21 Temmuz 2017 Cuma

KAPANLAR

“Bu çalışmamda bir anlamda köşeye sıkışmış, zorda kalmış yani kapana kısılmış hissinde olanlardan bahsettiğim için tema olarak kapana kısılmayı çağrıştıran kareler seçtim.”


Ha kafes, ha kapan, ha kıskaç olmuş adı; ökseye yapışmış saka kuşu yakalanmışsa bir kez! Kafesin üstüne bir örtü atılmışsa…  Saka, vakti gece sansın da ötmesin diye. Ötemez, uçamaz olmuşsa o ötücü kuş…

Büyük ölçekte dünya kıskacında, orta ölçekte coğrafyanın, kültürün kapanında, küçük ölçekte ailesel şartlar kuşatmasındayız. Kapanlara yakalanmak kaçınılmaz yani. Doğmaktan sona, sağlığın her halinden varlıktan yokluğa. Bu, dünyanın ol git kuralı. Hep varmış; hep de olacak.

Bildiğin kapan işte; adı dünyadan başlayıp başka ne olursa olsun çevrelendiğimiz koşullar. Belki kafesin kilidini açmak mümkün çünkü anahtarı elimizde belki de. Ama açamıyoruz. Çıkamıyoruz. Elde değil bazı şeyleri değiştirmek. Ne dolunun değdiği ham meyveye ben düşmesini önleyebiliriz ne de akşamları aç uyuyanlardan tek tek haberdar olabiliriz. Kafesin içindeki kuş misaliyken bir kafesin tellerini, bir de o tellerin içinde kalanları biliriz tek.

Kapanlar, aslında şartlar. Doğduğun ortamdan, aileden, ana babanın maddi durumundan kültürüne; yaşadığın ikliminden ilk öğretmenine; sağlığından karşılaştığın kişilere; uğurlusundan uğursuzuna olaylara… Kimi durumlarda kıskaçlardan kaçış olamıyor. Ökseye yapışmış kuş gibi.

Bir çocuk pırıl pırıl zekâ ile de doğsa içinde olduğu şartlar onun pırıltısının üstüne toz yağdırıyorsa o çocuk ayrıksı bir tip olmaktan öte geçemeyecektir. Kimseler onu anlamayacak, anlaşılamamış olmanın yalnızlığında savrulup duracaktır.

Görmüştüm öyle bir çocuk. Her şeyiyle farklıydı. Dinleyişi, soru soruşu. Esprileri. Kaldı ki yolu bile olmayan, toz toprak içinde bir yerdi doğup büyüdüğü kasaba... Lise ikinci sınıftaydı. Babasızdı. Yoksuldu. Yalnızdı.

Bir kez ağzını açsın hemen belli ediyordu sıra dışı olduğunu. Üstün zekâlı olduğu çoktan bilinmekteymiş zaten. Annesiyle kardeşine bakabilmek için okul çıkışları bahçe çapalamaktan un çuvalı sırtlamaya, pancar sulamaya ne iş bulursa koşuyordu. Yine de derste dinlediği ile okulun en iyisiydi. Ama çantası yoktu mesela. Çantaya ihtiyacı da yoktu ya gerçi. İçine koyacak tek bir kitabı yoktu çünkü. Kitap alacak parası yoktu zira. Dersler aklına kayıtlıydı. Ne yaptı sonra, elinden tutan çıktı mı bilmiyorum. Onun kapanı, kendi koşulları bir yana onu o ortamdan çekip çıkaracakların etrafta olmamasıydı aslında. O çocuğun fark edilmesine rağmen gereğince değerlendirilememesi hepimizin kaybı.

Doğarken annesi ölenler, bir yandan anne yoksunluğu bir yandan da annesinin ölümüne neden olmak suçluluğu kıskacında. Öyle bir kıskaç ki bu, her ona seslenişte annesinin kendisini doğururken öldüğü yüzüne vurulmakta sanki. Öyle bebeklere çoklukla Yadigâr adı verilirmiş. Bir Yadigâr tanımıştım.  

O da lise öğrencisiydi. Bir ablası vardı. Çalışkandı; hem de nasıl. O yolları tozlu topraklı mahrumiyetler içindeki taşra kasabasındaki öğretmensizlikten boş geçen derslerin olduğu liseyi başarıyla bitirdi. Sonra tıp fakültesini tutturdu diye duydum. Şimdi doktor olmalı. Ve eminim artık hiçbir çocuğa Yadigâr adı konulmasın diye çabalıyordur.

Yadigâr mükemmel bir öğrenciydi. Suskundu; ama ara ara aniden ağlama krizleri olurmuş annesinin ölümü  nedeniyle suçluluk duygusu taşıdığından. İçe kapanıkmış. Annesini nasıl ve ne zaman kaybettiğini yüzüne hep vuran bir ismi oldukça belli ki adıyla her çağrıldığında içi yanıyordu. Yadigâr’ın adı, Yadigâr’a kapandı.

Bir yuva kurmak, yuva kuracak yaşa gelmişler için olağan şey. Hiçbir yuva yıkılsın, mutsuz olunsun diye kurulmaz. Ancak kimileyin mutlu bir yuvayı bir kaza yıkar geçer. Kimileyin de o eşikten atlandıktan sonra karşıda bambaşka biri bulunabilir. Yuvaya değil kapana girilmiş gibi hissedilebilir. Öyle bir yeni gelin tanımıştım. Yine  yoları tozlu o kasabada.

Gencecikti. Varlıklı bir ailenin kızıydı. Bir de sevimliydi ki bebeği. Kız güzeldi de her gün gözü mor, dudağı patlak, kaşı kanamakta, alnı şişmiş olduğundan güzelliği anlaşılamıyordu. Gün geçmiyordu ki kayınvalidesi ile kocasının yoktan yere attıkları dayakları sineye çekmek zorunda kalmasın. Annesiyle babası, kızlarının neler çektiğini biliyordu; ama hiç ses etmiyorlardı. Adet öyleydi. Oturduğu sedirde evirip çevirdiği alyansına düşen gözyaşlarını görmüştüm birkaç kez. Vücut diliyle ne anlatmak istediği çok açıktı yeni gelinin. Kapanını evirip çeviriyordu.

Kapanlar, iç içe.  Dışta, kutbundan ekvatoru, çölü, bataklığına birinden birinde yaşadığımız dünya büyük kapanı. Onun altında insanların kendini unuttuğu, zamanı yutan metropol, yoksul kasaba, dağ başında kardan yolu sekiz ay kapalı köyler gibi ortamların kapanı. Onun da altında içine doğulan koşullar. Diyelim ki kendisi daha çocukken kucağında bebesi ile üniversite öğrencilerine gıptayla bakan çocuk gelinler. Kim bilir ne sorunların, sırların üstünün örtüldüğü bazı aile ortamları…  Belki çocuktan anneye dayak kötek, şiddet… Belki babaları annelerini hayattan koparınca, anne mezara baba hapse giderken yetimhaneye verilmiş boy boy kardeşler…  Belki kimselerin başına gelmeyesice alışkanlıkları olan  ana babanın çocuğu olarak krizle doğma… Sonra da kaç katman olduğunu bizim de bilmediğimiz iç dünyamızın kapanındayken açık açık kendi dilimiz ile anlatamadıklarımızı şarkılar söylüyor bizim yerimize bazen. Az önce açık camından bas bas bağırtılı müzik yayılan arabadan duyup bu yazıyı yazmama sebep olan “Anlatamam derdimi kimseye…….” diye başlayan şarkı gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.06.2017, 15:58
 @AcemiDemirci


Paylaş :

2 yorum:

  1. aman ne hayatlar var yaaa. bizler şanslıyız demekkisi :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kapanlar, hayatın belirleyicileri...

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci