13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bozkır denilsin yine, biz severiz; ama bu bozkır yemyeşil

 
Bahar, toprağın görüldüğü yerlerde yaşanabiliyor. Parkları filan da kast etmiyorum. 

Malum parklar, park bitkileri ile donanmış olur ancak. Oysa kırlar, dağlar, tepeler....

Alim düğmesi çiçeği.



 
Bir site bahçesinin budama işleri sırasında boş alana atılmış ve orada çillenip birkaç yıldır açan çiçek.









Gelinciksiz bahar olmaz. Onlar renkleriyle baharı zerafete boyar.





 
Bu çiçek, çok zarif, çok işli. Yemlik otu çiçeği. Şimdi sabahları yolun iki yanında sayıları her defasında artan halde açıyorlar. Çünkü asfaltın kenarlarında hala toprak var. Eski çavdar tarlalarından kalan yeni arsalarda.






Tepenin yamacında salınan avuç içi iriliğindeki açık eflatun çiçekler. Bahçelerde de yetişebilir cinsten.







Bu kır çiçeği kocaman kümeler halinde açıyor. Dağınık kümeler kirli beyaz benekler gibi duruyor yeşermiş toprakta. Ve kokusu gerçekten melisayı filan kıskandıracak kıvamda.








İşte küme halinde açmış görüntüleri.









Sarı papatyalar.









Kuşburnu çiçeği.










 
Dikenlerin sarı çiçeği.









Akasya.










Bu görüntülerin keyfi kahve ile daha bir yerinde.







Kırlara emek verilmiyor. Doğanın çalışması o. Vaktinde bir sincap hiç yere inmeden daldan dala atlayarak İstanbul'dan Malatya'ya kadar gidebilirmiş. Orman o baştan diğer başa kadar varmış yani. Sonra Ankara bozkır olmuş. Ormanlar yok oldukça. Ki Ankara'nın da nasıl ormanla kaplı olduğu tarih derslerinde geçerdi mesela…

Uzun zamandır yeniden yeşillendirilen Ankara’da ağaçlandırma ve sulama hep sürer. İnsanlar güneşin altında yanarak ağaçları sular.

Güne başlamak ancak o görüntülere bakarak ki yedi aydır özlemi çekiliyor kara kış dolayısıyla , fotoğraflarını çekerek ve sonra da kahve içerek oluyor. Bahar bu, televizyon bile açtırmıyor değil ki bilgisayar. Malum, doğallık, sanallığı gölgeliyor baharda  :)
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2017, 12:00
Paylaş :

12 Mayıs 2017 Cuma

Çalar saatlerin yetmediği güdük hayatlar

“Bu yazıma tema olarak saati geldiğinde açıp, biraz ötedeki egzoz kokan on iki şeritlik caddelere nispet edercesine dikili olduğu sokakları  bahar parfümüne bulayan akasyaları seçtim. Şimdi akasya saati ve kokusu kahve kadar güzel. Metropollerin böyle kokulara uyanmasını dileyerek...”

Çalar saatler görevini yapmıyor. Görevi uyandırmak. Evet,  göz açtırıyor da  uyandırmıyor. Uyanmak zıpkın gibi olmak değil midir; baktığınızı görmek, oturduğunuz yerde oturup kalmamak değil midir? Uyanmak göz açmaktan ibaret kalıyorsa o, uyanmak değil o zaman. Diyeceğim çalar saatlerin de elinden daha fazlası gelemiyor köylerin besleye besleye doyuramadığı metropol düzenindeki yaşamlar için.

Şehirler her öğünde sindirilemeyecek kim bilir kaç köyü yutarak büyürken yirmi dört saatlik  sınırından milim şaşmayan gün, bu akışta güdük kalıyor. Metropolde ulaşım sıklıkla  bir köyden bir köye gitmenin ötesinde artık bir şehirden başka şehre gitmek uzunluğunda olduğundan  hayatlar da güdükleşiyor. Koşturmaca sadece ev ve iş arasında olabiliyor. İşten sonra spormuş, sergiymiş, bir arkadaşa kısa bir akşam ziyaretiymiş, bir parkta  oturup kuş sesi dinlemekmiş filan  birer angarya haline geliyor.   

Hafta sonu, çalışanların  kendine ait günleri olarak bilinegelmişken metropolde hafta sonu Pazartesi günü işe gidip masa başında oturabilme özlemine dönüşmekte. Her şey hafta sonuna yığılır üç beş hatırlı şehir büyüklüğündeki  metropollerde. Mesafeler zamanınızı yutarken, siz oraya buraya varmak için yollarda kan ter içinde kalırsınız. Erişebilir misiniz peki hepsine? Ne mümkün? Gün, bilindik süresinde doğar batarken mesafelerle başa çıkmak giderek zorlaşmak ne demek çığırından çıkıp üstesinden gelinmez hale gelmiş bile çoktan. Bu koşturmacaya, hıza insanlar uykularından, sosyal hayatlarından kısarak yetişmeye  çalışırken yetişemedikleri bir şey var ki… Kendileri. Hayatları metropol dişlilerine kapılmış  olanlar, metropol koşu pistinde hiç durmadan debelenirken kendilerini unutuyorlar. Böylesi karmaşalı bir akışta boğulmamak için su üstünde kalmaya çabalayanlara benziyorlar. Kimileyin su yutuyorlar, çırpınıyorlar, kimileyin de boğuluyorlar ne yazık ki…
 
Metropol, metre uzunluğu tanımayan bir koşu pisti demişken… Koşuyu ve koşucuları sever onun doğası. Herkes koşamaz ama. Yaşlılar mesela. O zaman yaşlılar, metropolün dışladıkları, pist kenarında bıraktıklarıdır.

Mesafeler uzar, bir yerden bir yere gidiş geliş bir günü alırken yaşlıların yalnızlığa sürgünü gibidir metropoller. Metropolde yalnız olmak, pencere kenarındaki bir koltukta cam ötesindeki dış hayata seyirci kalmak anlamına bile gelemiyor kimileyin. Kaç çocuğu olursa olsun bir yaşlının kapısı hafta sonları çalınırsa, günde fırsat bulunup da hali hatırı sorulmak için bir telefon açılırsa artık mutluluğun tanımı bu oluyor onlara.

Oysa metropol yaşlılarının dün büyüdüğü taşrada, kasabalarda, köylerde yaşam öyle miydi? Hayal bile edemezlerdi bugünün hayatını bundan değil seksen, elli yıl önceki büyüdükleri  ortamlarda. O zaman şehir demek, suyu, banyosu içinde, kaloriferle ısındığı için soba derdi olmayan rahat hayattı. Elleri sıcak sudan soğuk suya giremeyecek bir yaşamdı  koşa koşa kucağına düştükleri hayat. Oysa…

Oysa toprağa dayalı ve babadan kızlara, oğullara geçen, yan tarlanın ya kardeş ya da emmioğlunun olduğu günlerdi metropol öncesi.  Kapı komşu, ya kaç göbektir temel komşu ya da bir yerlerden hısım akrabaydı. Pencereye çıkılsa hemencecik biri seslenirdi. Evler kalabalık olduğundan birinde yaprak sarması yapılacak olsa tüm komşuların elbirliği ile küçük bir kazan büyüklüğündeki tencereyi ağzına kadar incecik etli yaprak sarması ile bir saate kalmaz dolduracağının bilindiği günlerdi.  Aynı cümle kapısından girip de yan komşudan habersiz olunan şehir hayatına koşa koşa akın edilirken elbette hiç akla gelmemişti kentlerin metropole dönüşeceği; metropollerin de dev bir öcü öğütücü olacağı.

Köylerde, kasabalarda imece denilen o güzelim dayanışma, bir elin nesi var iki sesin sesi var ilkesinin uygulamaya dökülmüşüyken metropollerde yerini “bu benim sorunum değil” yaklaşımın bencilliğine bıraktı çoklukla. Düşler aslında metropolü alacak kadar geniş olmasa da iş için, çocukların geleceği, okulu için, daha rahat bir hayat için şehir  sevdasına tutulup göçülmüştü kentlere.

Bir de eskiden bir kent kültürü vardı; şimdi  çok yozlaşmış olsa da. Hayatı kolaylaştırıp, insanları kendine çeken. Yani trafik kurallarının   anlamı bilinip uyulurdu. Sırasını beklemek gibi çok basit incelikler önemsenirdi. Sinema, konser, tiyatro, resim ya da heykel sergisi, kitapçı gezmekle kalmayıp gazete, kitap, dergi okunurdu. Hobiler edinip kurslara gitmek böylece  bireysel hayatı zenginleştiren güzelliklerin topluma da yansıması gibi daha nice şeylerden oluşurdu kent kültürü. Şimdi kentler kültür bir yana keşmekeşin dipsiz kuyusu. Karmaşa. Kirli hava. Trafik düğümü. Ulaşım çilesi. Zamanın her an kurban edildiği yunak. Komşuluğun olmadığı, yalnızlığın bunalttığı beton dağlar arasındaki havasız vadi.

Toprağa dayalı hayatlar süremedi. Süremedi;  çünkü kimi töreden kaçtı, kimi ekonomik nedenlerden. Kimi barınamadı malum koşullar nedeniyle. İlle İzmir, İstanbul bellendi. Pılıyı pırtıyı toplayan oralara koştu. Taşı toprağı altın buralar, ta nerelerden kalkıp kendisine gelenlerle büyüyüp kanser olurken kent kültürü beton altında kaldı. Dereleri koktu, Boğaz’ın balıkları kaçtı. İzmir’in makilikleri, zeytinlikleri tükenmeye yüz tuttu.

Toprağa dayalı yaşamdan kopup gelerek metropoller oluşturanların hayatı neye dayalı o zaman şimdi? Toprak yokken, çarpık kentleşme ürünü ücra bir apartmandaki daracık köhne bir dairede? Bambaşka alışkanlıklardan gelip de metropol karman çormanına düşmüşler çoklukla arabeskleştiriyor. Müziğinden anlayışına. İçinde bulunduğu bocalamayı özlü sözlerle anlatanlar çıkıyor. Şarkılarda söyleniyor haller;  “ben yoruldum hayat, gelme üstüme” sitemi her yerde duyuluyor.  Kamyon arkası yazısı olmaya kadar.
  

Metropol hayatı olsa olsa yapaylık. Öz değil özünden kopmuşluk. Toprağa değil betona, asfalta dönük yüzü.  Yeşil değil gri. Doğayla değil insan doğasına aykırı her şeyle iç içe.  Samimiyet değil birbirinden kaçmak yeğ.  El birliği değil “beni ilgilendirmez” anlayışı geçerli. Komşuluk değil “bu kimin nesi kimin fesi” tedirginliği var. Güler yüz değil somurtkanlık adım başı. Selam sabah değil selamsızlık hakim. Temel komşuluk da ne? Aynı kentteki kuzenler bir arada büyüyüp oynayamaz. Yakınlarla, akrabalarla bir yerlerde mesela olur da AVMlerde karşılaşılırsa görüşülen labirent. Her gün hal hatır sormaya değil telefon faturası fazla gelecek korkusundan aranılıp sorulmamaya dayalı o halde metropol yaşamı. Ve daha eklenecek böylesi nicesine.

Yani insanın ayağı aynı bileşimde olduğu  toprağa basamayacak ve bırakalım tarlayı tapanı, bağı bahçeyi arka bahçesinde en azından kendi nanesini, maydanozunu yetiştiremeyecekse dayanağı da olmayacaktır. Betona dayalı sırtlar, onca kalabalıkta kaybolmuşluğun, tek başına  yaşlılığın kamburuyla eğilecek bu gidişle.

Ne insan adımları ne insan gücü ne hep yirmi dört saate sabit gün ne de  avaz avaz bağıran çalar saatler yetmiyor artık hala sınırsızca büyümekteki metropol çarkının başta zaman olmak üzere her şeyi öğüten döngüsüyle baş etmeye…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎28 ‎Nisan ‎2017 ‎Cuma, 10:43

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Yokuşta al bir gülümseme, Ankara.

Bu sabah.
Yokuşun sonuna doğru.
Otlar bürümüş vızır vızır caddeye açılışı.
Yolun ağzını.
Bahar şenliği yani.
Ve bir al gülümseme.
Gelincik.
Kaçmadı. Kare oldu servisi beklerkenki beş on dakika içinde.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.05.1017, 21:27

Paylaş :

“Kırlangıç Varyetesi Altında, Tiriliçe Tadında Akçay” adlı çalışmam;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Berat Kandilimiz


Edilen duaların bir  sonraki kandilde  tekrarlanmasına gerek kalmamasını dileyerek Berat Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.05.2017
Paylaş :

Hatay, 2012.

Hatay, 2012.

Old Houses old Windows and balkonies fotoğraf grubumdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.05.2016

Paylaş :

Aksaray, seneler önce.

Kalınlar, Aksaray. Seneler önce.

Old Houses old Windows and balkonies fotoğraf grubumdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.05.2016

Paylaş :

Kavramları boşaltan vampir dişleri… Raydan çıkmışlık!

 “Kavramların içinin boşaltılması konulu bu çalışmama tema olarak içi boş şişeleri seçtim.”

Gece de rayında gündüz de dünyada… Ama ya dünya işleri? Dünya üzerindeki kavramlar yolunda mı, yanlış sapakta mı? Çalkantıdaki kavramlara bakınca bir kargaşadır gitmekte şimdilerde. Toplumdan topluma, tarihe, coğrafyaya göre yargılar, doğrular değişse de gerçekliğe ilişkin doğru tektir. Gerçek, bir var oluş şeklidir çünkü. Diyelim ki pamuk gerçektir. Pamuk hakkındaki doğru yargı da yumuşak oluşudur. Doğru, yalnızca geometri tanımı olursa ortalık eğrilere mi kalacak?
 
Hep duyduğumuz bir şey var son yıllarda, kavramların içinin boşaltılması. Bununla iyiden kötüye, güzelden çirkine, eğriden doğruya kavramların anlam kaybına uğradığı anlatılıyor. Bir olgu, sözlükteki zıt anlamlısının yerini alabilmekte artık. Gözle görülmeden kulakla duyulmadan, ispat edilemeden bir yalana yanlışa doğru muamelesi yapılması, kaç kavramın posasının çıkarılması demek. Yükselen değerler, yüksek değerler olmayabiliyor. Yani rayından çıkan çıkana kavramından kent yaşamına, sosyal hayata, bakış açısına.

Doğru, etiğin, felsefenin, inançların yaman konusu. Kuzeyden güneye, doğudan batıya değişken. Hele bir de işin içine “bence”ler girdiğinde. Her bence, kendince çıkarım. Geri kalanların aynı konudaki benceleri ya? Bir konuda milyonlarca benceden hangisi doğru? Ki bazı doğrular değişken olabilir. O halde herkesin bir doğrusu var. Ya kesin gerçek doğru? Var mı öyle bir şey? Varsa da bunca bence arasında kaybolmasın da ne yapsın? Kimi kavramlar “bence”li cümlelerin pençesinde kıvranmakta. Çoğu kez doğruymuş gibi sıraladığımız fütursuz hükümlerimiz, peşin hükümlerimiz, önyargılarımız olmasın bunlar sakın? Ya öyleyse? Bizim bilip bilmeden öne sürdüğümüz yanlış varsayımlar,  doğru kavramların raylarda ezilmesine neden oluyorsa biz ne kadar doğruyuz? Önce, doğruyu önemseyecek kadar doğrucu muyuz?

Öğrencilikle çalışma hayatındaki, iki yıl öncekiyle bugünkü, babanızı kaybetmeden öncekiyle sonraki haliniz arasındaki farkı görüp de dünden bugüne bakış açınızın aynı kalmadığını anladığınızda doğru yaptığınızı sandığınız yanlışları da fark etmeye başlamış olabilirsiniz. Ya da dar açıdan bakışınızı hiçbir şey değiştiremeyecek belki de. Şu doğru ki ister doğrunun ne olduğuna bakış ister herhangi bir şeye bakışta hiç kimse tıpatıp aynı açıda olmayacaktır.

Bilip bilmeden doğru bellediklerimiz var. Bu kimileyin birilerini acıtacak içerikte olabilir. Diyelim ki peşin hükümler, dedikodular. Bir olguyu gözümüzle görmesek, kulağımızla işitip birebir tanık olmasak da onun hakkında  olur olmaz, uluorta, yalan yanlış ve “hadi gel; kanıtla” dendiğinde öylece  kakalak gibi kalakalacağımız lafları pek bir hünerle ederiz. Kendimiz dışındaki herkesi, her şeyi bir güzel kavramış geçinirken  doğruluğu ortaya koyulamamış şeyleri dosdoğru diye ballandıra ballandıra anlatanlar, başta çap, had gibi kaç kavramı da rayından çıkarmış olacaklar?
 
Yanlışa düşmekten öte gidemeyecek öyle hükümlerde bulunabiliyoruz ki. Cahil cesareti mi desek buna çiğlik mi? Ama  diyemeyiz eni konu okumuş kesilenlerde de var bu haller, bu çapsızlık.

Böylesi pervasız tavırlar, tortusu dibe çökmüş şişeyi sallamak gibidir. Durgun suyu bulandırmaya benzer. Tortu ve su birbirine karıştığında, berrak kısımla çökeltiyi birbirinden ayıran çizgi yok olur. O halde bazı çizgiler gereklidir. Yanlışta mı doğruda mı olunduğunu bilebilmek için. Berrak mısınız yargılarınızda yoksa suyun altındaki çamurlu çökelti misiniz?

Şimdilerde kavramlar, değerler karmakarışık. Sapla saman, tozla duman ayırt edilemez halde. Siyahla beyazın bileşimi griye turuncu diyenler çıkabilir. Çocuk kavramının yetişkinle  denk tutulması, yetişkinin de zaman zaman çocuklaşabileceğinin göz ardı edilmesi mesela. Çocuk olsun yetişkin olsun  bu kavramlar keyfiyete göre değişken olmamalıyken belirleyici ortak bir tanım,  büyük bir uzlaşma anlamına gelebiliyor. İnsan kavramı, bu çağın hayat akışında robotlaşmaya yönelirken aynaya yansıyan her suret gerçek insanı yansıtmayabiliyor. Aynaya akseden bazen sadece vesikalık fotoğraflar için gereken bir suretten ibaret olabiliyor. İçi boş kavramlardan yani. Rayında gitmeyen.
 
Rayından çıkmış kavramların başında geliyor kent, kentli, kent kültürü, kentli yaşam. Şehirler var; ama hakkıyla şehirli yok gibi. Şehir, kent kültürünü yansıtmalıyken yozlaşmanın bitimsiz pınarı şimdilerde.

Doğa kavramı, internette paylaşılan güzel resimler anlamına indirgenirse doğamıza ters düşecek kavramlar yol almakta o zaman. Doğa kavramı, onarım bekleyen bir kavram artık. Bu kıyıcılıkta, at gözlükleriyle bakmak at başı değer. Havasından suyuna kirlilik almış başını giderken düşünceler de arı kalacak değil elbette. Akılcı, peşin hükümsüz ve dosdoğru gerçekler olsun olmasın kolayca harcanıyor sözler heveslilerce.   

Eğitim kavramından anladığımız peki? Ağlanacak hale güldüren bir şey dinledim yakınlarda bir veliden. Üniversite mezunu veli, geliri pek yerinde olmayan; ama kitap bulabilirse ille okuyan, her şeyi takip eden, dünyadan haberdar biri. Akla gelmeyecek ülkelerden gelenlerle dolmaktaki kendi halinde bir semtte yaşıyor.  Çocuğu da oradaki bir okula gidiyor. Haliyle pek çok veli tanıyor. Bunlardan biri de memleketi  Van’a şu sıra yirmi üç ülkeden gelenler olduğunu söyleyip bu nedenle Van’a komşu yirmi üç ülke olduğunu sanan lise mezunu biri. Harita ve  eğitim kavramını anıyorsunuz o zaman.

Öyle ki kendimizi tanımadan, zayıflıklarımıza, yetersizliklerimize yani önce kendimize bakmadan, ondan bundan işittiğimiz yalan yanlış dedikodularla, televizyondan duyduklarımızla her şeye laf yetiştirir olduk bilmiş bilmiş, “bence” ile başlayan. Ve genelin ortak görüşü olmayan “bence”ler  çoğu zaman bencilcedir. Yanlış raydadır. Yanlışın düzeltilmesi zordur. O zaman düzeltilemeyecek her  yanlışta kimlerin payı olduğu da açık değil mi?

Diyelim ki okulda, iş ortamında, hep bulunduğumuz topluluklarda bizi birbirimize  kenetleyecek bir bağ ararız.  Nedense bu edebiyat, sanat, spor gibi şeyler etrafında değil de günah keçisi ya da şamar oğlanı haline getirilmiş birisine karşı birleşerek olur. O kişi, sınıftaki çocukların arkadaşlıklarının tutkalı, çimento harcı olmasaydı kenetlenme de olmayacaktı. Yetişkinlikte de pek farklı değil bu dişlerini güzel kavramlara geçirmiş, içini emip boşaltan vampirce yaklaşım. 

Kenetlenmeler hep dışlanmamak, bir arada olmak gayesiyle birine karşı olur. O biri de günah keçisidir hep. Sınıfa güneş vursa da ondan bilinir, hava kararıp içeri loşlaşsa da. Herkesin yaptığı olağan bir şeyi o yaptığında dedikodu malzemesi olur. Dedikodu bu, bir kez başlamaya görsün bire beş katılarak, olmadık taraflara çekilerek alıp başını gider. Kenetlenenler de bir arada akıllı uslu çocukları oynarlar; hiç yaramazlık yapmazmış kesilerek. Oysa yaptıkları yaramazlığın çok ötesindedir. En kötüsü bunca su katılmışlığın çamurla sonuçlanmasıdır. Çamurla, atanla, atılanla  ilgili neler söylenegeldiği malum.
 
Samimiyet, olduğu gibi görünmek, ölçülü olmak kavramları rayda hiç gözükmezken rayında gideduran tek kavram  seve seve hem körük hem de körükleyen olan insanın  hamlığı, çiğ süt emmişliği galiba.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.04.2017

Paylaş :

9 Mayıs 2017 Salı

Tiflis, 2014.

Tiflis, 2014
2014 yılında Tiflis’te çektiğim kare.

Old Houses old Windows and  balconies adlı fotoğraf grubumdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.05.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

Brugge, 2012.

2012 yılında Brugge'de çektiğim kare.

Daha önceki gittiğimde de aynı pencereleri çekmiştim.

Old Houses old Windows and  balconies adlı fotoğraf grubumdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.05.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Çıtlık Tohumu; Çocukken "Şeytan Tekeri" Denilen Yani

Çıtlık yani hindiba tohumu.
Çocukken "şeytan tekeri" derdik.

Ankara.

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
A.Y.YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

“Patates Köfteli Masalardan Uzaklaşalı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.dmirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

7 Mayıs 2017 Pazar

Mayısın Al Renklileri

Birkaç kez öyküsünü de yazdığım denemelerimde de sıkça kullandığım konu, şimdi de karede.

Mayıs rüzgârının şiddetli savuruşlarına karşın yine de ellerinden geldiğince poz verdiler. 
Gelincikler, Ankara.

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.05.2017, 22:30
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci