4 Mayıs 2017 Perşembe

Yokuşlu Huş’un türküsünün çığrıldığı ova kenti

Güneşin doğduğu yönü gezmeyi  istedim hep. O yöndeki kentleri, köyleri görmeyi diledim. Güneş, en güzel dağ arkalarından doğar. Dağların vadilerle, koyaklarla, krater gölleriyle dopdolu olduğu doğuya gitmek, ha deyince olamıyor.


Doğuyu ilk görmüşlüğüm Erzincan ile. O kent hakkında bildiğim tek şey, seneler önce büyük bir depremle yerle bir olduğuydu o ana dek. Depremden kurtulmuş yaşlı bir kadından dinlemiştim.


Erzincan, bana bir duyguyu ikinci kez yaşatmıştı. Beklenenden çok fazlasıyla karşılaşmak duygusunu. İlkini Slovenya’da yaşamıştım. O küçücük, nüfusu iki milyon bile değil  Slovenya’nın düzeni, tabiatının anlatılamayacak güzelliği, Bled Gölü kıyısındaki otelde sabah pencereyi açınca buğulu Alp Dağları’ndaki  kayın, ladin, akçaağaçların her bir dalında yüzlerce, bir ağaçta abartısız binlerce rengarenk bülbülün aynı anda ötüşleriyle  “Cennet böyle bir yer olmalı” dedirten tarifsiz doğadan sonra Erzincan’da yaşamıştım beklenenin ötesindekileri görmenin şaşkınlığını.


İşte yine doğu yolları gözükmüştü. Hep merak ettiğim küçük bir kenteydi bu kez yolculuk. Muş’a. Vaktinde askerlerimizin savaştığı Yemen türküsündeki   yokuşlu kent Huş’u, Muş’a çeviren bu şehir, en az bilinen şehirlerimizdendi.


Muş’un uçaktan nasıl sulak, el değmemiş bomboş toprakların uzanıp giden görüntüsü, henüz ocaktan çıkarılmamış bir elmasa bakıyormuşunuz gibi hissettiriyor. Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Antalya’da,  İç Anadolu ve batıda nehirleri yol altında kaldığından susuz; gölleri balçık olmuş; yağışsız kentlerinin yerine, yukardan yemyeşil gözüken, yılankavi kıvrımlarla akan geniş nehirlerin suladığı  o yörenin zenginliği daha ayak basmadan ayan beyan ortadaydı.


Muş’ta ufka bakıldığında görülen ilk şey, boğumlu kavuşmalarla silsileler oluşturan ulu dağların görkemi. Ortada alabildiğine Muş ovası. Böyle küçük şehirlerin bir ana caddesi olur. Postane, hastane, okul, alışveriş yerleri, oteller hep o caddededir. Eskiden kalmış birkaç taş binadaki işçilik saatlerce seyredilecek cinsten. Vakit dar olunca ışığa, açıya dikkat etmeden yangından mal kaçırmaya benziyor resim çekmek, ama kim yanar buna.


Dağları çeşit çeşit otla doluymuş. Hepsi de birbirinden şifalı. Şekere, bağırsaklara ilaç gibi otlar. Muş’taki otlardan biri daha önce Erzincan’da gördüğüm ışkın. Uçkun da deniliyor. Bir de jağ otu var.  Saplı, cüsseli bir ot. Çok şifalıymış. Salamura yapılıp saklanıyormuş.


Büryan kebabı yanında salamura jağ otunun un ve yumurtayla yapılmış bulamaca batırılıp kızartılmışından tattık. Salamura jağ belki iyi yıkanmadığından olacak çok tuzluydu. Ama lezzetini tuz bile saklayamıyordu. Jağ otunun çokça yendiği bir köyde hep  ikiz doğum olurmuş. Yine o dağlardan toplanan yabani sarımsak gibi otlarla, Van’ın otlu peynirince peynir yapılıyormuş.


Ot deyince akla ille de Ege geldiğinden hep Ege otları yazılıp çizilir. Ne büyük hata! Saklı güzellik doğunun otları en az Ege otları kadar çeşitli ve lezzetli. Otundan suyuna, bomboş dağlarından göllerine göz önünde; ama bir türlü görülemeyen uçsuz bucaksız bir hazine doğu.


Doğunun denizi de var aslında. Van Gölü, neredeyse bir iç deniz. Marmara’ya kafa tutabilecek kadar büyük. Adası da var, teknesi de. Kendine has balığı da. Martısı da. Hatta canavarı bile var. Ayrıca oraların coşkun akan suları, “acaba yazın susuz kalacak mıyız?” korkusuna düşürmeyen kar yağışı öyle büyük bir nimet  ki. Nüfusun çoğu göçtüğünden midir nedir orada topraklar bomboşken batıda toprak kalmadığından bloklarda üst üste yaşanıyor. Muş’ta Bağlar denilen bir yer var ki…  Bağlar, Muş’un ana caddesine tatlı bir meyille inen dağın yamaçlarına kurulmuş bağlar içindeki  eni konu lüks bağ evleriyle Toskana ya da Fransa’nın bağlık bölgelerine rakip olacak gibi birkaç yıla kalmaz.


Bazen “Karadeniz’den kalırı yok” dedirtiyor Muş. Eğer Muş fıkraları olsaydı  adını daha çok duyardık.


Otelimizde asansörün katta olmadığı fark ettik. Asansöre binebilmek için on basamak kadar inmek veya  çıkmak gerekiyordu. Katta durum yine aynıydı.  Asansör durduğunda kata merdivenle çıkılıyor yahut iniliyordu. Bir Muş şakasıydı bu. Kahvaltı salonundaki  duvara ters asılı, vazodaki bir demet çiçek konulu tablo gülümsetmişti. Ters asıldığından haliyle baş aşağıymış gibi  duran vazodan su akıyor mu diye gözüm vazonun ağzına gitti. Bu farklı bakış açısına bakakaldım. Cadde üzerinde bir evin beyaz sakallı sahibi, bahçesindeki dut ağacından dut yiyordu. Baktığımı gören yaşlı adam da merakla bana bakınca “Ayaş dutu mu?” diye sordum. Anlamadı, birkaç kez daha sordum. O sırada yanımızdan geçmekte olan bir genç, sorumu daha yüksek sesle aktarınca yaşlı adam, “duttur” dedi. Duttu tabi sonuçta, Ayaş cinsi olsa da olmasa da. Muş, hiç ummadığınız anda gülümsetiveriyordu.



Murat Çayı’nın üzerindeki şimdilerde restore edilmiş Murat Köprüsü’ne gittik akşam yedi gibi. Köprü oldukça uzundu, çay da geniş. Irmak boyundaki ağaçların yansımaları suya vurmuş, tablo gibi bir görüntü çıkmıştı ortaya. Köprüyü taşıyan kavisli gözlerin altından akan su hayli azalmıştı; ama yine de kurbağa sesleri inen akşamın şarkısıydı. Muş’a gelenler de Muşlular da köprü kenarındaki tesislerde  vakit geçirirlermiş. Güneş solunca ırmağın rengi gümüşi bir tona büründü. Güneş, Murat Çayı’nın bir ucundan batarken “keşke fırçam olsa da resmini yapsam” dedirtti. Hava kararınca ırmağın kıyılardaki çardakların ışıklarının aksi,  köprü altındaki gözlere yerleştirilen ışıklarla birlikte  Muş yakamozuydu.


Yıldızlar Muş’ta seyredilmeli. Murat Çayı köprüsünden. Ankara’daki gibi bulanık hava, ışık kirliliği olmadığından yıldızlar elle sayılabilecek kadar parlak, berrak görünüyor. “Yıldızlara bakmaktan vakit bulup nasıl uyuyorlar” diye düşünüyorsunuz. Metropollerde derenin, tepenin adı sadece semtlerde kalmışken Muş’ta hepsi gözünüzün önünde.


Nehirsiz, yazın sular kesilecek korkusuyla kar bekleyen, çamaşır leğeni büyüklüğünde park havuzlarında su başında oturduğunu sanan bir metropollü, Muş’un çoğu değerlerinin Muşlulardan daha çok farkında olabilir. Ankara, İzmir, İstanbul su konusunda fakir. Suyu içilemez Çeşme’de su sıkıntısı ciddi boyuttadır. Metropollerde dağ yerine dağlara meydan okuyan beton bloklardan dağların haddi hesabı yok. Metropolde güvercin, serçe ve kargadan başka kuş bilinmez. Oysa Muş’ta nesli tükenmekteki toy kuşu bile yaşıyor. Toy kuşu, kaz iriliğinde olduğundan havalanmakta zorlanırmış. Sanki havalanabilmek için hızlanan uçaklar gibi epeyce koşarmış önce. Üzerinde telli turnalar uçarmış bu şehrin.


Yılankavi kıvrılışlarla gepgeniş ovayı sulayan Murat Çayı, kışın sürekli yağan karlarla beslenen dağları, bağları, kuşları, o canım otlarıyla görebilene müthiş bir zenginlik Muş.  Biz oraya varmadan kısa bir süre önce Muş’un ters  lalelerinin mevsimi bittiğinden onları göremedik. Bu nadir lalenin ovalar dolusu açıp, dağ eteklerini rengine buladığı resimlere gıpta ederek baktık.


Görülmediğinden fikir sahibi olunmamış yerlerin güzelliği hakkında önyargılıyızdır. Neredeyse hiç bozulmamış doğayı, gür ırmakların suladığı geniş ovaları hayal edemeyiz. Ege otlarından başka oralarda  ne otlar olduğu aklımıza bile gelmez. “Irmaksız, gölsüz metropollerden yakıcı aylarda yazlık diye yine güneşin kavurduğu yerlere gidiyoruz. “Tamam yazlıklara da gidelim; ama keşke doğa, berrak gökyüzü, yıldız seyretmek, tertemiz dağ havası soluyup, geyikleri izlemek için oralarda, o başı hep karlı dağların eteklerindeki köylerden de yazlık mı denilir, dağ evi mi denilir evler alabilseydik!” diye düşünmeden olmuyor doğuyu görünce. Metropollerde göremediğimiz dağları, ovaları, yıldızları, ters laleleri, havalanırken toy kuşlarını görebilseydik o dağ evine gittikçe. Otlarından toplasaydık!
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 30 Haziran 2014

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

20 yorum:

  1. Merhaba, ilgiyle okudum yazınızı ve 1984-85'leri yaşadım bir an. Muş ovasının karpuzlarının yalnızca özlerini-göbeklerini- nasıl yediğimiz geldi aklıma ve terör olaylarının ilk yılları. Mahsur kalışımız... Çok farklıdır oralar; Türkiye'yi tanımak için bence görülmesi gereken yerler-özellikle Doğu Anadolu- Doğa kendisini hissettiriyor insana. Yüreğinize sağlık. Hoşça kalın.

    YanıtlaSil
  2. Doğası, bitki türleri anlatılamayacak kadar güzel.

    Belki sizden de bir yazı okuruz :)
    Çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  3. Erzincan,benim de merak edip görmediğim iller arasında...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dönüşte doğasını hiç unutmayacaksınız. Gürlevik Şelalesi , Munzur ve Keşiş Dağları ve Fırat Nehri'nin kollarıyla Eşki Su adlı doğa parkını mesela :)

      Sil
  4. huş caponca gibi benim için muş da japonyada gibiiii :)

    YanıtlaSil
  5. Of!Öyle güzel anlatmışsınız ki orada olmak istedim. Öncelikli hedefim Erzurum, Erzincan, Kars şehirlerini görmek. Umarım Muş'a da sıra gelir dedim şimdi. Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Erzurum ve Erzincan'ı gördüm. Kars'ı değil ama Iğdır'ı gördüm. Erzincan da Iğdır da olağanüstü. Iğdır tam Kafkaslar. Gürcistan Kafkaslarını da görmüştüm. Doğa elbette bozulmamış ve
      yeşil haliyle, kuş türleriyle, gürül gürül sularla oralarda :)

      Sil
  6. Gidip görmek, gezmek gerek... Yazı ve fotoğraflar harikaydı :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fırsatınız olursa hiç kaçırmayın. Buralarda nelerden olduğumuzu -insanlık dahil- oralarda anlayabiliyoruz. Doğanın hası da doğuda :)

      Sil
  7. Kars'taki köyde hiç kimyasal kullanılmadığından otlarının değerli olduğunu söylemişlerdi. Ah gezip görecek ne çok yerimiz var.

    Sabahın ilk saatlerinde çok güzel bir tur oldu bana, teşekkürler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Iğdır'dan Ankara'ya kuşkonmaz getirdim. Hele bir çoban kirpiği otu var ki... Lezzeti, kokusu ve şekli olağanüstü :)

      Sil
  8. Güneşin doğuşunu izlemeyi ben de çok severim. Yazıyı hissederek okudum, sanki oradaymışım gibi. Büyük şehirler doğanın gerçek güzelliğinden çok uzak artık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kentler daha ne kadar büyüyecek diye düşünüyorum. Nereye kadar?
      :)

      Sil
  9. Yurdumun her bir köşesi ayrı güzel. Muş da ilgimi çeken bir yer olmasa da Bitlisi merak ediyorum. Bir ara nasip olur inşallah.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Muş'u, Erzincan'ı, Iğdır ve Ağrı'yı göreceğimi, İshak Paşa Sarayı'nı gezip göreceğimi hiç düşünemezdim. İyi ki görmüşüm. Doğası, tarihi yapıları muhteşem :)

      Sil
  10. Çok güzel anlatmışsınız... Elinize sağlık :)

    YanıtlaSil
  11. Köy hayatını ne kadar da özledin 😦 Burada kalakaldım şehirde hapiste

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Metropolün karmaşasından uzak, hayatın çekilir ve kolay olduğu yerleri özledik. Buralardan da belki tam kopulamaz; ama metropolde de hiçbir şey tam değil. Mesela doğa. Zamanın çarçur olması :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci