gördün mü? Ben görmedim :))))

    Rebecca iyi filmdi. Romanına da aykırı değildi. Kelebek romanı ve filmi birbirine ne kadar taban tabana zıtsa, roman müthiş sürükleyici; ama film sanki belgesel gibiyse Rebecca o kadar iyiydi. Romanı Ünye'de, ortaokuldayken okumuştum. Ne çocukmuşum ben de. Çocuk romanları dururken nelere merak sarmışım:)))

    Filmini de birkaç kez izledim. Güzel olmayan kızın güzel öyküsüydü. Sonu yangınla biten filmlerden!

    İyi şeyler unutulmuyor, bak burada da sırası geliyor anılıyor 

    YanıtlaSil
  5. Kapi pencere resimlerini çok severim 😊. Ördek benzetmesi esprili olmus. Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kapı, pencere mimarinin en şirin detayları. Bolca çekiyorum o yüzden kare kare, rastladıkça :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci