2 Nisan 2017 Pazar

GÜMÜŞİ IŞILTI

Gümüş, kimilerince eskilerde ayın gözyaşı olarak bilindiğinden bu çalışmamda tema olarak farklı zamanlarda çektiğim ay fotoğraflarını kullandım.

Gizli kalmışları, dünyanın pek dillendirilmemiş sırlarını anlatan kitapların yok sattığı günlerdi. O kitaplardan biri elimdeydi. Kitapta ay ve güneşin eski uygarlıklardaki yerinden  bahsediliyordu, Peru uygarlığı uzun uzun anlatılırken.

Eski Peruluların altını ve gümüşü tanımlamaları, kitaptaki diğer tüm sırlardan, esrarengiz heykellerden, yalnızca havadan bakıldığında ne olduğu anlaşılan ovalara, dağlara uzanan binlerce kilometrelik alana yayılmış gizemli şekiller  kadar heyecanlı gelmişti bana. Eski Perulular altına “güneşin gözyaşı”, gümüşe de “ayın gözyaşı” diyorlardı. Gerçi eski Peruluların ayın ve güneşin gözyaşlarını hangi gözyaşı şişelerinde sakladıkları kitapta geçmiyordu; ama altın kullanarak çok çeşitli takılar ve heykelcikler yapmışlardı.

Gümüş, geceleri ayın mehtap halindeyken akıttığı gözyaşları olmalıydı. Bazı geceler ay ışığının denizin üzerine peri masalı kızlarının saçları gibi tel tel döküldüğü de olur ya, işte o zaman toplanmış olmalıydı balıkçılarca. Yerli türküleri eşliğinde. Çığırtkan ağustos böcekleri kıyıda ötüşürken. Genç balıkçılar, sevdalılarını düşünürken.

Gümüşün sade, ışıltısını sislerin ardına gizlediği tevazuu içindeki görkemi,  altının saklanamaz pırıltısından daha vurucudur. Çiğ bir ışıltı saçmaz. Kurşuni havaları andıran bir ağırlıkta ışıldar. Kara bulutların ardındaki gün ışığınca bir metalik parlaklık. Her karanlığın sonunda, her çıkmazın ucunda bir ışık olacağını gizli saklı söyleyen bir bilge gibidir gümüş bu yüzden.

Gümüşü en çok Anadolu gelinlerinde severim. Üç eteklerin kemeri olarak, başlardaki tepeliklerde, Beypazarı telkârisiyle süslenmiş bileklerde, akikli, lal taşlı, yeşimli, topazlı yüzüklerde.

Nasıl da süslenir boyunlar, bilekler, parmaklar, kulaklar;  dökülmüş, dövülmüş gümüşlerle. Ak saçlı annelerin yılların kederini, yorgunluğunu anlatan saçları gibi ışırken.  Bir küçük çocuğun bir avuç şekere sevindiğindeki gülüşündedir gümüş ışıltısı.
 
Gümüşü yalnızca kadınlar sevmez. Gümüş köstekli saatler eski beylerin yeleklerini süslerdi. Berbere giderken kocaman akik taşlı gümüş yüzüğünü  illa takardı Mehmet Dedem. Üstte akik taşı taşınırsa  bıçak kesmez diye bellenmiştir.

Kaç göbektir Ankaralılar çok severmiş gümüşü. Yüzyıl öncesinde Ankara’da her evde gümüş berber aynaları ille olmalıymış. Bir de gümüş takunyalar. Telkâriyle bezenmiş. Bugün hala yapılıyor. Büfelerde sık rastlanır Ankara’da gümüş takunyalara. Duvarlarda da gümüş berber aynalarına.

Her ne kadar günü güneş aydınlatsa da gün rengi gümüşidir. Aydandır. Güneş ışıtırken dünya sarıya çalmaz, gümüş parıltısı gibidir aydınlığı. Ay bu. Mucizenin kendisi. Ortadan ayrılıp birleşme izini taşır hala, kuşak gibi.

Bir başkadır gümüş takıların, taşlı gümüş yüzüklerin vitrinlerden görüntüsü. Gümüş yüzüklerin nakşı ince iştir. Kimi yerleri kararmış, kimi yerleri hala gümüşiyken. Kararan kısımlar, kararmayanların oygusunu, işçiliğini daha da belirginleştirir.  Oysa altın bileziğin her yanı ışır. Hiçbir yanı bir diğer yanına vurgu yapmaz o yüzden. Ne de olsa altındır her yanı. Tek kelime ile.

Salkımlar gibi dökülen oyaların çevrelediği fesin üstünde de fesin alnında da hep gümüş vardır. Ardındaki kocaman çengeliyle fese geçirilen, içi döngüler halinde, ufak tepelerle bezenmiş bir gümüş  gövdeye tutunmuş  üç altın penesli babaannemin büyükannelerinden yadigar diye sakladığı fes alınlığını hiç unutmam.  Nerelerde acaba şimdi?
Durgundur gümüşün yüzü. Önce altın gibi sıcak gelmez. Sakinlik yayar. Kararmışlığın altındaki ışıltısı yeter büyülemeye. Çok ışımaktan hoşlanmaz. Öyle ortaya döküvermez nesi var nesi yok. Kibri sevmez yani. Öyle şeyleri altına bırakmıştır. Gümüş, tevazuun madene  dönüşmüş halidir.

İlk bakışta göz almaz belki. Ama sabırlıdır. Beklemeyi bilir gümüş. Sonradan sonraya bakışlar o ilkten göz almayan saklı ışıltıdan kendini alamaz. Gören gözce sevilmek için çokça beklemediği de olur, eğer ağızdaki dişe kadar altını seven bir gözse onu gören.  Kimisi de kararmış yanları da olan  gümüş ile hiç ilgilenmez. Pahalı, sarı ışıltıdadır aklı çünkü. O zaman gümüş de ilgilenmez zaten böyle gözlerle.

Başka türlü bir kararmışlığın altında saklı gümüşün ay gibi yüzü içleri açar; mahcupça. Yüz karası denmez böyle kararmaya. İç de karartmıyordu ya hem. Gizli saklı, koyu renkli bir tülün altından damıta damıta parlar. Gösterişsizce; ama görkemi bu gösterişsizmiş gibi yapmaktan gelerek. Gümüşün berrak teni, koyuca bir tülü andıran kararmışlığın  altından parlarken  bir söz gelir akla, “Fazla tevazuu gösterme; gerçek sanırlar”.

Beypazarı gezileri, gümüş severler için yolculukların gümüşüdür. Takıların hası gümüştense, yolculukların hası da Beypazarı’na yapılandadır. Gümüşün sanata dönüştüğü biraz daha uzaklara da geziler yapılabilir. Mardin’e. Bu her zaman kolayca olmaz. Ama Beypazarı, Ankara’nın hemen yanı başıdır.

Beypazarı gümüş ile ışırken, İnözü Vadisi’nde, kalemden ince yaprak sarmaları, Beypazarı kurularıyla karınlar bir güzel doyar. Gözler zaten doymuştur, gümüşlerle. Beypazarı Gümüşçüler Çarşısı vitrinleri gümüşten geçilmez. Hangi yüzüğe, küpeye bakacağını bilemez gözler. Akuamarin taşlısına mı, limon topazlı olanına mı, kehribarlısına mı? Lal taşının  koyu dingin  al rengine mi? Hep durgun ışıltıdaki gümüş, yeşimlerle, akiklerle, Oltu taşları, sitrinler, kan taşlarıyla, mercanlarla rengârenk süslenir.  

Mercanlar, denizden çıkagelmiştir  gümüşlerle buluşmak için. İnciler de. Gümüşle mercan buluşması nasıl bir şölendir küpelerde, kolyelerde. Mercan özlemez bile çıkıp geldiği, yurdu, suyu olan denizleri gümüşle buluşunca. Denizlerde üstünde dalgalar çırpınan mercanlar,  artık bir gümüşün göz alan taşı olmuştur.

İncinin, sedefin parıltılı ışıltısı, gümüş ışıltısıyla dinginleşir. Yüzük taşı olur bir heybetli yüzük konturunde. İstiridyenin sabrı, bir parmağı süsler gümüşe gömülü halde.

“Söz gümüşse” diye başlar söz üzerine bir atasözümüz. Söz, gümüş. Sükût, altın. Yine de önünde sonunda bir söz mutlak edilecektir. O zaman susarak kolayından altına dönüşmüş anlar, tenekeye dönüşebilecektir ağızdan çıkana göre. Değil gümüş olmak… Zor olan, gümüş değerinde sözler saçabilmekte!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.12.2011

Paylaş :

7 yorum:

  1. Altın mı gümüş mü deseler, gümüş derin. Neden bilmiyorum:) Fotolar yine çok güzel... Kaleminize sağlık... Sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. Gümüşün bir asaleti, bir zarafeti vardır diye düşünürüm hep.Gümüşün duruşunda bile bir olgunluk var gibi gelir bana.
    Ama bir şeyi de hep yadırgarım; Gümüş takunya yapmanın mantığını anlayamıyorum. Gerçi süs olarak yapılıyor belki ama...
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :))))
      Gümüşü, altın gibi avaz avaz bağırmıyor değil mi? Rengi her zaman altının renginden daha asil gerçekten dediğiniz gibi. Zaten o yüzden seviliyor olmalı.

      Sil
  3. Fotoğraflar da yazı da şahane olmuş. Perulular hakkındaki bilgi oldukça ilginç. Kalemine sağlık,sevgiler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Eski Peru uygarlığı çok ilginç :)

      Sil
  4. ay bilgi ve gümüş yazılarını okumuştuktu dey miiii :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci