16 Haziran 2017 Cuma

Metropolün Göbeğindeki Yağmur Suyu Birikintisi ve Leylek

Her an yanımda ve sürekli fotoğraflamaktan çok yorgun eski ve daha küçük fotoğraf makinem sabah kapanmayıp, şarjı bitene kadar öyle kalınca dönüşte iphone ile çektim bu kareleri. Hareket halindeki serviste olmak ve ağaçların  perde olması yetmezmiş gibi bir de şehirler arası yolcu otobüsü sağdan belirince leylek, birkaç başka  kareye daha giremeden  çekim sonlandı. Yine de üç karede biraz çözünürlük sorunu olsa da metropol leyleği anlaşılır halde az çok.  Görüntü kalitesi değil leyleğin nerede olduğunu önemsediğimden içim rahat yayınlıyorum bu kırpıp leyleğin daha belirgin olmasına çabaladığım kareleri.
 


Zaman zaman haberler olur, gıpta ile okuruz. Londra’da falanca yer üç yüz yıl önceki çizimlerinde nasıldı, şimdi nasıl diye. Geleneklerine nasıl da düşkün olduklarını bilmeyenimizin  olmadığı o ülkenin o kentinde de, başka yerlerde de üç yüz yıl sonrasında kentin o zamandan kalma  yerlerinde  öyle aman aman değişiklik olmadığını görünce içimiz sızlar. Yani zaman yolculuğu yapan bir İngiliz, asırlar öncesinden çıkagelse, caddeleri kolayca bulacaktır. Hatta aradığı şapkacı dükkânının üzerinde belki de hala aynı tabelayı görüp şapkacılığı aile işi edinmiş bir İngiliz ailenin o küçücük dükkânlarını korumakla kalmayıp dünyaya nam saldıklarını görecek.

Elbette zaman içinde dünya nüfusu artıyor. Şehrin göbekleri, trafik, metro istasyonları, otobüs hatta bizde bir de dolmuş durakları ile doluyor. Her yönden  genişlemeler oluyor. Ama oralarda “old town” denilen çekirdek yerleşim, yani şehrin kalbi hiç değişmiyor. Tarihi binalar yıkılıp da yerine ruhsuz, mimari eser değil beton yığıntısı  dikeltiler ile yok edilmiyor; olduğu gibi korunuyor.

Oralarda tarihi binaların içleri yıkılıp günün ihtiyaçlarına göre yeniden yapılıyor. Zaten su tesisatından elektrik bulunduktan sonra kablo, internet ağı döşemesi gibi şeyler elbette yapılıyor. Ama yapıların dışı olduğu gibi korunarak kalıyor. O binaların üstlerinde demirden diyelim ki 1819 rakamları asılarak yapılış tarihini gururla haykırıyor.Eskiliğini bu demirden tarihler ile göstere göstere sessizce öğünen yapılar, kente ruhunu veriyor, saygınlık katıyor, onların kaç asırdır orada olduğunu bas bas bağırıyor. 

Eski evlerin içleri elbette yıkılacak, yenilenecektir belli bir süre sonra. Zaten eski yapıların içlerini içindekilerden başkası görmez. Ama şehre ruhunu, dokusunu, kültürünü, anlamını veren, mimari yani estetik yani sanat kokusu katan dışları korunacaktır. Sokakların, caddelerin süsü olarak. Şehrin ve ülkenin biz hep buradaydık diye alenen bağıran sessiz tarih tellalları olarak.

Ankara’da böyle eski evlerden örnekler Kale civarında kaldı ne kaldıysa. Kızılay’daki eski Kızılay binasına dek yıkıldı. Ulus, açık hava müzesi gibi idiyse de yakın zamana kadar, yeni yeni yapılan siyah camla kaplı, modernizmin nasıl yanlış anlaşıldığını  dış yüzleriyle yüze vuran yapılarla  küskün artık .

Bir sokağa kokusuyla, rengârenk açan çiçekleriyle sıcacık hava verecek ağaçlar bile yok sokaklarda artık. Tek bir çiçek açmayan hatta geç yeşillenen, çiçek de açmayan top top görüntülü bulvar akasyalarına sevinir olduk.   Diyelim ki akasya, sakura, hatmi ağacı gibi ağaçlardan hiçbiri olmasa da yine de yeşillik  ve oksijen diye sevinmeden edemiyoruz çiçeksiz de olsa ağaç varsa.
 
Çocuğu, yetişkini herkes gün içinde bir yerlerde bulunmak zorunda. Okulundan iş yerine. Öğle tatilleri dışında.

Öğle tatillerini, bildiğim trafikten arınmış en kuytu sokaklarda kısa bir dolanma ile geçirmeyi adet edindiğim tarihi hatırlamıyorum.

Bir sokak var böyle. Yakınlarda. Ama saklıda. Ve öyle sokakları sevenler, metropol kıyıcılığında şehrin göbeğindeyken sanki şehrin dışındaymış havasını yaşamak isteyenler için böyle yerler uzun zaman saklı kalamaz. Ben hep biliyordum.

Yakında yıkılacaklarını duyunca içimin cız ettiği akasyalı, kuşburnulu, kirazlı, vişneli, dutlu o sokaktaydım bu öğlen yine. Kirazlar dallardan sarkmış,  alenen belli. Kızarmaya başlamışlar. 

Ters dutları yakınlardaki taksi durağı şoförlerinden birisi topluyordu. Hemen yanımdaki  dut ağacında gözüme çarpan iki kara dutu da  ben topladım. Sırf dalından toplamak zevki için. Güneş altında pırıl pırıl yanan yemyeşil koca yaprakların sakladığı bir meyveyi bulmak... Ellerinle toplamak... Market tezgahından seçmeceye hiiiççç benzemez dalından toplamak. Hiç toplamamışlara sözüm yok; ama toplamışlar bilir bu keyfi. Vazgeçilecek, es geçilecek bir keyif değildir.

Arada bir araba geçiyor. Tek katlı, koca bahçeli  bazı bahçelerden yumurtlamış tavukların gıdakları duyulan, ağaçlar arasında kimi pencereleri gözükmeyen  evler... Çok şirindiler. 

Böyle yayılmacı bir yerleşim yerine  yığılmacı yerleşime geçmiş ve artık kırk katları geçen kuleler dikerken bu sabah yine Ege’de  yaşanan artçı depremler sonrası insanlar ne düşünüyor acaba? Allah korusun, Allah göstermesin ama beklenen büyük depremlerden biri gelip çattığında  ilk doğalgaz ve elektrikler  kesilecek. Bırakın kırk katı, on katlı apartmandan  bırakın yatalak, hasta, yaşlı sağlam, genç ve eli ayağı tutan bir insan birkaç saniyenin bile  öneminin bilindiği o anlarda nasıl kaçacak ?Asansörler çalışmazken. Ve nereye kaçacak?

Leylek de kaçamamış anlaşılan  kıyıcılıktan. Kaç gündür gerçek anlamda da, mecazi anlamda da metropolün kaç göbeğinden biri olan o yonca göbeğindeki çimler üzerinde yağmur sonrası küçük bir gölcük oluşturan su birikintisinde  eşelenirken görüyorum onu servis penceresinden Sanki metropolün göbeğinde değil de şehir dışındaki kırlardan bir görüntü. Trafiğin tam içindeki bir çimli  alanda.

Leylek, orada beslenmek için kurbağa ya da balık bulamaz. Solucan peşinde anlaşılan. Hayatta kalması için beslenmesi gerek. Onun için gelmedi mi taa buralara, Afrikalardan. Kaç bin kilometre kanat çırparak!!!

Bir leylek,  kendine bir kurbağa bulamazsa göç ettiği ellerde... O zaman  onların avlanacakları içinde alabalık yüzen dereli, çaylı, otlu, kurbağalı, kertenkeleli, kelebekli, envai çeşit böcekli ve daha neler nelerli tepeler, kırlar, bayırlar kalmamış mı demektir? Öyleyse avcı olup şehri avlamış betondan tepelerle çepeçevreyiz demektir; insanından leyleğine.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2017, 15:08

Paylaş :

5 yorum:

  1. ayy kıyamam o leyleğe. metropol leyleği terimi de iyimiş :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Akşamları servisten gözüme acımadan gelen güneş ışığından korunmak için perdeyi çekerim. Oraya gelince açıp bakınıyorum. Dün yoktu. Bir haftadır oralarda. Su ve besin için :)))

      Sil
  2. Gidecek hiç bir yerleri kalmıyor yavaş yavaş... bizlerin de öyle. Oturduğum yere oldukça sık domuz ailesi iniyor, meyva ağaçlarından yere düşenleri temizliyor. Habitat onlar sayesinde doğal akışta ama onları balkonlarından seyreden insanlar ne diyor? "Belediyeye haber verelim gelip avlasınlar!" :/ bu kadar basit !.. kendine bahşedilmiş hayatı sürdürmeye çalışan canlılara ÖLÜM! ne acı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oturduğunuz yeri merak ettim :)

      Sonunda Kızılderili sözü gerçek olunca paranın yenmeyen şey olduğunu anlasak da işe yaramayacak...

      Sil
    2. Bornova ama önceden buraları ormanmış, biz onların yaşam yerlerini ellerinden aldıkça, bari karanlıkta gelip yemek bulmaya çalışıyorlar.

      O kızılderili sözünü duyduğumdan beri hep aklımda.

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci