4 Aralık 2017 Pazartesi

Ruhsuz Bedenlerdeki Ruhlar


Her bedenin vitaminlere ihtiyacı vardır, biliriz. Harflerle ifade edilen vitaminlerden veya minerallerden birinin eksikliği halinde saçtan tırnağa, ciltten göze belirtiler çıkar ortaya. Toprağın alaşımınca alaşımlıyız ya malum biz de.

Beden öyle de ya ruh… Onun vitaminlerinden bahsetmiyoruz nedense. Çünkü ruhun tırnağı yok ki kırılsın, çizgiler ortaya çıksın da derdini anlatsın. Ruh başka bir şey. Tümden enerji. “Enerjim azaldı” derken sadece fiziksel değil  ruhsal katlanabilmeyi de anlatıyoruz aslında.

Öyleyse ruhun da vitaminleri var. A’dan Z’ye. Ancak onun vitaminlerine hiç aldırış ettiğimiz yok. Çünkü robotlaşmış ruhsuz insanlar kesildik haylidir. Neler mi o vitaminler?

Bir çocuk düşünün. Ne ister? Yok, çikolata, sakız, gazoz, oyuncak değil tek beslenmesi. Önce sevgi ister bir çocuk. Beklentisinin niceliğini de kollarını iki yana koskoca açarak anlatır. Çocuk kollar, sevgi anlamlı S vitaminini kucaklamak için açılmıştır.  Aslında çocuktan ihtiyara herkes ister.

Hiç kendinden harcamak  değil de hep başkasından alınmak istenen, her şeye saygıyı da içeren S vitamini ruhun harcıdır. Sevginin zıt anlamlısı ne kadar kavram varsa onlar karşısında göz kırpmadan gözden çıkarılan vitamindir de. Öyle bir vitamin ki zehir ona tercih edilir olmuş. Öfke gibi, hınç gibi, saldırmak gibi çarpık davranışlar ortalığı toza dumana katarken toz altında kalmış.  Sevgi, Yunus Emre ve Mevlana’nın dizelerinin süsü olarak görülürken sevgi de saygı da insanından hayvanına, çocuğundan doğaya, kitabından kültürümüzün, ailenin, toplumun  en önemli ögesi kadına kadar esirgenmiş. Sevginin yerine sevimsiz her şey konulurken S vitamini anlam kaymasına uğramış.

Gelelim K vitaminine.  Kültür mesela. Kitap ile, konuşmaktan çok dinlemek ile olmaz mı? Ya müzik? Ruhun gıdası olagelmiş müzik, bedenin yaralayıcısı olup çıkmış şimdilerde. Çok şeyde şaşmışız galiba biz. En az bulunan vitaminlerden şu sıralar K vitamini. Kitapçılara, sahaflara rağmen. Kültürlü, donanımlı insanlar hala varken. Tiyatrosundan sinemaya, edebiyata kültür odaklıyken.

Sevgi  kavramının, karşıtı kavramların tozuyla gözükmez olması gibi kültür kavramı da her anlamda yozlaşmanın isi pusu altında. Öyle ki kültür denilince artık tek eski uygarlıklar anlaşılıyor. Kent kültüründen kurum kültürüne; mimarinin, el sanatlarının, yemeğin, alışkanlıklarımızın, sanatımızın, edebiyatımızın oluşturduğu toplumsal kültürümüz akla gelmiyor bile. Nasıl gelsin! Kültürü kaldırım taşı sananlar kültürü nereden bilecek? Lafımız, parasını  kitaba vermeyip, kombinlere filan harcayıp, seyahatin de kültürelini değil alışveriş için olanını sevip bir de ağzından aklınca kültür lafını düşürmeyenlere.  
 
Üzerindeki rüküş kombini bilmem kaç on binli tutarda olan, iki saatte bilmem ne kadar para kazanabilen birileri  üstelik de sanatçı diye anılırken aslında üstleri başları mı anılıyor tek?  İçinde eski güneş saatlerinden sikkelere, tarihi çeşmelerden dünya tarihine, Kurtuluş Savaşımızı anlatan kitaplara, sözlüklere, yetmedi deyimler sözlüğüne, Türkiye’nin endemik bitkilerinden  soğanlılarına, şifalı bitkilerinden bilmem daha kaç konuya kitap yelpazesi içeren kütüphaneye sahip değillerse bu kolayından sanatçılar, bir ev alabilen kombinleri onlara ne katabilir? Ya topluma? Hem kütüphane demek, yaldız ciltli birkaç ansiklopedi ile son zamanlarda herkesin dilindeki yenilerde basılmış birkaç kitabın dizildiği raflar demek değildir! Onlar gösterişe  hizmet eder, kültüre değil…

Diyelim ki zengin bir kütüphanemiz de oldu. Kitaplardan kaçının kapağı açıldı? Mitoloji, arkeoloji, Anadolu uygarlıklarıymış, eski Peru medeniyetleriymiş denildiğinde bahsedilebilecek bir şeyler geliyor mu akla? Altları çizilip notlar alındı mı kitaplar okunurken? Yoksa gıcır gıcır mı kaldılar kıyılamayıp? Bu sorunun cevabı keşke “Ne yersiz bir soru bu böyle!” olsaydı. Ah, keşke öyle olsaydı! O zaman sokaklardan da besbelli bu halimizde olmazdık biz!

Eğer öyle olsaydı gün geçmiyor ki kadına şiddet olaylarını duymazdık. Kadınların  kültürümüzdeki yerini de insanlıktaki yerini de bilmeyenler, kendi yetersizliklerini kadına saldırarak saklamaya çalışmazlardı. Bu tür davranışlarla saklanma olmaz zaten. Sırıtır; hem de acı şekilde. Yakınlarda karşılaştığım bir olay gibi.

Hafta sonu Annem ile epeydir yürümediği o güzel caddede uzun uzun oyalandıktan sonra dönüşte taksiye bindik. Çankırılı, gençten, eli yüzü düzgün, traşlı, temiz biri şoför.

Eve yaklaşmıştık ki park etmiş araç cennetine dönmüş yolu tümden kapatmış halde siyah bir araba durmakta önümüzde. Şoför de durmuştu ki öndeki sürücü aracını kaydırıp bizim taksinin burnuna bindirdi. Emanet takside  birkaç kuruş kazanmak için çalışan şoför,  beti benzi atmış halde araçtan indi. Siyah arabadan tık yok. Şoförümüz, en fazla kendi yaşlarındaki açık camdan başı çıkmış  siyah aracın kara kuru sürücüsüne “abi bir arkana baksaydın ya” dedi, sitem dolu. Neyse zahmet edip o da iner inmez taksicinin üzerine yürüdü.

Siyah aracın sürücüsü, külhanbeyi tavırlarıyla birazdan bizim şoförün çenesine yumruk indirecekmişçesine ellerini kollarını sallıyordu. “Lan, man  ne demek lan? Sen bana nasıl lan dersin?” diye  bağırdı.

Tek kelimesi doğru değil siyah aracın arsız sürücüsünün dediklerinin. “Ben öyle bir şey demedim abi, bir arkana baksaydın ya demiştim” dedi taksici. Siyah aracın sürücüsü Nuh diyor Peygamber demiyor. Arada bize de bakıyor. Çünkü biz her şeyi birebir gördük, duyduk.  Doğruyu biliyoruz.

Kara kuru sürücü, taksicinin üzerine yürürken üç  arkadaşı kollarına girdi. Dört kişilermiş meğer. Belli ki külhanbeyi tavırları biraz da ondan. Muhtemelen de kullandığı araba babasının ya da arkadaşından ödünç.

Ne hale gelmişiz biz… Hatalı olunduğunda hatayı kabulmüş, özürmüş bir yana, dövecek. Üste üste yürüyor. Hakaret etmekle kalmayıp yalan söylüyor. Tek üste çıksın da. Dört kişiler de zaten. Gücü, gücü yetene onun anlayışı.

Şimdi bunun  neresi kent kültürü? Bu türedi yeni sokak tavırlarının sonu nereye varır? Ya taksi şoförüne bir şey olsaydı? Ve daha önemlisi o haddini bilmez, hatasını  kapatmak için olaya  tanık kişilerin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen insan kılıklı eve gidince karısına, çocuklarına nasıl davranacak? Dengesizliği ve öfkesiyle havasını zehirlediği  evin içinde mutluluk, huzur olabilecek mi? Çocukları ileride nasıl birer kişi olur? Ve böyle çocuklardan oluşacak bir toplum, nasıl bir toplum olacaktır? K,S ve başka vitaminlerden yoksun böylesi ruhların sağlıklı olmadığı apaçık ortadayken.

İstediğimiz gelecek bu mu? Vurdulu kırdılı; saygısız sevgisiz, yoz ve kültür yok edicisi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.11.2017




Paylaş :

8 yorum:

  1. Çok faydalı ve güzel bir yazı olmuş teşekkür ederiz

    YanıtlaSil
  2. Taksici aslında günümüz ''kültür'' ünün bir simgesi olmuş. Güçlüysen haklı olmana gerek yok yani. Bir de kitapları okuyup, okuduklarını bilip uygulayamayanlar var. Onlar da okumamışlar gibi değerlendirilebilirler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru.Bugün yine bir sohbette trafik ve elinde satırla arabadan fırlayanları görünce şaşkına uğrayanları dinledim.
      Neler olmuş bize...

      Sil
  3. hımmm çok güzeldi bu yazı yaa. k vitamini ne güzelmiş :) gelmez o günler geçti artık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Toplum çoklukla bu vitaminlerden mahrum bir görüntüde. Çok güzel vitamin K vitamini :)

      Sil
  4. Ordan bir koli B12 alabilir miyim?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)
      Galiba tetkiklerde noksan çıkmış olmalı:)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci