6 Mayıs 2017 Cumartesi

Kaçıncı kaplumbağaydı bu kurtardığımız, biz de hatırlamıyoruz!


Yolda duran her şey taş değildir.


Hele buralarda. 


Çoğunlukla kaplumbağadır.


Fark eder etmez arabayı durdurup indik. 


Kaplumbağa yolun ortasında. 


Çok daha büyüklerini kurtarmıştık önceleri. 

Bu onlara göre küçük.


Önce kenara aldık.


Yol kenarı onun için emin değildi.

 

Sonra yoldan hayli uzağa, burnunu tepelere yönledirerek bıraktık.


Kaçıncı kaplumbağaydı bu kurtardığımız hiç hatırlamıyoruz. 


Ama daha önceki kurtardığımız kimisi gibi bağası kırık ya da bereli değildi Allahtan. 






Hıdrelez ertesi sevindiriciydi bu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.05.2017, 21:30
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

5 Mayıs 2017 Cuma

Hıdrellez Ankarası

 Ankara yirmi altı derece. Güneş tepede. Günlerden Hıdrellez.

5 Mayıs yani. Hani gül ağaçlarının altlarına dilekler saklanan gün. Adet öyle.

Mayıs ayının beşinde dileklerin dile getirilmesi adettendir. İstekler kağıda çizilir. Neler isteniliyorsa. Hayattan beklenenlerin resmidir çizilenler. Evinden, arabasından, okulundan, işinden, bebeğinden, muradın her türlüsüne.

Diyelim ki  bir lise öğrencisi kağıda üniversite kapısı resmi çizer. Bir üniversite mezunu da  bir iş kapısı resmi çizer. Ben hep ağaç, kaplumbağa, koyun filan çizmiştim. O yüzden galiba Sakız koyunlarının olduğu yer, ikinci uç oldu bize. Biraz uzak, gidip gelirken hayli yoruluyoruz; ama olsun.

Farklı bayağı buradan öteki ucumuz. Kokusuyla mesela. Ancak Ankara’nın bu tarafındaki rüzgâr da oradan hiç geri kalmaz.

Öğle tatilinin anlamı,  güneşli  on iki şeritlik caddeden sapıp   bahçelerinde leylaklar, avize ağaçları yetişen sanki Ankara’nın göbeğinde değil de uzaktaki bir kasabayı andıran ağaçlar içindeki tek katlı, koca bahçeli,  kümeslerden yumurtlamış tavuk gıdaklaması gelen ara sokaklarda nefes almak.

Çok sakin caddeden geride kalanlar. Trafik filan yok. O yüzden taşra havalı sokaklarda dolanmak, tatilin en iyisi. Öğlen vakti sıcak neşe saçan gülümsemeli güneşin altında selamlamak gerek Hıdrellezi. Sabah da bu baharın ilk gelinciği baş vererek selamlamıştı.

Kulağımda Perry Como. Sakince söylüyor. Yırtınma, yanıp yakılma yok. Bağırtı değil gerçek müzik. O bitince Diana Krall başlıyor. Gözümün önünde de alabildiğine kiminin çiçeklenmesi bitmiş kimininki sonlanmaktaki meyve ağaçları. Kirazından ayvasına. Bir kiraz ağacının meyveleri çoktan baş verimş kurumuş çiçekler arasından. Yeşil yeşil belirginleşmişler. Güneş gördükçe olgunlaşacaklar. Boncuk boncuk henüz kirazlar.

 
At kestanesi çiçekleri, o en az iki karış boylarıyla yine ters çanlar gibi süslemişler ağacı. Kocaman, çizgili, dilim dilim yapraklar ayrı havada; çiçekler beyaz beyaz ayrı güzellikte.

Bugün Ankara Hıdrellez ile daha güzel. Nasıl da sakin. Ben mutlu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.05.2017, 21:49
Paylaş :

Hıdrellez Gelinciği

İlk gelincik gözükmek için Hıdrellez’i beklemiş.
Hıdrellez gelinciği J
  
Sabah yolum üzerinde rastladım.
Kaşla göz arasında çekerken hiçbir şeye dikkat edemiyorum bir kare oluşturmak dışında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.05.2017, 20:47
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci

Paylaş :

4 Mayıs 2017 Perşembe

Yokuşlu Huş’un türküsünün çığrıldığı ova kenti

Güneşin doğduğu yönü gezmeyi  istedim hep. O yöndeki kentleri, köyleri görmeyi diledim. Güneş, en güzel dağ arkalarından doğar. Dağların vadilerle, koyaklarla, krater gölleriyle dopdolu olduğu doğuya gitmek, ha deyince olamıyor.


Doğuyu ilk görmüşlüğüm Erzincan ile. O kent hakkında bildiğim tek şey, seneler önce büyük bir depremle yerle bir olduğuydu o ana dek. Depremden kurtulmuş yaşlı bir kadından dinlemiştim.


Erzincan, bana bir duyguyu ikinci kez yaşatmıştı. Beklenenden çok fazlasıyla karşılaşmak duygusunu. İlkini Slovenya’da yaşamıştım. O küçücük, nüfusu iki milyon bile değil  Slovenya’nın düzeni, tabiatının anlatılamayacak güzelliği, Bled Gölü kıyısındaki otelde sabah pencereyi açınca buğulu Alp Dağları’ndaki  kayın, ladin, akçaağaçların her bir dalında yüzlerce, bir ağaçta abartısız binlerce rengarenk bülbülün aynı anda ötüşleriyle  “Cennet böyle bir yer olmalı” dedirten tarifsiz doğadan sonra Erzincan’da yaşamıştım beklenenin ötesindekileri görmenin şaşkınlığını.


İşte yine doğu yolları gözükmüştü. Hep merak ettiğim küçük bir kenteydi bu kez yolculuk. Muş’a. Vaktinde askerlerimizin savaştığı Yemen türküsündeki   yokuşlu kent Huş’u, Muş’a çeviren bu şehir, en az bilinen şehirlerimizdendi.


Muş’un uçaktan nasıl sulak, el değmemiş bomboş toprakların uzanıp giden görüntüsü, henüz ocaktan çıkarılmamış bir elmasa bakıyormuşunuz gibi hissettiriyor. Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Antalya’da,  İç Anadolu ve batıda nehirleri yol altında kaldığından susuz; gölleri balçık olmuş; yağışsız kentlerinin yerine, yukardan yemyeşil gözüken, yılankavi kıvrımlarla akan geniş nehirlerin suladığı  o yörenin zenginliği daha ayak basmadan ayan beyan ortadaydı.


Muş’ta ufka bakıldığında görülen ilk şey, boğumlu kavuşmalarla silsileler oluşturan ulu dağların görkemi. Ortada alabildiğine Muş ovası. Böyle küçük şehirlerin bir ana caddesi olur. Postane, hastane, okul, alışveriş yerleri, oteller hep o caddededir. Eskiden kalmış birkaç taş binadaki işçilik saatlerce seyredilecek cinsten. Vakit dar olunca ışığa, açıya dikkat etmeden yangından mal kaçırmaya benziyor resim çekmek, ama kim yanar buna.


Dağları çeşit çeşit otla doluymuş. Hepsi de birbirinden şifalı. Şekere, bağırsaklara ilaç gibi otlar. Muş’taki otlardan biri daha önce Erzincan’da gördüğüm ışkın. Uçkun da deniliyor. Bir de jağ otu var.  Saplı, cüsseli bir ot. Çok şifalıymış. Salamura yapılıp saklanıyormuş.


Büryan kebabı yanında salamura jağ otunun un ve yumurtayla yapılmış bulamaca batırılıp kızartılmışından tattık. Salamura jağ belki iyi yıkanmadığından olacak çok tuzluydu. Ama lezzetini tuz bile saklayamıyordu. Jağ otunun çokça yendiği bir köyde hep  ikiz doğum olurmuş. Yine o dağlardan toplanan yabani sarımsak gibi otlarla, Van’ın otlu peynirince peynir yapılıyormuş.


Ot deyince akla ille de Ege geldiğinden hep Ege otları yazılıp çizilir. Ne büyük hata! Saklı güzellik doğunun otları en az Ege otları kadar çeşitli ve lezzetli. Otundan suyuna, bomboş dağlarından göllerine göz önünde; ama bir türlü görülemeyen uçsuz bucaksız bir hazine doğu.


Doğunun denizi de var aslında. Van Gölü, neredeyse bir iç deniz. Marmara’ya kafa tutabilecek kadar büyük. Adası da var, teknesi de. Kendine has balığı da. Martısı da. Hatta canavarı bile var. Ayrıca oraların coşkun akan suları, “acaba yazın susuz kalacak mıyız?” korkusuna düşürmeyen kar yağışı öyle büyük bir nimet  ki. Nüfusun çoğu göçtüğünden midir nedir orada topraklar bomboşken batıda toprak kalmadığından bloklarda üst üste yaşanıyor. Muş’ta Bağlar denilen bir yer var ki…  Bağlar, Muş’un ana caddesine tatlı bir meyille inen dağın yamaçlarına kurulmuş bağlar içindeki  eni konu lüks bağ evleriyle Toskana ya da Fransa’nın bağlık bölgelerine rakip olacak gibi birkaç yıla kalmaz.


Bazen “Karadeniz’den kalırı yok” dedirtiyor Muş. Eğer Muş fıkraları olsaydı  adını daha çok duyardık.


Otelimizde asansörün katta olmadığı fark ettik. Asansöre binebilmek için on basamak kadar inmek veya  çıkmak gerekiyordu. Katta durum yine aynıydı.  Asansör durduğunda kata merdivenle çıkılıyor yahut iniliyordu. Bir Muş şakasıydı bu. Kahvaltı salonundaki  duvara ters asılı, vazodaki bir demet çiçek konulu tablo gülümsetmişti. Ters asıldığından haliyle baş aşağıymış gibi  duran vazodan su akıyor mu diye gözüm vazonun ağzına gitti. Bu farklı bakış açısına bakakaldım. Cadde üzerinde bir evin beyaz sakallı sahibi, bahçesindeki dut ağacından dut yiyordu. Baktığımı gören yaşlı adam da merakla bana bakınca “Ayaş dutu mu?” diye sordum. Anlamadı, birkaç kez daha sordum. O sırada yanımızdan geçmekte olan bir genç, sorumu daha yüksek sesle aktarınca yaşlı adam, “duttur” dedi. Duttu tabi sonuçta, Ayaş cinsi olsa da olmasa da. Muş, hiç ummadığınız anda gülümsetiveriyordu.



Murat Çayı’nın üzerindeki şimdilerde restore edilmiş Murat Köprüsü’ne gittik akşam yedi gibi. Köprü oldukça uzundu, çay da geniş. Irmak boyundaki ağaçların yansımaları suya vurmuş, tablo gibi bir görüntü çıkmıştı ortaya. Köprüyü taşıyan kavisli gözlerin altından akan su hayli azalmıştı; ama yine de kurbağa sesleri inen akşamın şarkısıydı. Muş’a gelenler de Muşlular da köprü kenarındaki tesislerde  vakit geçirirlermiş. Güneş solunca ırmağın rengi gümüşi bir tona büründü. Güneş, Murat Çayı’nın bir ucundan batarken “keşke fırçam olsa da resmini yapsam” dedirtti. Hava kararınca ırmağın kıyılardaki çardakların ışıklarının aksi,  köprü altındaki gözlere yerleştirilen ışıklarla birlikte  Muş yakamozuydu.


Yıldızlar Muş’ta seyredilmeli. Murat Çayı köprüsünden. Ankara’daki gibi bulanık hava, ışık kirliliği olmadığından yıldızlar elle sayılabilecek kadar parlak, berrak görünüyor. “Yıldızlara bakmaktan vakit bulup nasıl uyuyorlar” diye düşünüyorsunuz. Metropollerde derenin, tepenin adı sadece semtlerde kalmışken Muş’ta hepsi gözünüzün önünde.


Nehirsiz, yazın sular kesilecek korkusuyla kar bekleyen, çamaşır leğeni büyüklüğünde park havuzlarında su başında oturduğunu sanan bir metropollü, Muş’un çoğu değerlerinin Muşlulardan daha çok farkında olabilir. Ankara, İzmir, İstanbul su konusunda fakir. Suyu içilemez Çeşme’de su sıkıntısı ciddi boyuttadır. Metropollerde dağ yerine dağlara meydan okuyan beton bloklardan dağların haddi hesabı yok. Metropolde güvercin, serçe ve kargadan başka kuş bilinmez. Oysa Muş’ta nesli tükenmekteki toy kuşu bile yaşıyor. Toy kuşu, kaz iriliğinde olduğundan havalanmakta zorlanırmış. Sanki havalanabilmek için hızlanan uçaklar gibi epeyce koşarmış önce. Üzerinde telli turnalar uçarmış bu şehrin.


Yılankavi kıvrılışlarla gepgeniş ovayı sulayan Murat Çayı, kışın sürekli yağan karlarla beslenen dağları, bağları, kuşları, o canım otlarıyla görebilene müthiş bir zenginlik Muş.  Biz oraya varmadan kısa bir süre önce Muş’un ters  lalelerinin mevsimi bittiğinden onları göremedik. Bu nadir lalenin ovalar dolusu açıp, dağ eteklerini rengine buladığı resimlere gıpta ederek baktık.


Görülmediğinden fikir sahibi olunmamış yerlerin güzelliği hakkında önyargılıyızdır. Neredeyse hiç bozulmamış doğayı, gür ırmakların suladığı geniş ovaları hayal edemeyiz. Ege otlarından başka oralarda  ne otlar olduğu aklımıza bile gelmez. “Irmaksız, gölsüz metropollerden yakıcı aylarda yazlık diye yine güneşin kavurduğu yerlere gidiyoruz. “Tamam yazlıklara da gidelim; ama keşke doğa, berrak gökyüzü, yıldız seyretmek, tertemiz dağ havası soluyup, geyikleri izlemek için oralarda, o başı hep karlı dağların eteklerindeki köylerden de yazlık mı denilir, dağ evi mi denilir evler alabilseydik!” diye düşünmeden olmuyor doğuyu görünce. Metropollerde göremediğimiz dağları, ovaları, yıldızları, ters laleleri, havalanırken toy kuşlarını görebilseydik o dağ evine gittikçe. Otlarından toplasaydık!
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 30 Haziran 2014

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

“Kavramları boşaltan vampir dişleri… Raydan çıkmışlık!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.t; @AcemiDemirci
Paylaş :

3 Mayıs 2017 Çarşamba

“Çalar saatlerin yetmediği güdük hayatlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.05.2017
Paylaş :

2 Mayıs 2017 Salı

Tepelerin Boz Tavşanının Site Bahçesi Ziyareti


Arka tepelerden komşu sitenin bahçesine ziyarete gelen ürkek boz tavşanın kaçmadan önce kaşla göz arasında, en çok bir dakikalık sürede ayarlara filan bakılmaksızın alelacele çekilmiş karesi.


Böylesi bir ziyarete her zaman rastlanmıyor çünkü. Ankara.

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi

Demirci), 02.05.2017, 21:33
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Ağaç Gülleri

Gül; ama hangisinden… Yediveren, sarmaşık, reçelleri yapılan, katmer, yağı çıkarılan?
Kırda yabanda biten? Acı kokulu, kadife?

Dikenli ve bülbülsüz olmayandan mı? Hani bahçelerin  vazgeçilmezi…

Başka güller de var. Dikensiz saplarda. Meyveden önce. Meyveye yolculuk. Elmasından ayvasına gül. Sapsade ve katmersiz. Ufacık; ama gül sonuçta.

Ayva gülü. Fotoğraf gruplarımdam sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.05.2017, 23:04

Paylaş :

Sakuradan incire, zeytine biten bozkır

Ankara yine bozkır bilinsin; iyi güzel J Bozkırın da güzelliğini görmek gerek. Ama bakmak gerek onun için. Ve seçmek gerek görülenler. Önyargısız.


Kendince canlısı hatta bitkisi vardır bozkırın. Doğu tabiatı kadar suyu filan yok; ama canlısı var yine de. Rengine boz bulaşmış olsa da.


Ankara pembesi bile boz bir pembedir. Ankara pembesi, Ankara taşının muhteşem, sade, benzersiz güzel rengidir. Sütlü kakaonun en açığından sanki.


Eski binalar, hatta şimdi kimi kaldırımlar hep ondan.
Beton sonradan icat oldu.


Ankara ağaçlandırma yoluyla yemyeşil. Aslında vaktinde bir sincap, ağaçtan hiç inmeden daldan dala atlayarak  İstanbul’dan Malatya’ya kadar bir baştan bir başa gidermiş. Ancak insanın balta diye bir gereci; ateş yakmak diye kimileyin zararlı bir bilgisi var. Kullanmamaları gereken yerlerde nasıl da iştahla kullandıkları oluyor bunları…


İstanbul’un erguvanından sakurasına, sıcak bölgelerimizin incirinden zeytinine hatta yasemine, acemborusuna Ankara bu bitkileri topraklarında ağırlar. Besler, büyütür. Hanımeli her yerde. Gülün her çeşidi, renk renk demirli Ankara topraklarında. Akasya, o güzelim kokulu çiçek çiçek ağaç ne yapsa da unutulmakta. Ne vefasızlık! Çiçeksiz bulvar akasyaları üstelik ne kadar geç yeşillense de nedense tercih ediliyor. Ne yanlış!


İşte bozkırın  boza renk katmak için çabalayan çiçekli ağacı altında. Kimi yapraklar tam alnımın üzerine, saçlara bile düşmüş halde. Dün.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 01.05.2017, 11:53

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

Ortalık çiçek rengi

 Bugün Ankara bu renklerle şenlendi.

Gelinciklerden önce bu çiçek çıkagelir. 

Sonra uzun saplı, tekli gelincikler kıpkırmızıya boyar etrafı.
Daha sonra kısa saplı, turuncumsu, öbek öbek çıkan gelinciklerin sırasıdır.

Bu çiçeğin adını şu an hatırlayamadım. Ama biliyorum. Yanar döner değil, o Ankara endemiği.
Ama nedense hep yanar döner demek geliyor  da aklıma asıl adı gelmedi.


İkinci kare, duvarda tablo gibi.
İstanbul erguvanlarına apaçık selam gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.04.2017
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

30 Nisan 2017 Pazar

Blok duvarında çerçevesiz bir tablo, Ankara.

30 Nisan görseli.
Çok şey yazmaya gerek duymayacak kadar kendini anlatan bir kare.
Renkleri, salkım salkım dökülüşü…
Görsel şöleni.

Bir de uçlarındaki yaprakların körpeliği yok mu.
Cümbüş mü desem; baharın tazeliğin yazın erginliğine yol alması mı?

Bu kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.04.2017

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci