27 Mayıs 2017 Cumartesi

Sadece sokakları değil kareleri de onlar güzelleştiriyor



Eski evler,


eski pencereler


ve


balkonlar üzerine


fotoğraf grubumdan sonra


 her ikisini de farkı zaman ve yerde çektiğim kareler


kendi blogumda.


(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

27.05.2017


 @AcemiDemirci
Paylaş :

Kelebek ağırlayan çiçekli kare

Çiçek üzerinde kelebek çektiğim kareler de var. Zor konu bu.

Onlardan birini en eski dosyalarda aradım buldum.

Fotoğraf gruplarımda dün paylaştığım kare.
Şimdi de blogumda.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.05.2017
Paylaş :

26 Mayıs 2017 Cuma

Eski evli kareler




Deniz filan yok; ama karelerin en güzelleri orada çekiliyor. Safranbolu yani.


Ve denizli bir yer. Yine eski ev. Şimdi ev değil, yaz aylarında sıcak soğuk şeyler içilip bir şeyler atıştırılan bir yer haline dönmüş.


Her iki kare d, eski evler, pencereler ve balkonlar üzerine fotoğraf grubumdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
26.05.2017


@AcemiDemirci
Paylaş :

25 Mayıs 2017 Perşembe

Sabah serenadı

Dün sabah, komşu site bahçe çamında serenad yaparken beni hiç fark etmeyen, bulutlara doğru şakıyan kuş. Mükemmel bir mini konserdi. Ne zaman başını eğdi, beni gördü. Pııırrrr…

Dün, fotoğraf gruplarımda paylaşmıştım. Şimdi de blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.05.2017

Paylaş :

Roman kaçkınları; çocukluğun öcüleri yani!

 “Bu çalışmamda tema olarak yazımda bahsettiğim romanlar ve onların filmlerine ait sahnelerden kareler seçtim. Film afişleri ya da sahneleri  ancak internette bulunacağından bütünlüğü bozmayıp kitapları da internet görüntülerinden fotoğrafladım. Bir nevi alıntıdır görüntüler yani.

Bu arada konusu ünlü bir sinema aktristi ile evine davetsiz gelen kıza dayanan; ama adını hatırlayamadığım filmin Türkçesinin “Perde Açılıyor” özgün adının da  “All About Eve” olduğunu hatırlatan Deep Tone’a çok teşekkür ederim.” 

Belki de öcüler çocukluğun karanlık koridorlarında kalmadı. Belki de biz büyürken peşimiz sıra takip ettiler adımlarımızı. Öcü değil cici belleniyorlar şimdilerde belki de…


Bir düşünsek, roman kahramanları bugünün kılık kıyafeti içinde yanı başımızda, ete kemiğe bürünmüş halde karşımızda olsaydı! Onların gerilim romanlarından ya da korku  filmlerinden kaçıp günlük hayatın içine sızmış olduklarını anlayabilir miydik? Roman yahut filmlerde anlamak kolaydır, çünkü altı çizilerek yazılırlar, seyredilirler. Oysa hayatta alt yazı bile yok. Şöyle tepeden bakıp her şeyi olduğunca görebilmek de yok. Hayat, sadece koşturmaca bellediğimiz  oyundan ibaretken  kimimiz filmlerin, romanların kahramanlarını kendilerine hayran bırakacak beceride bu oyunda.


Bir film izlemiştim. Çok eski. Siyah beyaz. Konusu hiç eskimeyecek ama. Film, zirvedeki bir aktristin hayatını anlatıyordu. Hollywood’un en tepedeki yıldızı, fazlasıyla kaprisli. Hiç eyvallahı yok kimseye. Bir gün evine üstü başı perişan sefil bir kız nasıl olduysa giriyor. O ihtişamlı evinde bu kızı görünce deliye dönüyor zirvedeki kadın oyuncu. Bağırıp çağırıyor, demediği bırakmıyor. Ancak eşi dahil yanındakiler kıza acıyor. Kadın sakinleşince kıza elini uzatıp yanına alıyor. Kız da minnetten elini ayağını öpecek neredeyse sinema oyuncusunun. Köleden beter hizmet ederken bir yandan da onun hakkında her şeyi öğreniyor. Oyunculuğu da. Ve zaten o eve girerken planladığı şeyi yapıp son adımı atıyor  onca adımdan sonra. Kadının yeni filmdeki rolünü çalıyor. Eşi zaten kıza kapılmıştı.


Öyküsü buna benzer kişilere rastladınız mı? Ben rastladım. Kıyı kasabasında kurulu çok iyi düzeni olan biriyle evlenip işini filan bırakan bizden büyük biriydi. Halleri vakitleri o kadar iyiydi ki ellerinin bakımı evinde yapılırdı. Sonra ellerinin bakımı için gelen kız, o evin yeni hanımı oldu.


Pek alışılmadık karakterlerle dolu romanlar vardır. Diyelim Emily Bronte’den Uğultulu Tepeler. Oradaki tuhaf kişilik Heatcliff de yanlarında büyüyeceği, bir kız bir erkek çocuk sahibi ailenin malikânesine ansızın geliyor. Ve diş bileyerek büyüyor kendisini eve getiren adama, oğluna. Evin kızına da içten içe aşık. Kız da ona ilgisiz değil; ama kendi dengi olmayan böyle biri evleneceği kişi olamaz düşüncesinde. Heatcliff bunu duyunca malikâneden kaçıyor. Üç yıl sonra geri döndüğünde acımasız, düzenbaz ve artık  çok zengin biri. Sevdiği kızı komşu malikânenin oğlu ile evli bulunca intikam peşine düşüyor. Öyle ki kızın evlendiği adamın kardeşi ile evlenip ona eziyet ediyor. Romanın sonunda Heatcliff iki tarafın da mirasına konuyor.


Şimdi bir düşünsek… Farkında olmasak da birileri bir şekilde çıkar sağlamak için sinsice başka birilerine yanaşıyor olamaz mı? Olabilir. Oluyor da. Hatta artık bu çıkar sağlama sanal ortamda da olabiliyor. Sosyal medya hesabından yazmalı alanlara kadar…


Şimdilerde mesela yaşlı bakımını üstlenen kimilerinin bakım karşılığı o yaşlı ile evlendiğini duyuyoruz. Yetişkin çocukları ya bakamadıklarından ya da yurtdışında yaşadıklarından seksenini geçeli çok uzun zaman olmuş yatalak hastalar, kendilerine bakılması karşılığında  evlerini belki de yabancı bakıcılarının üstlerine yaparak evleniyor. Bakıcılar nikâh defterine imza atarken şunu çok iyi biliyor; baktığı adam ölünce kendisine ev dışında bir de maaş kalacak. Evlere girenler sadece yardımcı olmak için olmayabiliyor yani!
 

Duymuşuzdur, Rebecca diye bir film var. Romandan uyarlama. Romanını ortaokul yıllarımda okumuştum. Filmini yetişkinlikte de seyrettim birkaç kez. Siyah beyaz hayli eski bir film.


Rebecca, çok genç yaşta ölmüş bir kadın. Herkes onu güzelliği ile hatırlıyor. Pek zengin kocası, daha sonra güzel bile sayılamayacak, sıradan bir işteki fakirce bir kızla evleniyor. Kız, iyi ve akıllı. Evdeki tuhaflıkları kısa sürede anlıyor. Gülmez, sert tabiatlı  geçkince kâhya kadından da korkuyor. Evin hanımı sanki yeni evli kız değil de kâhya kadın. O ne derse o oluyor. Evin yeni hanımını azarlamaya kadar vardırabiliyor tavrını. Yasaklar koyabiliyor. Her şeye karışıyor. Kızcağız ezilip büzülürken bir yandan da evliliğini sorguluyor çünkü Rebecca her an onlarla. Kocası hala eski eşini unutamamışken neden kendisiyle evlendiği hakkında bir sürü sorular doğuyor aklında. Hiçbirine cevap bulamıyor.


Sonunda kocasının aslında Rebecca’dan çok çektiğini, kâhya kadının da aslında Rebecca’nın akıl hastası annesi olduğunu öğreniyor. Öyle ki kâhya kadın koca şatoyu yakıyor kendisi ile birlikte.

Böylesi bir kişilik olmaz değil, olabiliyor. İlk ağızdan dinledim hem de. Oğlunu evlendiren kadın,  gelininin az gelirli ailesini küçümsüyormuş. O zamanlar AVMler yok, market sahibi oğlan,  gelirleriyle övünen annesinin avucunun içinde. Sözünden çıkmıyor. Hadi, kadın doğru şeyler söylese de oğlu o doğruları yapsa kimse bir şey demez. Ama gelin kıza bayramlarda dahi ailesiyle görüşmeyi yasaklıyor. Yoksa boşamakla tehdit ediyorlar. Kız çok gururlu. Bunu kaldıramayacak. Katlanıyor. Yedi yıl ailesi ile hiç görüşmüyor. Sonunda evden dışarı da çıkartmıyorlar. Ona da katlanıyor. Bu arada oğlu beş yaşına geliyor. Derken kayınvalide market sahibi oğlunu Almanya’ya gönderiyor. Oğlan orada iş kuruyor. Hatta orada kalabilmesi için Alman bir kız bulup evlenmesini  evdeki gelinine duyura duyura telefonda oğluna öğütlüyor. Oğlu yine çıkmıyor annesinin sözünden. Alman bir kızla evleniyor. Evdeki gelin kızın payına da  düşe düşe olmasın diye onca şeye katlandığı boşanma olayını yaşamak düşüyor. Ve kapı dışarı ediliyor. Sokakta kalakalıyor. Nereye sığınacağını bilemezken ayakları onu baba evine getiriyor. Kendi ailesi kızlarını kapıda görünce her şeyi anlıyor. Bağırlarına basıyorlar.

Kız, baba evine geldikten sonra tek oğlunu hiç göremiyor. Çünkü daha boşanmadan önce oğlanı Almanya’ya kaçırmışlar.


Bir gün kapı çalınıyor baba evine döndükten on yedi yıl sonra filan. Kapıda sarışın, çelimsiz  bir oğlan. Kovulan gelin kızı soruyor. Ve ekliyor “Ben onun oğluyum. Annemi görmeye geldim”. Ağlamaları bitince neden daha önce gelmediğini soruyorlar. Çocuk, o ana kadar çok kötü biri diye bellediği annesinin öldüğünü söylediklerini söylüyor. Ancak halası içindeki vicdan azabına daha fazla dayanamayıp bir fırsatını bulunca gerçeği açıklamış. Ve ne doğru dürüst bir evlilik yaşayabilen ne de değil çocuğunu büyütmek yüzü bile gösterilmeyen kovulmuş gelinin baba evindeki geri kalan hayatı, oğlunun yeniden kapısını çalması beklentisiyle geçiyor.
 
Çocuklukta hayatta değil romanlar ve filmlerde barınan  öcüler, yetişkinlikte çat kapı yaparak hayatı korku tüneline çevirebiliyor yani!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 9.05.2017,13:52

@AcemiDemirci



Paylaş :

Güzel bir girişim

Ankaralı blogculardan Yurdagül hanımın bazı projeleri var. Kimisi işi ile ilgili. Kimisi blogcuları da kapsıyor.

Nihayet Ankara'dan da bir blog sahibi çıkarak Ankaralı blog yazarları için bir şeyler yapmayı düşündü.Güzel girişimiyle bizi heyecanlandırdı.

Yurdagül hanıma çok teşekkür ederken destekçisi olduğumuzu, yanında olduğumuzu da  söylemek isterim :)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

“Eğitim Adına Eğitimsizlik; Mezuniyet Çılgınlığı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.05.2017

Paylaş :

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Ayvalık'tan...


Eski evler, 


eski pencereler 


ve


 balkonlar üzerine


 fotoğraf grubumda 


paylaşmamın ardından 



Ayvalık’ta çektiğim kareler 


şimdi de blogumda.


(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
24.05.2017

@AcemiDemirci

Paylaş :

23 Mayıs 2017 Salı

Ayvalık kareleri


Ayvalık’ta çektiğim kareler,

eski evler,


kapılar

 ve 

pencereler üzerine 

fotoğraf grubumdan sonra

 blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (acemi Demirci), 
23.05.2017


 @AcemiDemirci


Paylaş :


Mayıs, bizim için baharın güzelliğinden başka anlamlar da taşır. Seneler önce bir 19 Mayıs günü sözlenip haftasına da nişanlandığımız aydır.
Şimdi, nişan yıl dönümümüzü kutluyoruz.
Nice yıllara diye dileyerek eşim Tunca için <3

https://www.youtube.com/watch?v

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)


Paylaş :

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Eski bir taş ev penceresi ve kafesli balkon


Eski evler,

 pencereler,

 balkonlar

 üzerine fotoğraf grubumdan sonra

Tiflis’te çektiğim  kafesli balkonlar ve

köyümde çektiğim pencereye ait kareler

 şimdi de blogumda.


(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.05.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

SÖZ

“SÖZ” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.05.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Mayıs 2017 Pazar

Patates köfteli masalardan uzaklaşalı


Artık en sevdikleri ses kapı tıklanması olan yetmişini, seksenini geçmiş metropol anneleri, hafta sonları evlatlarının yollarını gözler. Kapıdaki tıkırtı, hafta içinde telefondan duyulan seslerin hafta sonunda yüz yüze gelinerek duyulacağının habercisidir.


Hafta sonu dışarı çıkarmak üzere  Annem’in kapısını çaldığımda eğer henüz yemek yememişse birlikte bir öğün atlatırız öğlenleri. Her ne kadar yenilen içilen konulardan uzak kalmaya dikkat etsem de bazen konunun kendisi yenen içilen olabiliyor. Ki bu olgu hayatın bir parçası olduğundan zaman zaman anlatılacak şeylerden de olacak elbette. İşte Annem ile geçiştirdiğimiz bir öğle yemeği, neden yazıldı, yazılmaya değer ne yönü vardı okununca  ortaya çıkacak bir okuma öğünü olacak sanki bu yazım.


Geçen Cumartesi erkence çaldım Annem’in kapısını. Vakit, öğle yemeği suları, henüz on iki bile olmamış. Hava güzel. Kaç haftadır hüküm süren soğuk, pus gözükmüyor bugün. Ayrıca  amaç Annem’i evden çıkarmak. Birazdan anne kız  yoldaydık.


Hep görüp de önünden geçtiğimiz, Erzincanlı komşusunun “seninle burada oturup da çayla simit yesek” demediği gün geçmemesine rağmen komşunun Ankara dışına taşınmasıyla gerçekleşemeyen niyetini anlatıyor Annem bana. Taşınalı henüz iki haftayı bulmadan fazlasıyla özlediği komşusundan bahsediyor hep. Özlenmeyecek insanlar da değillerdi gerçekten. Eski komşuluk anlayışı alışkanlığındaydılar.


İşte tam sırası o zaman şimdi. Yan apartmanın altındaki simitçi kafeye komşusuyla gidemediyse kızıyla gidebilir Annem. Tam da önündeyiz.  Bugün hava sıcak olduğundan açık kısmın çoğu aralı cam kanatlarından içeriye güneş vuran bahçeli bölüm seyirli gözüküyor. Gül desenli kumaşla kaplı sandalyeleriyle kır evi havasında. Çam doğramayla kaplı duvarlar, çini tabaklarla renklenmiş. Çok sıcak bir yer gibi gözüküyor simitçi kafe.


Kaşarlı, zeytinli veya sade simit ve çay çok iyi gidecek olsa da Annem öğle yemeği yemeden çıkmış oldu dışarıya. Akşama belki yemek de yapmak istemeyecek canı. O yüzden simit yerine kafede  yapılan güveçler, mantı, gözlemeler ya da köfteler arasından bir seçim yapmalı. Kısacık bir konuşma ardından ızgara köfte istiyoruz.


Siparişi verdikten sonra oradaki masalarda da oturanların olduğu kapalı kısma geçiyorum. Tam karşıda çok genç biri mantı yapıyor. Beni görünce gözlerini dikip bakıyor. Ona doğru ilerliyorum gülerek. Ama bakışlarım yaptığı Kayseri mantısında. Küçücükler. Oysa bizim Aksaray mantısı iridir. Biri bir kaşığı doldurmalıdır. Kayserililer ticari zekâlarını mantıda da göstermiş galiba. Ne kadar küçük olursa mantı, içi o kadar az olur. Harcı az, hamuru çok yani. Aksaray mantısında harç mutlak belirgin olmalıdır. Ki Kayseri mantısı daha çok tanınıyor olsa da Aksaray mantısının yerini başka hiçbir mantı tutamaz. Tadanların hepsinin ortak düşüncesidir bu. Sonra pastaların, böreklerin sergilendiği camekânlı yere bakıyorum. Temiz bir ortama benziyor. İçim rahatlıyor.

  

Sohbet ede ede beklerken arka masada oturan kız, yakınlarda kütüphane olup olmadığını soruyor, yan masadaki çayla simit yiyen otuzunu geçmiş kızıl siyah saçlı, zayıf, elektrik mavisi renkte uzunca hırkalı birisine. O da başlıyor anlatmaya. Kendisi de yakındaki kütüphanede eski Türk sineması üzerine hazırladığı doktorası için çalışıyormuş. İletişim mezunuymuş. Sohbet bize de sıçrıyor. Topluca konuşmaya başlıyoruz arkadaki Çorum’dan gelip polislik sınavına girecek kızın başlattığı konuşmaya.
 
Doktora öğrencisi kız kalkarken arkasından bakıyorum. Acaba bu çay ve simit onun öğle yemeği miydi yoksa biraz mola verip midesini bastırmak için mi uğramıştı? Hep duyup okumaz mıyız üniversite öğrencisi gençlerimizin günde üç öğün, hatta o bile değil belki iki öğün, sadece çay ve simit ile beslendiklerini?

Çok geçmeden tabaklarımız geliyor. Aman Allahım bu tabak çocukluğumdan mı çıkagelmiş? Zaman tüneli mi yoksa bu simitçi kafe? İşte nasıl da yakaladı en duyarlı olduğum yanımdan bu sunum beni şu an. Çocuklukta en çok makarna, köfte patates sevilir malum. Gerçi ben o sınıflamadan değildim. Sarmayı, dolmayı, mantıyı da onlar kadar severdim. Ama çocukların köfte patates sevdasını bilmeyenimiz yoktur.

Bir anda çocukluğa götürüveren bu sunumda irice tabağın yarısı yanmamış, çiğ de kalmamış nefis gözüken pek bol patates kızartması ile doluydu. Patates kızartmalarının üstünde de köfteler. Hemen yanı başında hiçbir yerde rastlanmayacak bolluktaki salata da bildiğimiz, anneannelerimizde, annemizde gördüğümüz, mevsiminde her sofrada mutlaka olan, atomlu değil  marulllu, domatesli çoban salataydı. Hani en iyi bildiğimiz, önceleri gazetelerdeki yemek   tarifi köşelerinden sonra da internetteki yemek sitelerinden değil annemizin  sofrasında öğrendiğimiz salata. Ev usulü. Kenarda da bir biber kızartması vardı.


Şimdi Sezarından Akdenizine, tavuklusundan balıklısına, konserve mısır taneleri serpiştirilmişinden makarnalısına sayısız salata çeşidi arasında kalmışken hani o çocukluğumuzun tek tip; ama lezzeti hepsine bedel zeytinyağı ve limon ile çeşnilenmiş bol yeşillikli, domatesli, salatalık ve biberli salatası! Neredeyse bir salata tabağı dolusu bu salata, tek başına bile gayet doyurucu olurdu.


Tabaktakiler o kadar anne elinden çıkma, evde yapılma görünümdeydi ki insan etrafa şöyle bir göz atmadan edemiyor. Evde miyim yoksa simit kafede miyim diye emin olmak için. Çocukluğumuz sofralarının nasıl da özlendiği akla gelemeyecekti bu simitçideki patates köfteli tabak olmasa. 
 

Hangi fırının ekmeğiyse içi köpük köpük patlamış mısırmışçasına görünmeyip bildiğimiz ekmek kokulu, maya kokusunun sindiği dilimlerden yayılan kokuya rağmen onları katık etmemek, biraz özenli olmak anlamında. Çocuklukta kalori hesabı, kilo derdi hiç yokken işte şimdi dikkat etsek de etmesek de ille de aklımızın bir köşesinde pusuda yatan kalori, kilo  konuları göz ardı edilemiyor malum. Bir anda görüverince birçok şey anımsatan tabağın çocukluktakinden farklı duyumsattığı tek şey, patatesin ekmekle yenilmemesi gerektiğiydi.

 
Böylesi akılda olmayan; ama apansız karşıya çıkan bir tabak, mesela neleri  unuttuğumuzu, nelerin yerine  neleri koyduğumuzu hatırlatıyor. Bizim olan, adetten olan, evlerimizde hep olagelmiş bir şeyi, yeni bir şey öğrenince kaldırıp atmak doğru mu? Yoksa kaçınılmaz olarak öğrendiğimiz yeni kültürlere ait diyelim ki yemekleri zaman zaman yapsak da geleneksel olan yemeklerimizin yerine asla koymamak mı doğru olan?

 
Bir tabak, o an sadece karın doyurmadı. O patates köfte tabağı, tüm naifliği, geçmişten bu güne aynı kalan görüntüsü, tadı ile gözümüze şölen olurken açlığını çektiğimiz bir dersi de yine gözümüze sokarak  lezzetli biçimde anlattı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.04.2017, 15:07

Paylaş :

Eski detayların güzelliği




Eski evler,

 kapılar, pencereler ve balkonlar

üzerine fotoğraf  grubumda yayınladığım

ve haliyle, elbette kendi çektiğim karelerim şimdi de blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.05.2017,

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;

@AcemiDemirci
Paylaş :

Kırlangıç Varyetesi Altında; Tiriliçe Tadında Akçay

Kırmızı boyunlu kırlangıç, kah çatılara kah  griden maviye dönmekte tereddütlü soğuk Akçay denizine doğru  ok gibi süzülürken göğün, suyun, daracık  boşlukların keyfini çıkaran gözü pek dalgıçları andırır. Aksaray’ın Yeşilovasında “kayışkanat kuşları” denilen kırlangıçlardan gizli kalamaz hiçbir köşe. Akçay’dan aklımda ilk kalacak olan kırlangıçlar.  Bir de köpüklerinin beyazıyla sularına doluşmuş beyaz mermer parçaları birbirine karışınca adına Akçay denilen derenin denize kavuşması.


İki yanı betonla çevrili, öyle gürül gürül filan akmayan derenin Akçay’ın içinde kalan kısmı bolca kirlenmiş. Cılız suyu yosunlara yetecek kadar. Tek tük kurbağa sesi duyuluyor. Derenin kenarları sazlık. Dereyi kaplamış dalgalanıp duran yosunların üstünde sivrisinekler dolanıyor. Yeter ki bir kıyı görülmesin! Deresinden, gölünden denizine hiç acımadan hoyratça yerleşim gerçekleşiveriyor. Kıyı, kıyılıktan, deniz denizlikten çıkıp devasa bir çöp kutusu oluveriyorlar. Başta kanalizasyon sonra da ele ne geçerse atıverilen her şey denizleri, dereleri, balıkları çürütüyor, kokutuyor, yok ediyor. Uzaktaki çağıl çağıl nehirlere hiç benzemiyor Akçay Deresi. Bir kez daha emin oldum ki ne Karasu’nun, Fırat’ın ne Gürleyik Şelalesi’nin ne de doğu dağlarının hala saklı vahşi doğa güzelliği başka yerde yok.


Bir ara üzerinde kayıkların demirlediği yemyeşil ırmak görüntüsüyle karşılaştım. Tam o anı yakalamışken fotoğraf makinesinin belleğinin doldu uyarısı olacak şey mi? Patavatsızlığın en alası. 


Küçük yerlerin hepsinde olduğu gibi daha çok çiftçiden, zeytinciden, esnaftan oluşan Akçay’da da birkaç katlı apartmanımsı kapkara camlı bina, ille de AVM yazan tabelalarla donatılmış. Bu binalar, etrafındaki küçük esnafa tepeden bakarken o küçük esnafın şimdiden kara kara düşündüğüne eminim. Akçay, kendi halinde. Daha çok emeklilerle dolu. Yazlıkçılar çoklukla yakın yerlerden. En çok İstanbul’dan, Bursa’dan. Kimisi de Ankara’dan. Burayı ikinci görüşümdü.


Akçay’a gitmişken boş kalan kısıtlı zamanımızda Ayvalık ve Cunda’yı da görme fırsatımız oldu. Ayvalık denilince Kaz Dağları’nın eteklerinde, sakin, balık avlanılan tertemiz denizli, huzurlu bir yer düşünmek isterken şimdilerin Ayvalık’ı şehirleşme gayretinde, trafiğin ana caddelerde küçümsenemeyecek kadar kalabalık olduğu, karmaşaya az kalmış bir yer olup çıkmış. Belli ki göç alıyor. Yazlıkçı, kışlıkçı olmak yani göçerlik bizim tabiatımız; ama başka olağanüstü tabiatları bırakıp buraya gelenlerin ayakları altında yiten Ayvalık doğası, dünya harikası kocaman bir avı, onca kurtçuğun kenarından köşesinden tırtıklayıp yutmasını andırıyor. 

 
Önceki gelişimizdeki gibi bu kez ağız tadıyla çalkama yiyemedik Akçay’da. Bir keresinde çalkama bitmişti ki nasıl biter bilemiyorum. Sonuçta on iki çeşit otun çökelek, un, yumurta ile harmanlanıp yuvarlak halde fırınlandıktan sonra ortaya getirilerek üçgen dilimlere bölünüp sunumundan ibaret bir yemek. İkincisinde de karşımıza içine bolca rendelenmiş kabakla yarı mücver halinde çıkıverdi çıldır da denilen çalkama.


Tıpkı Ayvalıklılar gibi Akçaylılar da evde yemektense dışarıda yemeyi tercih ediyor. Koca Akçay’ın tamamı böyle değildir elbette; ama ya esmiyor ya da esse de az esiyor olduğundan Akçay’ın rutubetli ve bunaltıcı havasında evlerde, ocak başında yemek yapmak sıcaklarda pek göze alınamadığından olsa gerek bu hal.


Yemek yiyecek yer bakınırken yazlıkçıların, gezginlerin mutlaka birinden birinde karnını doyurduğu lokantaların dizildiği dar caddedeki bir tabelaya takılıyor gözüm. Tabelada “Mayko’nun ev yemekleri” yazıyor. Mayko… Hani Saraybosnalı eşimin çocukluğunda  Bosna’dan sıkça gelen; ama  savaşta Pazar Yeri’nin bombalanmasının ardından sadece birkaçı hayatta kalabildiğinden şimdilerde üç beş yılda bir buralara uğrayabilen  Bosna’daki akrabalarından bir çocuğun lakabı. Kibritle oynamayı pek seven haylaz oğlan, durmaksızın Boşnakça anne demek olan  “mayko” diyerek annesinden yardım istediğinden ona takılan lakap. O zaman lokanta, Boşnak bir ailece işletiliyor olmalı. “Sandalyeleri rengârenk, masaları tertemiz görünen, küçük galvaniz saksılardaki çiçeklerle şenlenmiş cıvıl cıvıl burada yemek yemeden olmaz” diye düşünürken gözüm buranın sahibi ailenin aşçılık da yapan hanımına ilişiyor. Yüz hatları nasıl da benziyor eşime. Mayko’nun sağı, solu yöresel yemekleriyle bilinen başka aile lokantaları ile dolu. Boşnak aile, geçen yıl İstanbul’dan gelip  açmış Mayko’yu. Boşnak böreğini başyemeklerden biri olarak yapıyorlar lokantalarında.


O kadar açız ki Akçay’a henüz gelmişler olarak sabah kahvaltısının ardından uçakta yediğimiz küçücük sandviçten başka bu saate dek sudan başka bir şey tatmadık. Saat akşam sekiz gibi. Ve şimdi bir Boşnak lokantasındaysak, evde bizim de yaptığımız bildik yemeklerden değil kayınvalidemin üç beş yıl öncesine kadar hakkını vererek yaptığı Boşnak böreğinden tatmalı o halde.


Kıymalı Boşnak böreği harika. Harcı bol. Dilimler kocaman. Doyarız sandık; ama hava ve su değişiminden olmalı daha da aç hissediyoruz kendimizi ekipçek,  Boşnak böreği sonrası. Harcına soya fasulyesi ilişmemiş yani yalancı mantı değil kıymalı gerçek mantı almamız için ısrar eden lokantanın sahibesini kıramıyoruz. Kırmadığımıza da çok seviniyoruz. Kıymalı mantı, gerçek mantı tadında. Yapan da güzel yapmışsa mantı yediğinizi doyasıya anlıyorsunuz.


Cam mahfazadaki tiriliçeye gözümüz çoktan ilişti de… Börek dediğin hamur işi. Onun üstüne yenilen mantı da hamur işi. Bunların üstüne bir de tiriliçe olur mu hiç! Çok da güzel oldu üstelik. Bunca hamur işini de hiç dert etmiyoruz. Birazdan Akçay’ın altını üstüne getireceğiz zira.


Yemek boyunca kırmızı boyunlu kırlangıçlar, ok ucu benzeri kuyruklarıyla uçuşup duruyorlar. Caddeye çıkan daracık sokakta kah.  Kah otantik görünümlü lokantaların keresteden, ağaç gövdesinden kirişleri aralarından. Kah kalaslardan sallanan eski tarzdaki  lambalara konuyorlar kah tam başımızın üstünden uçuyorlar. Kırlangıç bu; gözü pek, ille de en yakınından görecek her şeyi. Ani yükselişlerle, inişlerle, dönüşlerle yüreği ağza getirerek uçacak. Ama hiçbir şeye de çarpmayacak onca tehlike içinde. “Kırlangıç mı desem; kayışkanat kuşu mu” diye biraz düşünmeden edemiyorum içimden.


Akçay’da eskici dükkânları, antikacılar sokağı gezilmeye doyulmuyor. Arkadaşlarımızdan birisi küçük bir yağlıboya resim alıyor. Gündüzün pazarından geceleyin sokaklara kadar kurulan tezgâhlarda satılan doğal taşlardan dizilmiş kolyeler, bileklikler rengârenk ışıltılarıyla yıldızları yere indirmiş gözüküyor.


Gidilen her yerden dönerken oralar orada bırakılıyor esnaf lokantalarıyla, antikacısıyla, doğasıyla. Bavullar, sokağından havasına, deresinden yemeğine öykülerle dopdolu geri dönülüyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎18 ‎Haziran ‎2015 ‎Perşembe

  





















Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci