12 Mayıs 2017 Cuma

Çalar saatlerin yetmediği güdük hayatlar

“Bu yazıma tema olarak saati geldiğinde açıp, biraz ötedeki egzoz kokan on iki şeritlik caddelere nispet edercesine dikili olduğu sokakları  bahar parfümüne bulayan akasyaları seçtim. Şimdi akasya saati ve kokusu kahve kadar güzel. Metropollerin böyle kokulara uyanmasını dileyerek...”

Çalar saatler görevini yapmıyor. Görevi uyandırmak. Evet,  göz açtırıyor da  uyandırmıyor. Uyanmak zıpkın gibi olmak değil midir; baktığınızı görmek, oturduğunuz yerde oturup kalmamak değil midir? Uyanmak göz açmaktan ibaret kalıyorsa o, uyanmak değil o zaman. Diyeceğim çalar saatlerin de elinden daha fazlası gelemiyor köylerin besleye besleye doyuramadığı metropol düzenindeki yaşamlar için.

Şehirler her öğünde sindirilemeyecek kim bilir kaç köyü yutarak büyürken yirmi dört saatlik  sınırından milim şaşmayan gün, bu akışta güdük kalıyor. Metropolde ulaşım sıklıkla  bir köyden bir köye gitmenin ötesinde artık bir şehirden başka şehre gitmek uzunluğunda olduğundan  hayatlar da güdükleşiyor. Koşturmaca sadece ev ve iş arasında olabiliyor. İşten sonra spormuş, sergiymiş, bir arkadaşa kısa bir akşam ziyaretiymiş, bir parkta  oturup kuş sesi dinlemekmiş filan  birer angarya haline geliyor.   

Hafta sonu, çalışanların  kendine ait günleri olarak bilinegelmişken metropolde hafta sonu Pazartesi günü işe gidip masa başında oturabilme özlemine dönüşmekte. Her şey hafta sonuna yığılır üç beş hatırlı şehir büyüklüğündeki  metropollerde. Mesafeler zamanınızı yutarken, siz oraya buraya varmak için yollarda kan ter içinde kalırsınız. Erişebilir misiniz peki hepsine? Ne mümkün? Gün, bilindik süresinde doğar batarken mesafelerle başa çıkmak giderek zorlaşmak ne demek çığırından çıkıp üstesinden gelinmez hale gelmiş bile çoktan. Bu koşturmacaya, hıza insanlar uykularından, sosyal hayatlarından kısarak yetişmeye  çalışırken yetişemedikleri bir şey var ki… Kendileri. Hayatları metropol dişlilerine kapılmış  olanlar, metropol koşu pistinde hiç durmadan debelenirken kendilerini unutuyorlar. Böylesi karmaşalı bir akışta boğulmamak için su üstünde kalmaya çabalayanlara benziyorlar. Kimileyin su yutuyorlar, çırpınıyorlar, kimileyin de boğuluyorlar ne yazık ki…
 
Metropol, metre uzunluğu tanımayan bir koşu pisti demişken… Koşuyu ve koşucuları sever onun doğası. Herkes koşamaz ama. Yaşlılar mesela. O zaman yaşlılar, metropolün dışladıkları, pist kenarında bıraktıklarıdır.

Mesafeler uzar, bir yerden bir yere gidiş geliş bir günü alırken yaşlıların yalnızlığa sürgünü gibidir metropoller. Metropolde yalnız olmak, pencere kenarındaki bir koltukta cam ötesindeki dış hayata seyirci kalmak anlamına bile gelemiyor kimileyin. Kaç çocuğu olursa olsun bir yaşlının kapısı hafta sonları çalınırsa, günde fırsat bulunup da hali hatırı sorulmak için bir telefon açılırsa artık mutluluğun tanımı bu oluyor onlara.

Oysa metropol yaşlılarının dün büyüdüğü taşrada, kasabalarda, köylerde yaşam öyle miydi? Hayal bile edemezlerdi bugünün hayatını bundan değil seksen, elli yıl önceki büyüdükleri  ortamlarda. O zaman şehir demek, suyu, banyosu içinde, kaloriferle ısındığı için soba derdi olmayan rahat hayattı. Elleri sıcak sudan soğuk suya giremeyecek bir yaşamdı  koşa koşa kucağına düştükleri hayat. Oysa…

Oysa toprağa dayalı ve babadan kızlara, oğullara geçen, yan tarlanın ya kardeş ya da emmioğlunun olduğu günlerdi metropol öncesi.  Kapı komşu, ya kaç göbektir temel komşu ya da bir yerlerden hısım akrabaydı. Pencereye çıkılsa hemencecik biri seslenirdi. Evler kalabalık olduğundan birinde yaprak sarması yapılacak olsa tüm komşuların elbirliği ile küçük bir kazan büyüklüğündeki tencereyi ağzına kadar incecik etli yaprak sarması ile bir saate kalmaz dolduracağının bilindiği günlerdi.  Aynı cümle kapısından girip de yan komşudan habersiz olunan şehir hayatına koşa koşa akın edilirken elbette hiç akla gelmemişti kentlerin metropole dönüşeceği; metropollerin de dev bir öcü öğütücü olacağı.

Köylerde, kasabalarda imece denilen o güzelim dayanışma, bir elin nesi var iki sesin sesi var ilkesinin uygulamaya dökülmüşüyken metropollerde yerini “bu benim sorunum değil” yaklaşımın bencilliğine bıraktı çoklukla. Düşler aslında metropolü alacak kadar geniş olmasa da iş için, çocukların geleceği, okulu için, daha rahat bir hayat için şehir  sevdasına tutulup göçülmüştü kentlere.

Bir de eskiden bir kent kültürü vardı; şimdi  çok yozlaşmış olsa da. Hayatı kolaylaştırıp, insanları kendine çeken. Yani trafik kurallarının   anlamı bilinip uyulurdu. Sırasını beklemek gibi çok basit incelikler önemsenirdi. Sinema, konser, tiyatro, resim ya da heykel sergisi, kitapçı gezmekle kalmayıp gazete, kitap, dergi okunurdu. Hobiler edinip kurslara gitmek böylece  bireysel hayatı zenginleştiren güzelliklerin topluma da yansıması gibi daha nice şeylerden oluşurdu kent kültürü. Şimdi kentler kültür bir yana keşmekeşin dipsiz kuyusu. Karmaşa. Kirli hava. Trafik düğümü. Ulaşım çilesi. Zamanın her an kurban edildiği yunak. Komşuluğun olmadığı, yalnızlığın bunalttığı beton dağlar arasındaki havasız vadi.

Toprağa dayalı hayatlar süremedi. Süremedi;  çünkü kimi töreden kaçtı, kimi ekonomik nedenlerden. Kimi barınamadı malum koşullar nedeniyle. İlle İzmir, İstanbul bellendi. Pılıyı pırtıyı toplayan oralara koştu. Taşı toprağı altın buralar, ta nerelerden kalkıp kendisine gelenlerle büyüyüp kanser olurken kent kültürü beton altında kaldı. Dereleri koktu, Boğaz’ın balıkları kaçtı. İzmir’in makilikleri, zeytinlikleri tükenmeye yüz tuttu.

Toprağa dayalı yaşamdan kopup gelerek metropoller oluşturanların hayatı neye dayalı o zaman şimdi? Toprak yokken, çarpık kentleşme ürünü ücra bir apartmandaki daracık köhne bir dairede? Bambaşka alışkanlıklardan gelip de metropol karman çormanına düşmüşler çoklukla arabeskleştiriyor. Müziğinden anlayışına. İçinde bulunduğu bocalamayı özlü sözlerle anlatanlar çıkıyor. Şarkılarda söyleniyor haller;  “ben yoruldum hayat, gelme üstüme” sitemi her yerde duyuluyor.  Kamyon arkası yazısı olmaya kadar.
  

Metropol hayatı olsa olsa yapaylık. Öz değil özünden kopmuşluk. Toprağa değil betona, asfalta dönük yüzü.  Yeşil değil gri. Doğayla değil insan doğasına aykırı her şeyle iç içe.  Samimiyet değil birbirinden kaçmak yeğ.  El birliği değil “beni ilgilendirmez” anlayışı geçerli. Komşuluk değil “bu kimin nesi kimin fesi” tedirginliği var. Güler yüz değil somurtkanlık adım başı. Selam sabah değil selamsızlık hakim. Temel komşuluk da ne? Aynı kentteki kuzenler bir arada büyüyüp oynayamaz. Yakınlarla, akrabalarla bir yerlerde mesela olur da AVMlerde karşılaşılırsa görüşülen labirent. Her gün hal hatır sormaya değil telefon faturası fazla gelecek korkusundan aranılıp sorulmamaya dayalı o halde metropol yaşamı. Ve daha eklenecek böylesi nicesine.

Yani insanın ayağı aynı bileşimde olduğu  toprağa basamayacak ve bırakalım tarlayı tapanı, bağı bahçeyi arka bahçesinde en azından kendi nanesini, maydanozunu yetiştiremeyecekse dayanağı da olmayacaktır. Betona dayalı sırtlar, onca kalabalıkta kaybolmuşluğun, tek başına  yaşlılığın kamburuyla eğilecek bu gidişle.

Ne insan adımları ne insan gücü ne hep yirmi dört saate sabit gün ne de  avaz avaz bağıran çalar saatler yetmiyor artık hala sınırsızca büyümekteki metropol çarkının başta zaman olmak üzere her şeyi öğüten döngüsüyle baş etmeye…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎28 ‎Nisan ‎2017 ‎Cuma, 10:43

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

10 yorum:

  1. Oyle bir halde ki insanlar, bin pisman olsalar bile geri donemeyecek kadar uzaklar eski hayatlarina. Cok guzel ifade etmissin sehir hayatinin ortaya cikardigi yalnizligi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nereye kadar gidecek metropoller bilmiyorum. Köy filan kalmayacak diye korkuyorum bazen :)

      Sil
  2. Akasyaların kokusu çalar saatlere kadar ulaşamaz oldu.
    Taş binaların arasında toprak kalmadı ki, yeşile hasret kaldı gözler.
    Taşı- toprağı altın sanılan şehirler hepten taşa dönüştü...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Akasya görünce çok sevinir oldum. Nedense artık böyle çiçek açan ve çiçekleri mis gibi kokan ağaçları değil, geç yeşillenen, çiçek açmayan top top bulvar ağaçlarını görür olduk. Neden çiçekli ağaçlar tercih edillmez ki. Renkliler, çiçekliler, kokulular. Anlamak mümkün değil :)

      Sil
  3. Metropollerde yaşam zamanı yuttuğu gibi insanı da yutuyor çoğu kez.Günü yetiştirememe telaşıyla yorgun düşüyor bedenler yatağa.Ne güzel anlatmışsınız.Fotoğraflar da sanki metropolün tüm zorluğuna rağmen ferahlatan bir güzellik gibi geldi bana.Kaleminize sağlık:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Caddeler, metropolün kıyıcı, yutucu yüzü. O yüzden arka, ara sok akları seviyorum, trafiksiz, kafesiz, kebapçısız. Yakınlarda da öyle bir yer var ki... Ancak küçük yerlerde, kasabalarda olacak havadan. Tavuk gıdaklamalı.

      Nannelerini, maydonozlarını bahçeden topluyorlar. Ben de buna öğlenleri bir kısa süre için tanık oluyorum :)

      Çok teşekkürler :)

      Sil
  4. boş ver metropolü, kalabalık yolları, caddeleri. Hep beraber söyleyelim: yar yolunu kolladım, beyaz mendil salladım...

    YanıtlaSil
  5. bak su senin klasik yazı tarzın bence. fotolar da ne hoş. bazen bak sabah telefonun zili çalar ya insan biri aradı sanıyor kapatıyor uyku sersemi. ben uyku çok severim. sen çok erken kalkıyon bak mesela. yediden önceki saatleri hiç bilmem. sen altıda filan kalkıyon de mi. yorum cevaplarında belli oluyoo :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eeveettt. Çok erken ayaklanıyorum. Beş buçukta. O saatte insanın gözü yanıyor :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci