22 Eylül 2017 Cuma

Dışlananlar, Hoşlanılanlar ve Gözden Kaçanlar

Her gün aynı yüzler içinde yaşamak, o kalabalıktaki her bir kişinin ayak sesini tanımaktan öte pek çok insan tanımak anlamına gelir. Tutum, bakış, tavır, yaklaşımlarımızla  toplumu biçimlendiren bizlerin  ortaya koydukları hem ektiklerimizdir hem de biçtiklerimiz.   Trafik, iş ortamı, sokak, cadde, okul, ortak yaşamların sürdüğü apartmanlar gibi yerlerde belli oluyor aslında neyiz, nasılız! Dediğimizce miyiz; bambaşka mıyız? Mangalda kül bırakmayanlardan mıyız yoksa o küllerin pisliklerini temizlemeye çalışanlardan mıyız? Kalite diye tutturmuş giderken kalitenin ölçü demek olduğundan habersiz bir ölçüsüzlükteyiz çoğu kez. Biri, tam üstünde oturduğu apartman girişinin sapasağlam  yepyeni demir kapısını gürültülü kapanıyor diye ucuza bir araba parasına yenilerken  yine aynı kişi başkasına rahatsızlık verecek  her şeye alkış tutuyorsa ölçü şaşmış demektir. Ve ağlanacak halimize gülüyorsak bir de! Ölçü filan hak getire… Ölçü dışlanan oldu, ölçüsüzlük diz boyu o halde.
 
Yine yolda, koridorda yürüyüş biçimimiz, metroda oturuşumuzdan yaşlılara, çocuklulara, kadınlara, hamilelere karşı davranışımız bizleri anlatan görsel öyküler.  Yani her olguda şu anki durumumuzun aynası olan yansımamızı görebiliyoruz. Şaşılacak şey, aynada gördüğümüz yansımalarımıza söylenmeden edemememiz. Toplum tablosunun çizgileri, boyası bizken o tabloyla yüzleştiğimizde hoşnut kalmamamız. Geçip karşısına yüzleştiğimiz gerçeklere homur homur homurdanmamız. Homurdanmak çözüm değildir. Yani “söylemez; ama söylenir olmak” uygarlık değildir. Uygarlık balkonu  altında yakılmış mangal kömürünün etrafı dumana, kire, ise, kirli havaya boğması olsa olsa uygarlık dışı olmaklığın imzasıdır. Dumanı tüttürenler halinden çok memnunken duman eğer kendi burunlarının dibinde tüttürülseydi yaygarayı basacaklardı. İnsan, hep güzeli sever; ama çirkini kendi elleriyle yapar. “Kibarlığın paraca değeri yoktur; ama hayatın tekerlerini yağlar” sözünden hoşlanmaz olduk bir kere!

Yüzleşmeler sabahtan başlar her seferinde. Diyelim ki işe gitmek için evden çıktınız. Gece yol kenarına arabalarını çekip ne yedi içtiyse artığını  etrafa fırlatmış, küllüğünü boşaltmışlar, çöplükte gezindiğiniz hissi uyandırabilir. O zaman çoğumuz temizliğe, güzelliğe düşman mıyız? Alenen kendi ellerimizle kirlettiğimiz buralardan sınır ötelerine gidip döndükten sonra oraların temizliğini ballandıra ballandıra anlatmalarımız var ki bir de… Nasıl bir ironiyse artık…

Yirmili yaşlarda araba kullanmaya başladıktan sonra iyi bir yaya olmuştum. Hoş, Ankara trafiği artık çoğu kişiyi araba kullanmaktan alıkoyar oldu.
 
Herkese açık yerleri kullanırken söylenmeyene rastlanmaz pek. Diyelim ki işyerlerinin sabah yoğunluğu lavabolardadır. Bardaklar, kupalar yıkanacaktır. Bakteri, mikrop sözcüklerinin anlamını bilen her yetişkin için  temizlikle suyun ilişkisinin bilinmesi gerekirken kimisince şık kıyafetler içinde olmak, aynı zamanda temiz olmakmış gibi algılanıyor olmalı ki eller yıkanmadan; ama ortalık su birikintileri ve çöp kovasına değil ortaya fırlatılmış kağıtlarla kirletilerek arkası dönülüp gidilebiliyor. Sonra  da o görüntü karşısında söylenmeler başlıyor. Oysa orayı kullananlar uzaylılar değil söylenenlerin ta kendisi değil mi? Bu da aileden okuluna nasıl eğitildiğimizi, yanlışın nerede olduğunu düşündürtüyor.  Sonuçta her şey eğitimle.

Hepimiz az çok eğitim aldık. Dünya kadar formülü ezberleyip,  neden sonuç ilişkisinden ziyade savaşların tarihlerini belleyip, edebiyat derslerine rağmen okuma alışkanlığı  kazanmadıysak nasıl bir eğitim almış sayılırız? İyi? Kötü? Böceklerle, kurbağalarla ilgili öğrendiklerimizin kaçı okul sonrasında işimize yaradı? Deprem bölgesi coğrafyada yaşıyorken tarihte kimlerin nasıl gömüldüklerini değil de ilk yardımı öğrendiyseniz mesela, canlar kurtulabiliyor gerçeği bugün karşımızdayken yine de gözden kaçıyorsa…  

Bir arkadaşımın henüz ortaokul öğrencisi kızı okulda değil, doktor babasından öğrendiklerini uygulayarak  babası kalp krizi geçirdiğinde yetim kalmamıştı. Hepimiz bu cici ve akıllı kızı gördüğümüzde her çocuk için olması gereken eğitimi de görmüştük. İlk yardım gibi.

Hayat için gerekli şeyler öğrenilmedikçe eğitim yeterli midir? Gerekliler dururken gereksiz tonlarca şey öğrenmek hamallık değil mi? Öğrenmek, bilmek ile sınırlanıp uygulamaya geçmemişse, kişinin yüklendiği kilitli bir kütüphaneden öteye geçemez.

Bir kâğıda alt alta yazsak önce şöyle, köylüsünden kentlisine neler bilmeliyiz…  Nasıl yılın her ayı her yerde hava aynı kararda değilse, her yerde bilinmesi ille gerekli olanlar da aynı değil elbette. Ortaokulu Doğu Karadeniz’in başladığı noktada, Ünye’de bitirmiştim. Ünye taşra sayıldığından kentlerdeki gibi Muhasebe Dersi filan değil Tarım Dersi okumuştuk. Hatırladığım en zevkli dersti. Tarım Dersi okuduğuma çok memnunun. Çünkü tümden gerçekti. Hayatın ta kendisiydi. Öğrendiğiniz her şeyin size bir an, bir yerde mutlak faydası olacaktı…     

Kendisini değil; ama simgesini bildiği birçok maddenin adını, pek çok  formülü öğrenenseler de kent çocukları serçe, güvercin, kumrudan başka kuş adı, cinsi bilmiyor. Ağaca tırmanmadan büyürken kırdaki toprak kabartılarının köstebek yuvaları olduğunu anlayamıyor. Çileğin ağaçta yetiştiğini düşünüp, elleri tohum ekmiyorsa; otların ayrımında değil, bulutlara bakıp havayı kestiremiyorsa bir çocuk gerçek anlamda hayata yetiştirilmiş sayılabilir mi?  Yedi tepeli İstanbul’da, Ankara’da betonlar arasında yaşarken  tabiatın yalnızca çıplak ayaklı Heidi’nin gezindiği uzaklardaki Alp Dağları’nda olduğunu bellemiş çocuklar için doğa, yalnızca beton duvarlara asılan tabloların konusudur. Resimdir. Televizyondaki belgeseldir. Ha deyince erişilemeyen uzaklardadır. Tabiatın çizgi filmlerdekine benzediğini sanan çocukların doğası artık vahşi betondur.  

Tarihten edebiyata, dilimizden yabancı dile, beslenmeden sağlıklı yaşama, ilk yardımdan trafiğe, tabiatın dilinden insanların vücut dillerine kadar çok şeyi öğrenmekle kalmayıp bunları davranış biçimi olarak tavırlarımıza oturttuğumuzda, işte o zaman uygarlıktan dem vurabiliriz tek. “Onların trafik lambası kırmızı yandığında köpekleri bile durup geçmek için yeşili bekliyor” veya “onlarda yol sürücülere ait iken sen adımını yola attığında gülümseyerek yol veriyorlar” gibi hayret dolu hayranlıkları  anlatmak yerine, “bizim onlardan hiç kalırımız yok” deme noktasına işte o zaman adım adım yaklaşıyor olacağız.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2016
acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

16 yorum:

  1. Ne güzel bir yazı olmuş.İmrendiklerimizi anlatmaktan ziyade yaşamaya başlayınca eminim herşey daha güzel olacak.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok haklısınız. Yoksa lafta kalıyor :)

      Sil
  2. Sindire sindire okunması gerekenlerden bir yazı. Pek çok konuda fikir birliğine varıyoruz.Ah doğrularla yaşayanlar çoğalsa ve yanlışlar azalsa.
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah, keşke. Aynı dileği hep geçiririm ben de içimden :)

      Sil
  3. çok iyi bir toplumsal gözlemleme olmuş..hem de "toplum psikolojisi" gözlemlemesi.. :) emeğinize sağlık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir yorum :)

      Sil
  4. "bizim onlardan hiç kalırımız yok"

    Fazlamız vardı ne yazık onları da kaybettik..." Misafirperverlik-mertlik-vefa"vb.güzel özelliklerimizde yok.
    Üstelik herkes bunların kayıp olduğunun farkında,arayıp yerine yeniden koyalım diyen,çözüm arayan da yok...

    Çok değerli bir yazı olmuş emeğine sağlık.

    Yazdıklarının birini bile içselleştirip günaydın desek çoğu şeyi çözeceğiz elbette...Ancak;

    Güne sağlıkla uyanan doğru dürüst insanda yok...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel olan değerlerimizin gidip yozlaşmasının yerine koyulabilecek hiçbir şey yok. Onları yeniden edinmek gerek. Sanırım bloklar, bahçesiz evler de baş neden. Bahçeli evlerde sabah mutlak günaydınlaşma olur. Bir kahve içmeye davet olur. Bir komşunun yan bahçeden nane istediği olur. Bloklarda konsol çekmeceleri gibi çekmeceleri andıran dairelerde hiç olmayan , olamayacak şeyler bunlar.

      Yorumun tümden halimizi ortaya koyuyor Merihcim :)

      Sil
  5. gözlemleme işte, farklı yüzler, farklı kültürler hareketler ve de sonuçlar... eline sağlık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her an, her yerde benzerine sıkça rastladığımız hallerimiz. Hep söyleniyoruz; ama aslında söylendiklerimizi biz kendimiz yapıyoruz. Şimdi gülmek mi somurtmak mı imi eklemeli bilemedim :)

      Sil
  6. Toplumumuzun içler acısı durumunu da özetleyen çok boyutlu bir yazıydı. Keyifle okudum ama gerçeklerimiz hep üzücü. Dilerim tamamen umudumuzu yitirecek hâle gelmeyiz. Aklına, eline sağlık Yasemin :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler :) Hep söyleye gelmişiz zaten ağlanacak halimize güldüğümüzü...

      Sil
  7. Üstelik her geçen gün eskiyi aratıyor. Önce aile daha sonra okulda verilen eğitim önemli. Eğitim verenleri eğitmek gerek önce tabii. Bu durumlardan fazla rahatsızlık olmayan kesim var. Gelecek kaygısını taşıdığımı söylemeliyim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çoook haklısınız. Her şey öğrenmeyle. Eğitimle. Eğer eğitim yeterli ve nitelikli olmazsa............ .

      Sil
  8. ivit güzel yazıydı buuu :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci