28 Haziran 2017 Çarşamba

Varılmamış Doruklardaki Yeni Sözler

Bu yazıma tema olarak, ayak basılmış olsa bile henüz varılmamış bir  yer olduğu için geceyi aydınlatan ayın ışığındaki bahar çiçeklerini seçtim.

Evirdik çevirdik eskileri. Tersleri yüz yaptık. Yüzler zaten eskimişti.

Eskimiş ayı kırpıp kırpıp yıldız yaptık. Yıldızlar zaten küllenmişti. Pus girmişti araya; dalga değmemiş çakıl taşlarınca sönük kalmıştı pırıltıları. Aydan da olduk yıldız isterken. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk bir bakıma.

Yalçın kayalar bile aşındı, rüzgârmış, dalgaymış dövdükçe. Ufalanıp toz oldu heybetli kayalar, parçalandıkça. Oysa biz sadece lügat parçaladık.

Gittiğimiz yolu bitirip bitirip başa döndük. Yeniden yeniden arşınladık. Ne o yana saptık ne bu yandaki kestirme sapağı fark ettik. Havanda dövdüğümüz suydu aslında. Hala da su. Ve farkına hiç varamadık.

Az gittik uz gittik; dere tepe düz gittik. Gide gide başladığımız yere vardık; oysa hedefler varılmamış doruklar olmalıydı.

Tohum büyütseydik yorulmazdık; ama bizi yoranları mesela trafiği  büyüttük. Tepesinden bakınca insanları karıncalar gibi gördüğümüz kulelere döndürdük tek katlı evleri. Sonra da bahçe içindeki pencere önü sardunyalı evleri özledik. Onca çalışma sırasında karıncalar bile karşılaşınca birbiriyle selamlaşırken biz selamlaşmayan robotlara döndük. Yetişeceğimiz saatlere odaklanmış, otomatikleşmiş.
 
En uzak mesafeleri kat etmeye atılan ilk adımla başlanır derler. O zaman  başa döndürmeyecek ilk adımı mı atmalı şimdi?  Ama atmadan önce de bir geriye bakmalı elbet…

Bakınca dünden bugüne, dün büsbüyük olanlar bugün küçücük. Dün küçümen olanlar mı? Bugün birer doymaz dev. Kent demek, baş edilemez mesafeler, yetmez zaman demek artık. Zaman demişken…

Oysa dünya hep yirmi dört saatte döndü.  Dün de bugün de. İnsan eliyle değişimler semirip giderken bir günün süresi giderek cılız kaldı. Zamanın sınırıyla metropolün sınırsızlığı arasındaki çelişkinin girdabına düştük. Kentlerin sınırı aşar taşar da günün sınırı yirmi dört saatten bir adım şaşmaz.

Dün yani yüzyıllar  öncesi insanına kalan zamanla bugünün  insana yetmeyen zamanı hayatın çelişkisi o halde. Bir yanda ha bire  büyüyen obur zaman tüketicileri öte yanda o büyüme karşısında çaresiz kalan  yirmi dört saat. Atmış yıl önce çalışan biri de sabah sekiz buçukta işe başlıyordu şimdiki de. Oysa atmış yıl öncenin küçücük kentlerindeki çocuklar evin arka sokağındaki, aynı caddedeki beş dakika mesafedeki okula giderdi. Servisler cirit atmazdı yollarda.

Çocukluğumuzda başka ülkelerde bakkala bile araba ile gidilirmiş diye anlatıldığında  gülünürdü. Oysa  şimdi biz yaşıyoruz  bir vakitler alaycı gülüşlerle dinlediklerimizi. Hem de en koyu çay deminde.

Bugün kent yaşamı içinde kaybolmuş insanlar her şeye yetişmeye çalışırken, dün aynı kentte yaşayan anne babaları farklı şartlardaydı. Büyümek, bir kent için zor koşulların ağı demek çünkü. Eskilerde şehirlerde akrabalar birbirine yürüme mesafesinde otururken bugün araba ile bilmem kaç durak gidilip binilen metroyla kırk dakika yolculuk edildikten sonra  inilip on beş dakika daha yürünmekte. Bunun bir de dönüşü var.  Toplamda bu gidiş gelişlerin yuttuğu zaman var. Öyle olunca da günlerin yetmemesi, insanların hiçbir şeye yetişememesi ve kendilerini unutması var. Bu şartlar, bir toplum için ne anlama geliyor, düşündük mü?
 
Koşturmaca içinde kendini unutmuş insanlardan oluşan bir topluma mı dönüştük o halde? Ki öyle de gözükmekte. Böyle bir toplumun hali nasıldır, nereye varacaktır? İşte şimdi bu sözleri toplamanın vakti. El bakımından sebze yıkamaya, alışverişten çocukların dersleriyle ilgilenmeye zaman isterken insanların sağlık için yürüyüşten hafta sonunu şehir dışında, göl, dere kenarında geçirmeye ayıracak vakti olmamasının doğurduğu ve doğuracağı  sonuçların düşünülmesi, yazılması çizilmesi, konuşulması vakti geldi çattı öyleyse.

Günün en azından on bir, on iki saati işe gidiş geliş  için harcanan şimdilerde  insanlar bunaldı. Oysa sağlık için yedi saat uyku gerek. Ev temizliğinden yemek yapmaya, sirkeli, tuzlu suda sebzelerin yıkanmasına zaman gerek. Haa, öncesinde de gidip onları marketten seçip, dolaba yerleştirmek var.  Hasta, bakıma muhtaç büyükler, çocuklar var.  Haliyle bunlara nasıl yetişecekleri konusunda insanlar şaşkın. Bunu dar gelire benzetebiliriz. Hani etin, sütün, peynirin, tereyağının, kiranın, elektrik su, ulaşımın gideri belliyken  hem dengeli beslenip hem sağlıklı ortamda yaşayıp hem çocuklarına iyi eğitim verip hem kitap okuması istenen diyelim ki dar gelirliye döndü haller.

Zamansızız. Koşturmaca içinde bitap kalmış halde. Soluksuzuz. Kalp krizleri alıp başını gitti  bu yüzden. Hafta sonları tatil olmaktan çıktı çoktan. Yığınla bekleyen ütülerin, ev işlerinin ve  aile büyüklerinin oldu.  Pazartesi günleri işte, masa başındaki koltukta belki de hafta sonunun yorgunluğu atılıyor artık. İnsanlar özel zevkler edinemez oldu.

Yani sinemasından tiyatroya, fotoğraf sergisinden yağlıboya resim sergisine, kitap fuarından  caddelerde boş boş dolaşıp vitrin bakmaya, mahalle, okul, üniversite arkadaşıyla hiç olmazsa yarım saatliğine bir yerlerde oturup birer kahve içmeye  ayrılmış günler olacakken yıpratan günler artık hafta sonları. Bu da yemek yapacak bile hali, zamanı kalmayanların ne bulurlarsa ayaküstü atıştırmaları, hiçbir özel zevkin, uğraşın olmaması, hayat önden koşarken kan ter içinde peşinden yetişmeye çalışmak anlamına geliyor.

Öyleyse durup düşünelim bir! Çoktan esnek çalışma saatine geçmiş gelişmiş ülkelere bakalım. Mesela Avrupa’nın başkenti bilinen şehirde altı saat kesintisiz çalışmak şartı var. Eğer öğle tatili isterseniz yedi saat. Sabah sekizde kartınızı okutursanız öğlen ikide altı saatiniz dolar. İsterseniz öğleden sonra ikide gider sekizde çıkarsınız.

Zamanı öğüten hayat koşullarıyla kuşatılmış metropollerde insanlara hafta sonları bile vakit kalmıyorsa bu, o iki gün yetmiyor mu demek? Eğer öyleyse hafta sonu tatili neden üç gün olmasın? Ve hafta sonları, otuz günlük yıllık izinler içinde sayılmasa mesela? Gün yirmi dört saate sabit; yetişilemez hızda büyüyen metropoller  o süreyi  yollarda, ulaşımda çar çur ederken  çocuğunu okula bırakıp karşılamaktan evin alışverişine, bakımına, işine, hastalara, büyüklere  yetişmesi beklenen metropollü neye, nereye kadar yetişebilecek?  

Günü uzatamıyorsak, yirmi dört saate sıkışıp kalmış ve boğulmaktaki insanlarıyla toplum sağlığı nereye varacak ya? Bugünkü halimizin gerçeklerinin ışık tuttuğu yeni sözler bunlar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.05.2017

Paylaş :

16 yorum:

  1. İlk anda ağaç dallarındaki çiçekler bir dolu üflenmiş baloncuk gibi göründü gözüme, yine de hem gece hem ay hem çiçek hepsi bir karede keyifli..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Baloncuk çiçekler. Çok güzel bir benzetme :)

      Sil
  2. Dinlenmek için çalışan toplum olmaya doğru mu gidiyoruz dersin?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel bulmuşun bu çıkarımı. Hakikaten öyle olduk. Ama dinlenmek de başka sorumlulukların gölgesinde. Hayali kurulan şey oldu :)))

      Sil
  3. Robotik yaşamlar :( Bazen de modern kölelik diye düşünüyorum.Biraz olumsuz oldu ama o çarktan çıkmak için ben de ücretsiz izne ayrıldım.Tabi herkes benim kadar şanslı değil.Sorumluluklar,çocuklar olunca özgür karar almak da zordur :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tümden robotikleşmekteyiz. Saati saatine. Bugün dünün kopyası halinde :(

      Sil
  4. Ne kadar çok koşarsak o kadar yetişemiyoruz. Nereye koşuyoruz Allah bilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle. Yetişilemiyor. Ve kendinizi de tümden unutuyorsunuz. Örnek mi? Biraz biraz ben :)

      Sil
  5. Ay, bahar çiçeklerini öyle güzel aydınlatmış ki zamanla bütün olumsuzlukların düzelip bahar gibi yeniden doğuşu düşündürdü bana.
    Tatiller de iş günü gibi geçerse "tatil mesaisini" kim değerlendirecek,"yorgun savaşçılar" nasıl dinlenecek?
    Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haftalar geçiyor; ama yedi günün yedisi de dolu. İnsanlara kalan gün yok neredeyse. Her şey giderek daha fazla zaman alırken gün hep aynı sürede. İnsanlar da tost makinesindeki tost ekmekleri gibi bu şartların altında hem eziliyor hem de kupkuru kalıyor :)

      Sil
  6. Evet maalesef zamanın sınırıyla metropolün sınırsızlığı arasındaki çelişkinin girdabına düştük. Ama tema olarak çektiğiniz fotolara bakmak bile insana bir nebze olsun huzur veriyor.. Emeğinize sağlık..
    Sevgiler..

    YanıtlaSil
  7. Çiçeklerin ay ışığı altındaki görüntüleri bir de site aydınlatmasıyla şiirselleşince bana çekmek kalmıştı :))9

    Çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci