13 Aralık 2017 Çarşamba

Saygılarımla…

(Bu çalışmama tema olarak en büyük saygısızlığa uğrayanlar olarak gördüğüm kadınlar, çocuklar, yaşlılar, çevre, hayvanlar, değerler  gibi kavramların tümünü anlatacağını düşündüğüm doğanın nasıl kirletildiğine ait elbette her zamanki gibi kendi çektiğim kareleri seçtim.)
  


Sayıları arttıkça şehirlerin, güya şehirlilerin…
Şehir kültürü oturmadan metropol karmaşasına düşmüş kentlerin…
Kentli olmak matahmış bellenip, sırf içinde su akıyor, helası dışarda değil diye vaktinde tası tarağı toplayıp, köyünü şehre taşımışlar gibi  o canım köyleri yüzüstü bırakmaların…
Şehirli olmanın tanımı, ev adresinin şehirde ama yaşam tarzının şehir kurallarının fersahlarca dışında olmasına indirgendikçe…

Sayıları azaldıkça köylerin, köylülerin…
Kentleşme uğruna küçüldükçe tarlalar, meralar, kırlar…
Tükeniyoruz! Tüketiyoruz! Güzel kavramları…





Kentli olmanın sadece apartmanda oturmak değil, şehrin trafiğinden çevresini temiz tutmaya, çöpünü kapı önüne tam saatinde bırakmaktan apartman hayatında üst kattakinin alt kattakini rahatsız etmemesine, şehir merkezinden mahalleye ulaşımın yeterliliğine demek olduğu sindirilmedikçe… Kim kime dumduma, “aman canım, bir de böyle oluversin” diye geçiştirilen kural çiğnemeler giderek kanıksandıkça… Bakkallara, manavlara, ayakkabı tamircilerine, yufkacılara, koltuk yüzü değiştiren küçük mahalle esnafına kıyan kıyıcı yerleşimlerin sayıları arttıkça altüst oluyor her şey. Tersyüz oluyor doğrular. Eğriler sanki  doğruymuş gibi belirince bir bakmışınız eğrilikten çıkıveriyorlar. Doğrular sığacak yer bulamıyor.

 
Bunca şey nasibini alır da bu olumsuz büyümelerden saygı nasibini almaz mı? Alır almasına  daaaa… Böylesi almalar şöyle dursun hele bir. Saygı, artık sadece dilekçelerin sonlanış ifadesi, tek sözcüklük son cümlesi oldu.

Saygıyı bulabileceğimiz tek bir yer var şu sıralar. Dilekçelerin dibi. Dibi boyladığından değil, dilekçeler öyle bittiğinden sondadır orada saygı. Ancak şimdilerde saygı gerçekten dibi boyladı. Her türlü pisliğin, çöpün, atığın göz kırpmadan fırlatılıverdiği balçıklaşmış Boğaz sularını boğmuş   çamurlara  gömüldü.

Yitirmek, bir çırpıda; ama yerine bir şey koymak çırpına çırpına bile olacak şey değil. Şişe sallanıp tortular yukarı çıktı mı bir kere o şişedeki su durulacak değil. Bu sallanma, dinginliği unutuş. Sonucu bulanıklıktır böylesi çalkalanmaların.
 
Oysa daha yirmi beş yıl öncesine kadar saygı, ufak tefek davranışlarla her an gösterilebilirdi. Otobüste bir gencin yaşlı birine yer vermesi olağan göstergelerden biriydi saygı denince. Trafikte kurallara uymak, uygar olmanın koşulsuz gereğiydi. Sıra beklemek, aptallık olarak algılanmazdı. Sıraya yandan kaynak yapmak da açıkgözlülük sayılmazdı. Saygı kurallara, haklara duyarlılıktı. Siz başkalarının haklarına duyarlı oldukça bu duyarlılık yaşayacak, yeşerecektir elbette her yanda. Ama tersi olduğunda…
 
Saygı, belki yine var; ama bu saygı, eskiden yadırgananlara, kınananlara saygı. En bilineninden vereyim örneği, anında görülebileceklerden. Trafiğin altını üstüne getiren, motorunun sesi beş sokak ötede inleyen, öndeki, yandaki hiçbir araca tahammülü olmayan pek fiyatlı afili arabalarıyla  makas atan sürücülere “asfaltı ağlattı” övgüsü ne demek oluyor? Ne zamandır onca canın bir kuralları umursamazın  egosunu bastırmasına bağlı olduğu can pazarı yollarda insan canını hiçe saymaya  methiyeler yağdırılıyor? Saygı, tahammüldür. Sırada beklemeye; hak edene kadar beklemeyi göze almaya...
 
Tahammül etmek, hep karşıdakinden beklenirken bizden hiç beklenmemesi gereken bir şey oldu. Hastanelerden örnek verelim. Hastaların oldukça erken gidip sıraya girmesi gerekiyor. Sıra, saatlerce ayakta durmak demek. Hastaneye gidenler zaten hastalar. Ayakta beklemek hiç olacak şey değil onlar için.

Kolayını bulmuşlar. Duvara iliştirilmiş bir kâğıda gelenler adını yazıyor, sıra oluşuyor böylece. Ayakta bekleyemeyecek olanlar bir köşe bulabilirse oturuyor. Ama kazın ayağı öyle değil. Duvardaki listenin uzunluğunu gören kimileri çıkıyor ki benim  çocuğum ayağını burkmuş diye ortalığı kasıp kavuruyor. Güya ayağı burkulmuş çocuk, merdivenleri sek sek çıkıp inerken hem de. Annesi, onca yaşlının, kalp ameliyatlısının beklediği sırada koşturup duran kızı güya ayağını burktuğundan en öne geçmesi için avaz avaz haykırıyor. Kimse bu çığırtkanlığa pabuç bırakmayınca bu sefer taaa nerelere kadar şikâyete gidip eğer doktor kızına en önce bakmazsa ona köşeyi bucağı öğreteceği tehditleri savuruyor.
 
Sırada beklememek için kızının hiç de öyle gözükmeyen burkulmuş ayağını bahane ederken yürüyecek halde olmadıkları için tekerlekli sandalye ile oraya buraya götürülen onca hastanın önüne geçmek isteyen böylesi saygısız  anlayıştaki annenin tavrı, kendi hakkı çiğnendiğinde nasıl olurdu  acaba? Ya kızı nasıl bir yetişkin olacak ileride?

Saygının sokakta, yolda, hastanede yok olması kargaşa demektir. Bir kere birinin hakkına saygısızlık edildiğinde kestirmeden sonuç alma yolu açılacağından bu albeniye kapılanlar çığ gibi büyüyecektir. Neyin, kimin  başına düşecek peki o çığ? Gün gelip çığı oluşturanların başına da düşecektir böylesi ortamlarda. Yeter ki çığı tetikleyen saygısızlık tohumları atılmasın bir kere.

Saygısızlık kargaşaya yol açmakla kalmaz güvensizliğe de yol açar. Hakkına saygı gösterilmeyeceğinden emin olunursa kimsenin kimseye güveni kalmaz. Saygı, güvenin mayası öyleyse… Sözlük sözcüğü olmuş ama bunlar artık. Davranış dili olmaktan çıkmışlar. Öyle ki belki haklı belki haksız yere güvensizlik duymadan edilemiyor.

Hayatımıza çocuklardan fidanlar dikiyoruz. Yeşerecek yeni filizler ekliyoruz. Oysa dünyamıza o çocukların huzur, güvenlik, esenlik içinde yaşayabilmeleri için olmazsa olmazları ekmiyoruz hatta onları biçiyoruz. Eğer kökü sapı kaldıysa öylesi güzelliklerin onları da ateşe veriyoruz. Kazma kürek gidiyoruz üstlerine üstlerine saygı, tahammül, güven kavramlarının. Bu kavramların kökünü kazırsak sevgi asla yeşermez. O zaman sevgisizlik alır başını gider. Sevgisizlik sevgi gibi, saygı gibi, güven gibi bir besin değildir. Olsa olsa çividir, baltadır, talandır.
Saygılarımla…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.08.2014
@AcemiDemirci




Paylaş :

11 yorum:

  1. İşte bunlar olmasaydı..bu dikkat edilmesi kolay şeyler olmasaydı biraz daha özenli biraz daha saygı olsaydı herşey farklı olabilirdi..

    YanıtlaSil
  2. bizim zamanımızda da vardı, şehirden geldiler şehirli onlar diye,bizim kahvaltılar için haftada bir iki aldığımız somun ekmeği her öğünde yiyolar aa ne güzel diye, köy ekmeğimizden uzaklaştık, tabi bir zaman sonra anlıyor insan.şehre giden her insan medeni sandık; ama şehirlerin son hali dediğin çektiğin gibi gösteriyor gerçekleri

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şadece adresin şehirde olmasıyla kalmayıp kent kültürünü özümseyip onun kurallarınca yaşamak, gerçek anlamda şehir hayatı olmalıyken küçük yerleşimlerin haliyle kolay ve rahat olduğundan kuralları bambaşka yaşantısını, alışkanlıklarını, hitaplarını, davranış bozukluklarını kente, metropole de taşıyınca ki bir anda hatta seneler içinde değişmezler birkaç kuşak geçmeden metropoller de dünyanın en büyük köyü olup karmaşanın her adım başı yaşandığı çöp yığınlarına dönüşüyor, değil mi?
      :)

      Sil
    2. kesinlikle tam bir karmaşa içersinde şimdi bile

      Sil
  3. bizim ülkeyi almanlara filan fransızlara kiraya verelim bi süre temizlesinler, sistem felan getirsinler :) (not: köy çocuğu hikayesini yazmayı unutma :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Köy çocukları hakkında birkaç öyküm var. Birini hatırlayıp çok güldüm. Bön Oğlan Aliksan ile Akıllı Kız Leyli adlı öyküm geldi aklıma. Bir de Harman Sofrası adlı öyküm geldi. Başka köy çocuğu var mıydı?
      :)))))))))))

      Sil
    2. henüz yazmadığın öykü bu. unuttun mu yaaaa. geçenlerde bir yazında bir köy çocuğundan söz ettin de ben de yaz dedim de sen bana dedin yaaa, bana hatırlatsana, dedin yaaa, yazmayı unutmayım dedin yaaa :)

      Sil
    3. Aaa, hemen hatırladım. Zaten unutmamıştım :)

      O öyküyü tek bir çocuğun öyküsü olarak da yazabilirim. Keşke daha çok dinleseydim ondan. Şimdi dinleme şansım yok. Çünkü kaybettik.

      Aklımda bir kurgu geliştirdim. Babamın okuduğu yatılı ortaokulda okuyan başka ve hepsi de aynı zamanlarda okumamış köy çocuklarından bilgi edinme gayretim oldu. Şimdi hepsi çok rahat ve iyi hayatlardalar.

      Yapısı çok farklı bir okul. Oradan yetişenler mutlak iş güç sahibi oluyorlar. Tanıdıklarım hep belli bir yaşın üzerindeler ve çok iyi hayatlar kurabilmişler kendilerine. O okullar kapandı. Buna üzülüyorum.

      İster köyün en varlıklısının yani ağasının ister en fakirinin çocukları olsun o zaman ulaşımın bile olmadığı bir kamyonun ki haftada bir bile gelmiyor belki her şey olduğu İç Anadolu köyleri çocuklarının okumak için o yaşta yaptıkları. Hele Babam!!!

      Bana ara sıra sorsan keşke öykünün nasıl, ne halde olduğunu. Edindiğim bilgileri toparlamalıyım. Aklımdaki kurguya monte etmeliyim.
      Haa, bir hocaları var. Hukuk mezunu bir hanım. Sonra başka yerde kendi alanında çalışıyor. Onun kızı da şu anda alanında çok biliniyor Ama nedense yakından tanıyınca hep bir anlatım sonunda...... "ama" denilecek gerçekler olduğundan belki bir türlü yazmamış olmam. Ama yazacağım . Unutmazsam tabii :))))))))

      Hatırlattığın için çok teşekkürler :)

      Sil
    4. piki, sorarım arada :)

      Sil
    5. Çok teşekkür ederim cici kızımız. Zahmet vermek hiç istemem. Şakaydı; ama sorarsan iyi tabii :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci