29 Nisan 2017 Cumartesi

Lale zamanı, Ankara

Bugün çektim.
Yanında  kırmızı başka bir lale daha vardı.
O olgunlaşmış ve geçti geçecek. Yani geçmekte.
Sarı olanın tam zamanı. Aslında şimdi lale zamanı.

Gördüğümde, bakarken, çekerken ve  şimdi elbette kalemsiz haliyle tuşla yazarken aklımda Ankaralı sanatçımız Mazhar Alanson’un bir parçası var; konu sarı lale olunca.

O, parçasında sarı laleleri Çiçek Pasajı’ndan aldığını anlatıyordu. İstanbul'dan yani. Ben pasajdan, çiçekçiden filan  almadım. Bloğun yan bahçesindeki laleyi kareye çevirdim.

Her yıl açar. Şimdiye kadar her bahar, soğanının olduğu yerde hep açtı, sarı sarı. Bu sene kare oldu kadrajımda.

Sarı lale, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.04.2017, 22:12

Paylaş :

28 Nisan 2017 Cuma

Parlak hilal, gri ay, yıldızlar. Az önce, Ankara.

Bu gece.
Ankara.
Kanlık gökyüzünde bir görsel şölen.

Hilal parlak mı parlak.
Ay hilal evresinde olsa da geri kalanı yine de kadrajda. Yüzeyinin tüm özellikleriyle. Ay gri. Hilal olarak görülen kısmın griliğine  inat sanki, ışık ışık.

Bu gecenin bu güzel gökyüzü görseli, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.04.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

27 Nisan 2017 Perşembe

“Karanlığın sonu şafaktır”  adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

26 Nisan 2017 Çarşamba

Öğrenemedik! Mendel’in Bezelyesinden Mevlana’nın Sevgisine


(Bu çalışmama tema olarak başta kendi dilimizden kültürel, doğal ögelerimizden, ilk yardıma ve daha nelere nelere kadar hakkıyla öğrenemediklerimize dair kitaplara ait az önce çektiğim kareleri kullandım.)  


Daha ilkokulda Hayat Bilgisi dersi ile hayatı değil; ama fizik, kimya, matematik, biyoloji öğreniriz. Terliksi hayvanın şeklini şemalini ezbere çizeriz. 



Kan dolaşımı deyince hangisi diye dudak büküyoruz. Büyük kan dolaşımı mı? Küçük kan dolaşımı mı? Ama bir yer kanasa ne yapılır hiç öğrenmedik. Hala da bilenimiz yoktur pek.


Sivrisineğin anatomisi, kurbağanın sindirim sistemi… Hepsinden sınav olduk. Ne çalıştık onları, hem de  ne zaman harcadık. Cevaplar sular seller oldu kâğıtlarda. 



Bazen kırık oldu notlar; ama olsun fikrimiz de oldu sonuçta tüm bu dersler sayesinde tek hücrelilere kadar. Mitoz bölünmeymiş, mayoz bölünmeymiş... Mendel’den bezelye örneğini sınav sorusu olarak hep bekledik.



Biz, gözümüzle görmediğimiz mikroskop ölçekli canlıları dolaşımından sindirimine bir belledik, bir belledik de gözümüzün gördüklerini şöyle adamakıllı hiç öğrenemedik. 



O yüzden olmalı gözümüz görmez olduk sokaktaki canlıları, yardıma muhtaç kadınları, çocukları. Orman yangınında yuvadaki yavru kuştan, kaplumbağadan, sürüngenine yandığını.  Ve ağaçları.



“Saati semanfam” dermiş Cenap Şahabettin; Servet-i Fünuncular’dan olarak yaptığı bir benzetmede. Neye mi? Saate. “Yasemin renkli saat” demiş. 



Bir batı etkisinde bir doğu etkisinde gel gitli seyirde olmuş edebiyatımız. Biz de gidip gelmişiz bizim olmayan anlatımlı şiirler arasında. 


Güllerin eğilip arza kanadığını, muttasıl kanadığını öğrendiğimizde on beş, on altı yaşlarındaydık.



 Mef u lü mefa i lü diye az mı uğraştık lise birinci sınıfta. Hiç öğrenemedik çoğumuz bu kalıpları. Kaç kişinin hala aklında kaldılar bilmiyorum.


Edebiyat derslerinde aruz vezninin  sarp yamaçlarından bir baktık  serbest Fransız şiirine geçtik. Oradan Annabel Lee şiirine. Edgar  Alen Poe’nun bu hüzünlü şiirini unutanımız neredeyse hiç çıkmadı.  Cahit Sıtkı’nın hayatı hem de nasıl özetlediği “Her kuş yanar az çok ölen yavrusuna” diyen Hayata Dair adlı şiirinden bahsedenimizse hiç çıkmadı belki  de. 


Biz, bize el olduk yani. Elleri de el üstünde tuttuk. Oysa kim olursa olsun hak ediyorsa eğer elbette el üstünde tutacaktık onları; ama artık kendimize yabancılaştığımızdan atmayacaktık kendimizi uçurumlardan aşağı! 



Her bir  dilden şiirlerin kalıplarında içlenirken  kendi içimizi bilemedik bir türlü. Öğrenemedik.


Edebi dünya turu yaptık belki; ama hiçbir rotada duraklamadık. Üstünden uçup geçtik her akımın, başta kendi iki bin yıl öncesinden günümüz edebiyatımıza. 



Belki de o yüzdendir hiçbir derdimizi açık açık anlatamamamız. Kalıplara sokmayı bellemiştik ya.


“Ali topu at” ile okuma öğrenirken “Hi Alice!” ile yabancı dile geçtik. Dilimizi öğrenemedik ki inceliğiyle, nasıl öğrenecektik bir yabancı dili. 



Yabancı dil de öğrenmedik hakkıyla. Dilimizi yozlaştırmayı öğrendik ama. 



“Ş” harflerini mesela, o çok bildiğimiz İngilizcemiz ile “sh” yazmayı   matah şey bir sanarak! “Sh” yazınca “ş” yerine, sular seller gibi İngilizce biliyor gözüktüğümüzü sanarak. Yozlaştıkça yozlaştık. Yozlaştıkça  yozlaştırdık!  



Abecemiz ile  yazmayı bilemiyorken daha, “bir lisan bir insan” demeyi iyi öğrendik. Ve buna inandık. Çünkü doğruydu.


Dil öğrenenlerimiz de dili öğrenmenin okuduğunu anlamak, anlatabilmek, anlaşabilmek olduğunu öğrenemedi. 



Dil öğrenmenin, o dili aksanlı konuşmak olduğunu sandı. Oysa Fransızlar, İngilizce “think” sözcüğünü  “sing” gibi söyleyip İngilizceyi Fransız İngilizcesi yapıyordu. 



Mersi demeyi öğrendik de işte bu inceliği öğrenmek istemedik. Bir yangın çıksa ilk ne yapılır, bir deprem olsa nereye sığınılır, yıkıntı altında kalanlara nasıl yardım edilir ya da aranır bilmezken hala.


Taşrada tarım dersi şehirlerde muhasebe derken hamburgerleri öğrendik; hani bizim ekmek araları cinsinden. 



Pizzaları öğrendik; hani bizim pidenin yuvarlağı. Suşi öğrendik ki yiyenler  sosyal medyada paylaşmadan yapamadılar. Ben gibi yiyemeyenler ızgara balığı yeğledi hep. Ortaokulda cebrin altından girdik üstünden çıktık. 



Lisede matematik modernleşti birdenbire. Cebir nerede; modern matematik nerede! Oysa ikisi de sonuçta hesap işiydi, değil mi? 



Belki o yüzden hiç hesap kitabımızı bilemedik. İçten pazarlıklı olabilenler de bunu matematiği çok sevdiklerinden değil, sayılara sevgilerinden başardılar belki. 



Kimi denklemini kâğıt üzerine yazdı, kimi içten içe. Matematik daha çok bu oldu bazılarımıza.


Toprak saksılarda sardunyalar olurdu pencere önlerinde, balkonlarda. Ya da salonların başköşesinde devetabanları, kauçuklar. Yılbaşı çiçeği. Derken Benjamin fucuslar, yukalar  çıkageldi. Onlarla sandık ki tropik iklimdeyiz. Hep sandık.


Resim dersinde iki katlı ,sivri çatılı bir ev çizip önünden dere akıtmaya, gökyüzüne gülen güneş çizerken evin yanı başına kırmızı elmaları toplanmayı bekleyen  ağaç kondurmaya bayıldığımızda hepimiz de apartman çocuklarıydık. Kuleye geçişlerin kuluçkasındaydık. 


Ev resmi olarak çizdiklerimizle yaşadığımız evlerimiz birbirinin zıddı oldu ama hep. O zamandan mı başlamıştık kendimiz ile zıtlaşmaya?


En pahalı turizm dağda, en doğal yaşam köyde  iken biz dağı, köyü benimsemedik. Köşe bucak onlardan kaçtık, şehirlere. 



Şimdi de onca köyün birer mahalle olarak kucağına düşmesiyle şehirler metropol olunca buradan kaçacak köy arar olduk. Köyler bitti. Denizler kurudu. Toprak küstü.


Balıkların sudaki erimiş oksijenle solunum yaptığını öğrensek de kendimize gelince oksijenin anlamını bir türlü öğrenemedik. Oksijenin  hayat demek olduğunu es geçtik. Ormanları tek mangal yapmak için sevdik.


Belki köyleri de sevmediğimizden ormandan kurtulursak köyden de kurtuluruz sandık. Şimdi köy, orman için deli oluyoruz. Mangalda kül bırakmadan konuşurken sönmemiş külleri ormanlarda bırakıp  yangınlar çıkardık. 



Yaşam için en gerekli şeyi,  oksijeni ormanların ürettiğini belleyemedik; ama arabalardan bağıra bağıra egzoz dumanı saçarken yaşadığını hissedenler oldu. 



El kesimi eriştenin yerini fabrika ürünü makarna aldığında bir çırpıda unutuverdik geleneksel tadımızı.  Bakır kaplar, alüminyuma yenildi.

 
Dünyadaki bütün başkentleri öğrendik neredeyse de onca denizlerimizdeki balık türlerini öğrenemedik. Endemik bitkilerimiz, şifalı otlarımızın anlamını, zeytin ağacının ne demek olduğunu, doğu bölgelerimizin olağanüstü tabiatının güzelliğini, akarsularının değerini  hiç öğrenemedik.


En acısı, dilimizi öğrenemedik ki sıra yabancı dile gelsin! İlk yardım öğrenmek mi? Adam sen de.  Anlamayı da anlatmayı da hala bilmiyoruz. Sevgi mi? Çocuğa, hayvana, insana, ormana, kuşlara, ağaçlara, sanata, edebiyata, mimariye ve daha nelere nelere sevgi… 



Sevgi, paraya, pula, mala mülke olursa amenna… Gerisi şiirlerde kilitli. Sevgi, Yunus Emre’nin işidir. O anlatır. Biz okuruz dörtlüklerini. Böyle belleyince  sarpa sardı her şey…


Yunus’un dizelerini okursak, bir de Mevlana’nın “Gel, yine gel” çağrısını biliyorsak daha ne olsun. Çoktan sökmüşüz biz sevgiyi. Yunus’u, Mevlana’yı sindirip sindirmememiz önemli değil. Bizdenler ya onlar; duyduk ya dizelerini. Daha ne olsun! “Gel” dese de Mevlana, kimimiz “git, uzaklaş” anladıysak da önemi yok o zaman! O halde  var mı bizim üstümüze sevgide? Biz sevgiyi de hiç öğrenemedik. Saygı mı? Belki, şöyle böyle.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 
07.03.2017, 10:25

 @AcemiDemirci







Paylaş :

“Yokuşlu Huş’un türküsünün çığrıldığı ova kenti” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Paylaş :

25 Nisan 2017 Salı

Ah, bu sanal alem; alem mi alem!

(Sanal alem, gözlerin prangası. Gözler ufku unuttu sanal alem görüntülerine bakmaktan. Tüm bunlara inat sanal alemi ve o alemin dalgıçlarını  hiiiiiçççç umursamayıp kendi dünyasından hoşnut olanları bu çalışmama tema olarak seçtim)


Metropolün tıklım tıklım araba ile dolu çekilmez; ama mecburen katlanılır trafiğinin aktığı anayollarda tam yanınızdan geçen, ışıkta bekleyen arabaların sürücülerine bir göz atın. Pek çoğunun gözü ışıklarda ya da yolda değil, değil mi?

Ucunda can gerçeği olan böyle bir olguda bile gözler olması gereken yere değil de tek bir yere takılıyorsa eğer… Cep telefonlarına… O zaman hiçbir mikroskobun göremediği; ama varlığını hepimizin bildiği bir virüsün esaretine girmişiz demektir. İstesek de istemesek de artık kaçışın, tedavisinin, kurtuluşun olmadığı ve giderek daha da semirip gürbüzleşeceği besbelli bu virüsün adı, sanal ortam.

Adı üzerinde, sanal. Gerçeklik yok da, bir bakıma var da. Sandığınız gibi de;  sanmaktan kaçındığınız gibi de. Sanal manal; ama öyle bir masal ki gece yatmadan önce dinlenenlerden değil tek. Sabah saatin alarmı çalınca gözler ilk bu adı var ama somut olarak ortada olmayan virüs okunun gösterdiği tablette, ekranda.

Kolaylığa açılan kapıları da var bu alemin çetrefilli konulara, içinde çıkılmaz uydurmacalara açılanları da var. Bu alemde cankurtaran olmadığından sular tekin değil. Girdapları da yapay tabii. Hiçbir ispatın, tutarlılığın olmadığı konular, sanki gözle görülmüş, kulaklarla duymuş gibi yalan yanlış, haksız, karalayıcı abuk sabuk şeylerken gerçekmiş gibi algılanabiliyor.  Böyle algılatan ellerin zaten karalamaya yatkın, kapkara kömür gibi düşünceleriyle.
Sanal alemin açıldığı güzellikler de var tabii.  Bir çırpıda birçok tanıdığa, eşe dosta, akrabaya, arkadaşa, yakınlara ulaşabilmek  diyelim ki. Duvarınıza yazacağınız birkaç satır ile. Tüm zorluk bu. Ne kolaylık böylesi bir erişim!

Oysa bir konudan haberdar etmek istediklerinizi tek tek aramaya kalksaydınız, belki bir gününüzü alacaktı. Çok vakit harcayacaktınız. Kimisini bulamayacaktınız, dönüp dönüp arayacaktınız. Bezecektiniz, yorulacaktınız. Oysa bir iki satırla bir konunun üstesinden hemencecik geliverirsiniz sanal ortamda.
 
Bilgiye erişim mesela. Uzayından suyun derinlerine, yer altındaki madenlerden zenginliklere, yer üstündeki bitki, canlı türlerine ne arasanız kütüphane kütüphane gezmeden, kaç cildin  tozlarını yutmadan bir tık ile  erişebilirsiniz. İlkokul arkadaşınızdan eski mahalledeki çocukluk arkadaşınıza bulmak isteyince soyut sanal alem  somuta dönüverir. Bir isim yazmakla aradığınız size sunulur. Yormaz sizi. Kendi de yorulmaz.


Kırk tilkinin kuyruğunu birbirine değdirmeden dolandığı kimi kafalarda bir şey, başka amaçlara dönüşebilir. Amacından sapmış her şey artık karşı şey olmuştur; iyilik ve güzellik amaçlı başlamış olsa da. İyiliğin, güzelliğin, doğruluğun karşı şeyi, çirkinlik, kötülük, eğriliktir. Yalan dolandır. Olduğundan başka görünme ikiyüzlülüğüdür. Karalamaya kadar varabilecek.

İyi niyetlisinden art niyetlisine, iyimserinden karamsarına, gözünün üstünde kaşın var diyeninden ortada bir şey yokken ortaya laf üretenine, kendi uydurduğu yalana sonunda kendi de inanıp “hadi kanıtla” dendiğinde kem küm edeceklere çeşit çeşit mayadan bizler, sanal alemde de neysek oyuz; kendimiz ya da başkasıymış gibi görünürken. Mayalanmışlık, o mayanın özünce olmaktır malum. Ekşiyse maya, ekmeğin hamuru ekşidir. Başka tat beklenemez ondan. İşte sanal alem her tadın sofrası; ekşisiyle, acısıyla, tuzlusuyla. Çeşni. O sofrada acı sevmeyen de tadıyor acıdan, şekerden, tuzdan kaçınanlar da an oluyor kaşık kaşık bunları yiyebiliyor. Nasıl mı?

Bir kek düşünün. İçindeki malzemeler ayrı ayrı. Yumurta başka bir şey; un, tahıl türevi; yoğurt apayrı; şeker öyle, yağ da. İçine katılan üzümünden cevizine, havucuna, çikolatasına, portakal ya da limon kabuğuna hepsi apayrı. Ama devreye bir çırpıcı girmeye görsün, bir karıştırıversin ortalığı hele. Ne yumurtayı seçebilirsiniz o birbirine karışmış harçta ne şeker tanesini ne de yoğurdu. Karmakarışık bir hale dönüşüp kek adını almışlardır. Hepsi apayrı tattayken bir arada  bambaşka tek bir tada bürünmüşlerdir. Sanal alem böyle işte. Apayrı ve bambaşkaların teke dönüşmesi. Ancak o tekin içindekiler her zaman kek tadı veren şeyler olmayabilir. Acısından zehrine katılmış olabilir harca.

Sanal alemin bazı şeylerde ipucu olarak görülmesi var ki kimileyin haksız da çıkmıyorlar. Bu hafiyecilik oyunu daha çok çokça dedikodulu magazin işinde. Yazacak bir şeyler için  veri aramacada. Veriyi belli kişilerin sosyal medya hesaplarını izleyerek topluyorlar.

Sosyal medya hesaplarına pencere açabilen  bilgisayarların başındayken o hesaplara konuk olmak için kapısını çalabilirsiniz, açık pencereden içeri dalabilirsiniz ya da kapıdan kovulsanız da bacadan girmeyi deneyebilirsiniz. Bu konuların derinlerine dalmışların zıpkınlarının ucunda mutlaka bir av vardır.

Kapılı, bacalı, pencereli ya da değil böylesi akıntılara, böyle şeylerden çok uzak insanlar da kapılabiliyorlar. Diyelim ki arkadaşlarımız var sanal ortamda. Arkadaşınızın da arkadaşları olacak. Kimi tanıdık, kimi değil. Tanışmış olun olmayın kapınızı çaldıklarında bir kez olsun yüz yüze gelmediğimiz, kahve içerek karşılıklı sohbet etmediğimiz, belki görsek profil resminin tıpatıp aynısı olmadığından tanımayıp yanından geçeceğimiz sanal arkadaşlarımız olacak artık bir de. Ve sanal ortam arkadaşlıklarındaki gereklilik, tanışıyor olmak değildir. Nedir  o zaman?

Diyelim ki kırk yama, atçılık gibi şeylere düşkünsünüz. Bu konulara yönelik grupları bulacaksınız haliyle. O zaman o gruptakilerin arkadaş listesinde olacaksınız. Bu sayede paylaşımları görüp paylaşımda bulunacak ve o konuda gelişeceksiniz. Sanal tanışıklık budur. Sanal tanışıklık demek, sesini duysanız  o kişiye ait olduğunu bilmeyeceğiniz, ayak sesini duysanız bir yabancının diye kulak kabartmayacağınız, karşılaşsanız belki yüzü tanıdık bile gelmeyecek  arkadaşlıklar demek aslında. Bunu herkes bilir. Tekini bile tanımazsınız.

Gazeteler internetten tanıştığı kişilerle buluşunca başına neler neler gelmişlerin haberlerini yapar. Bazen de mutlu olaylar doğar sanal ortamdan. Yine de  değil mum, kibrit ışığı bile olmadan karanlıkta samanlıkta iğne aramaya koyulan aklı evveller çıkabilecektir olur olmaz şeyler öne sürebilecek. Yakıştırmalardan karalamacaya, göklere çıkarmaktan yerin dibine vurmaya fütursuzca cesaret edebilenler olacaktır…

Rast geldiğimiz mutlaka olmuştur abuk sabuk insanlara, onların arkadaşlık taleplerine. Sanmam ki sanal alem eşiğinden atlandıktan sonra böyle bir an gelmemiş olsun…  Ayy, bu alem…

Dedikoduculardan acil kan aranıyor duyurusu yapacak duyarlılıktakilere…  Hafiyecilik oyununa merak sarıp da varsayımlar arasında gezinenlere… Sahte hesap sahipleri ya da hesap hırsızlarına… Birbirini bu ortam sayesinde bulmuş çocukluk, gençlik, mahalle, okul arkadaşlarına… Bu sofraya bal, maydanoz, turşu suyu, zehir,  gülümseme, karalayan el, uzanan el, ağı, doğrucu, yalancı, işgüzar, işi gücü olmadığından sırf başkalarını gözetlemek için bulunanlara…  Önce kendine bakmayıp da kendi hallerini görmeyecek kadar aynalardan uzak olanlara kadar şu sanal alem yok mu… Alem mi alem!
Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2017

Paylaş :

24 Nisan 2017 Pazartesi

Öğlealtı ya da öğlaltı

Sabah kahvesinden önce eskiler bir şeyler atıştırırlarmış. Buna da "kahve altı" derlermiş. 

Kahve  altı nasıl kahvaltıya dönüşmüşse kahvaltı ile öğle yemeği bileşimi öğün de "öğle altı" olmaz mı? Kahvaltı mantığıyla dönerse dil, o zaman  öğle altı da "öğlaltı" olur. Brunch demekten daha güzel hem.

Dürüm her ne kadar tulum peynirli olsa da kahvaltı ya da öğlaltı tabağı zeytinsiz olmaz. Peynir ve zeytin bu masaların ikizleridir.  Kardeştir.

İşte öğlaltında  dürüm tabağı. Sadece tabak var karede. Masadakiler değil. Çünkü bu yayın yufka ekmekli  dürüm için J
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.04.2017 
acemi.demirci@yaghoo.com.tr;
@Acemi Demirci
Paylaş :

23 Nisan 2017 Pazar

Kırk Dakikalık Yol Boyunca

-Metro görüntülerini cep telefonu ile çektiğimden fotoğraf makinesinden farklı bir netlik olabilir-

Cumartesi akşam metrodayım. Kızılay’dan  uzun bir yolum var. Kırk dakika kadar. Boş boş vakit geçirilemeyecek kadar  uzun bir süre. Araba kullanmak istemeyecek kadar da trafik keşmekeşi içinde bir yol!

Metrolar, trafik, kalabalık her yer alenen insan laboratuvarıdır. Farklı onca insan,  görüntülerinin gerisindeki görünmeyenleri olan huyları, alışkanlıkları, yetiştikleri ortamdan edindikleriyle  tam  o an hep bir aradadır.

Metroda bindiğim vagonda da oturduğum yerden gözüken her iki yandaki vagonlarda da yol boyunca kitap okuyanlara rastlarım. Okumayı seven bir   kitle vardır bu yanlarda zaten.

Herkes okumuyor, evet. Büyük çoğunluğun gözleri satırlarla meşgul olmuyor. Ellerinde de kitap, dergi, gazete filan tutmuyorlar. Ellerinde telefon varken kitap tutamazlar zaten.  Gözleri de ya oyundadır ya gezindikleri belli internet adreslerinde.

Önce rüzgârı gelir metronun istasyonda tünelden, haberci olarak. Sonra metro gözükür, yavaşlar, yavaşlar. Ardından durur. Tam kapının açıldığı noktadayım durduğunda.

İnenlerin ardından hemen bindim. Sıralar daha boş. Oturdum. Bir kalabalıklaşma birdenbire. Yanıma kırmızı bavullu bir kız oturdu. Karşıya, onun yanına, öte başa oturan, gelen geçen… Bir küçük oğlan, annesinin yanında. Elinde sarı bir şey. İlk kez görüyorum. Bakınca üçgenimsi bir dizilişle sıralanmış  birbirine yapışık üç yuvarlak çark. Dokununca dönüyorlar. Belli ki yeni bir oyuncak çıkmış. Henüz benim haberimin olmadığı.

Oturanlardan fazla ayakta kalan var. Yol uzun olunca ayakta kalmak müşkül bir durum malum, ayakta kalamayacak koşulda olanlar için.

Kimi çocuklar, aslında gençler demeliyim, metro köşelerine bağdaş kurup oturuyor, bir sürü boş koltuk olsa da. Onlar yerlerde oturmaktan ve sırtlarını köşeye dayamaktan hoşnut. Gerçi anneleri görse istemezdi kirli yerlere oturdukları için. Haklılar aslında.

Yüzünü göremediğim bir genç, benim olduğum taraftaki köşede yere oturmuş. Elinde cep telefonu. Başını hiç kaldırmıyor.

Kocaman gözlükleri yüzüne çok yakışmış, on belki on bir yaşında bir çocuk ilişiyor gözüme. Karşı köşede yere çökmüş, henüz yirmi bile olduğunu sanmadığım gencin yanına oturuyor. İkisinin elinde de demincek gördüğüm çarklı oyuncaktan. İkisininki de mavi. Konuşuyorlar. Kardeşler belli. O kadar belli oluyor ki kardeş oldukları, büyük olan yani abi olanın  küçük oğlanın düşmüş gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltmesinden. O yaşlarım geliyor aklıma. Abim yoktu. Gözlüğümü hep ben düzeltmiştim. İmreniyorum o çocuğa bir anlığına. Sonra  “kendi kendime ben de o yaşta gözlüğümü düzeltebildiğime göre bu imrenme çok gereksiz” diyorum.

Bir iki durak o çarkı döndürüp duruyorlar. Hemen yanlarında yine yere bağdaş kurup otururken  kulaklıktan müzik dinleyip kitap okuyan başka bir genç de başını kitabından kaldırmıyor. Çok sürmüyor abi kardeşin çarkları döndürmeleri. O yeni oyuncağı bırakıp sırt çantalarından kitaplarını çıkarıyorlar.


Onlar da yanlarında oturup  beyaz kulaklıktan müzik dinleyerek kitap okuyan  genç gibi kitaba gömülüyorlar. Benden taraf köşedeki gencin dünya umurunda değil gibi. Gözleri, başını hiç kaldırmaksızın  telefonunda. Yere oturmuş dört gençten üçünün kitap okuyor olmasından mutluluk duyuyorum.  

Gözlüklü küçük oğlan öyle güzel okuyor ki kitabını, o yaşında. Yine kendimi hatırlıyorum. Elimden kitap düşmezdi o yaşta. O yaşta her yıl bir kez mutlaka okuduğum, beni en çok etkileyen kitaplardan biri olana Leylek Dede’yi de çoktan okumuştum.

Ümitköy istasyonunda iniyor iki kardeş. O istasyona kadar kitapları ellerindeydi.

Arkalarından gülerek bakıyorum. Kulaklığımdan gelen müzik sesini o an fark ediyorum. Gözleme dalmışım. Kenny Rogers’ı duymamışım bile.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2017, 21:28


Paylaş :

Miraç Kandilimiz kutlu olsun

Edilen duaların bir dahaki Kandil’e tekrarlanmasına gerek kalmayacağı iyi Kandiller dilerim.

Miraç Kandilimiz mübarek olsun.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;

@AcemiDemirci
Paylaş :

Haski bakışı



Bugün, Ankara'dan.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2017
 @AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci