21 Mayıs 2017 Pazar

Kırlangıç Varyetesi Altında; Tiriliçe Tadında Akçay

Kırmızı boyunlu kırlangıç, kah çatılara kah  griden maviye dönmekte tereddütlü soğuk Akçay denizine doğru  ok gibi süzülürken göğün, suyun, daracık  boşlukların keyfini çıkaran gözü pek dalgıçları andırır. Aksaray’ın Yeşilovasında “kayışkanat kuşları” denilen kırlangıçlardan gizli kalamaz hiçbir köşe. Akçay’dan aklımda ilk kalacak olan kırlangıçlar.  Bir de köpüklerinin beyazıyla sularına doluşmuş beyaz mermer parçaları birbirine karışınca adına Akçay denilen derenin denize kavuşması.


İki yanı betonla çevrili, öyle gürül gürül filan akmayan derenin Akçay’ın içinde kalan kısmı bolca kirlenmiş. Cılız suyu yosunlara yetecek kadar. Tek tük kurbağa sesi duyuluyor. Derenin kenarları sazlık. Dereyi kaplamış dalgalanıp duran yosunların üstünde sivrisinekler dolanıyor. Yeter ki bir kıyı görülmesin! Deresinden, gölünden denizine hiç acımadan hoyratça yerleşim gerçekleşiveriyor. Kıyı, kıyılıktan, deniz denizlikten çıkıp devasa bir çöp kutusu oluveriyorlar. Başta kanalizasyon sonra da ele ne geçerse atıverilen her şey denizleri, dereleri, balıkları çürütüyor, kokutuyor, yok ediyor. Uzaktaki çağıl çağıl nehirlere hiç benzemiyor Akçay Deresi. Bir kez daha emin oldum ki ne Karasu’nun, Fırat’ın ne Gürleyik Şelalesi’nin ne de doğu dağlarının hala saklı vahşi doğa güzelliği başka yerde yok.


Bir ara üzerinde kayıkların demirlediği yemyeşil ırmak görüntüsüyle karşılaştım. Tam o anı yakalamışken fotoğraf makinesinin belleğinin doldu uyarısı olacak şey mi? Patavatsızlığın en alası. 


Küçük yerlerin hepsinde olduğu gibi daha çok çiftçiden, zeytinciden, esnaftan oluşan Akçay’da da birkaç katlı apartmanımsı kapkara camlı bina, ille de AVM yazan tabelalarla donatılmış. Bu binalar, etrafındaki küçük esnafa tepeden bakarken o küçük esnafın şimdiden kara kara düşündüğüne eminim. Akçay, kendi halinde. Daha çok emeklilerle dolu. Yazlıkçılar çoklukla yakın yerlerden. En çok İstanbul’dan, Bursa’dan. Kimisi de Ankara’dan. Burayı ikinci görüşümdü.


Akçay’a gitmişken boş kalan kısıtlı zamanımızda Ayvalık ve Cunda’yı da görme fırsatımız oldu. Ayvalık denilince Kaz Dağları’nın eteklerinde, sakin, balık avlanılan tertemiz denizli, huzurlu bir yer düşünmek isterken şimdilerin Ayvalık’ı şehirleşme gayretinde, trafiğin ana caddelerde küçümsenemeyecek kadar kalabalık olduğu, karmaşaya az kalmış bir yer olup çıkmış. Belli ki göç alıyor. Yazlıkçı, kışlıkçı olmak yani göçerlik bizim tabiatımız; ama başka olağanüstü tabiatları bırakıp buraya gelenlerin ayakları altında yiten Ayvalık doğası, dünya harikası kocaman bir avı, onca kurtçuğun kenarından köşesinden tırtıklayıp yutmasını andırıyor. 

 
Önceki gelişimizdeki gibi bu kez ağız tadıyla çalkama yiyemedik Akçay’da. Bir keresinde çalkama bitmişti ki nasıl biter bilemiyorum. Sonuçta on iki çeşit otun çökelek, un, yumurta ile harmanlanıp yuvarlak halde fırınlandıktan sonra ortaya getirilerek üçgen dilimlere bölünüp sunumundan ibaret bir yemek. İkincisinde de karşımıza içine bolca rendelenmiş kabakla yarı mücver halinde çıkıverdi çıldır da denilen çalkama.


Tıpkı Ayvalıklılar gibi Akçaylılar da evde yemektense dışarıda yemeyi tercih ediyor. Koca Akçay’ın tamamı böyle değildir elbette; ama ya esmiyor ya da esse de az esiyor olduğundan Akçay’ın rutubetli ve bunaltıcı havasında evlerde, ocak başında yemek yapmak sıcaklarda pek göze alınamadığından olsa gerek bu hal.


Yemek yiyecek yer bakınırken yazlıkçıların, gezginlerin mutlaka birinden birinde karnını doyurduğu lokantaların dizildiği dar caddedeki bir tabelaya takılıyor gözüm. Tabelada “Mayko’nun ev yemekleri” yazıyor. Mayko… Hani Saraybosnalı eşimin çocukluğunda  Bosna’dan sıkça gelen; ama  savaşta Pazar Yeri’nin bombalanmasının ardından sadece birkaçı hayatta kalabildiğinden şimdilerde üç beş yılda bir buralara uğrayabilen  Bosna’daki akrabalarından bir çocuğun lakabı. Kibritle oynamayı pek seven haylaz oğlan, durmaksızın Boşnakça anne demek olan  “mayko” diyerek annesinden yardım istediğinden ona takılan lakap. O zaman lokanta, Boşnak bir ailece işletiliyor olmalı. “Sandalyeleri rengârenk, masaları tertemiz görünen, küçük galvaniz saksılardaki çiçeklerle şenlenmiş cıvıl cıvıl burada yemek yemeden olmaz” diye düşünürken gözüm buranın sahibi ailenin aşçılık da yapan hanımına ilişiyor. Yüz hatları nasıl da benziyor eşime. Mayko’nun sağı, solu yöresel yemekleriyle bilinen başka aile lokantaları ile dolu. Boşnak aile, geçen yıl İstanbul’dan gelip  açmış Mayko’yu. Boşnak böreğini başyemeklerden biri olarak yapıyorlar lokantalarında.


O kadar açız ki Akçay’a henüz gelmişler olarak sabah kahvaltısının ardından uçakta yediğimiz küçücük sandviçten başka bu saate dek sudan başka bir şey tatmadık. Saat akşam sekiz gibi. Ve şimdi bir Boşnak lokantasındaysak, evde bizim de yaptığımız bildik yemeklerden değil kayınvalidemin üç beş yıl öncesine kadar hakkını vererek yaptığı Boşnak böreğinden tatmalı o halde.


Kıymalı Boşnak böreği harika. Harcı bol. Dilimler kocaman. Doyarız sandık; ama hava ve su değişiminden olmalı daha da aç hissediyoruz kendimizi ekipçek,  Boşnak böreği sonrası. Harcına soya fasulyesi ilişmemiş yani yalancı mantı değil kıymalı gerçek mantı almamız için ısrar eden lokantanın sahibesini kıramıyoruz. Kırmadığımıza da çok seviniyoruz. Kıymalı mantı, gerçek mantı tadında. Yapan da güzel yapmışsa mantı yediğinizi doyasıya anlıyorsunuz.


Cam mahfazadaki tiriliçeye gözümüz çoktan ilişti de… Börek dediğin hamur işi. Onun üstüne yenilen mantı da hamur işi. Bunların üstüne bir de tiriliçe olur mu hiç! Çok da güzel oldu üstelik. Bunca hamur işini de hiç dert etmiyoruz. Birazdan Akçay’ın altını üstüne getireceğiz zira.


Yemek boyunca kırmızı boyunlu kırlangıçlar, ok ucu benzeri kuyruklarıyla uçuşup duruyorlar. Caddeye çıkan daracık sokakta kah.  Kah otantik görünümlü lokantaların keresteden, ağaç gövdesinden kirişleri aralarından. Kah kalaslardan sallanan eski tarzdaki  lambalara konuyorlar kah tam başımızın üstünden uçuyorlar. Kırlangıç bu; gözü pek, ille de en yakınından görecek her şeyi. Ani yükselişlerle, inişlerle, dönüşlerle yüreği ağza getirerek uçacak. Ama hiçbir şeye de çarpmayacak onca tehlike içinde. “Kırlangıç mı desem; kayışkanat kuşu mu” diye biraz düşünmeden edemiyorum içimden.


Akçay’da eskici dükkânları, antikacılar sokağı gezilmeye doyulmuyor. Arkadaşlarımızdan birisi küçük bir yağlıboya resim alıyor. Gündüzün pazarından geceleyin sokaklara kadar kurulan tezgâhlarda satılan doğal taşlardan dizilmiş kolyeler, bileklikler rengârenk ışıltılarıyla yıldızları yere indirmiş gözüküyor.


Gidilen her yerden dönerken oralar orada bırakılıyor esnaf lokantalarıyla, antikacısıyla, doğasıyla. Bavullar, sokağından havasına, deresinden yemeğine öykülerle dopdolu geri dönülüyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎18 ‎Haziran ‎2015 ‎Perşembe

  





















Paylaş :

6 yorum:

  1. Akçay, gitmeyi çok istediğim yerlerden biri. Çok güzel yazmışsınız, emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 2014 yılında yazmıştım. Bu kadar değildi. Daha uzun olacaktı. Gezi yazısıydı. Ama kalmış yarım halde. Kaldığı kadarı da bu :)

      Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  2. en son fotoyu ben de görsem çekerdim :) bellek dolu, şeye benziyor, bakiyeniz yetersiz :) bu yazının doruk noktası çalkama idi :) yazın akçaya gitmeli geceleri kış gibi olur ne güzel :)

    YanıtlaSil
  3. Ayvalık özledim seni... :/ Annemler orada...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyleyse, tam şimdi Ayvalık'tan detay kareler ekledim en son. Baksanız mı acaba?

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci