17 Haziran 2017 Cumartesi

Mimari demek, doğulan, büyünen ,yaşanılan eve duyulan sevginin işçilikli imzası demek!

Mimarisi olan yapılar, yaşanılan yere, şehre, içinde anıların barınacağı duvarlara sevgi anlamlıdır.  Daha  da ötesi saygı.

 Mimari, ruh. Kentin, kentlilerin, sokağım, mahallenin. Sıcaklık. Şirinlik. Eve sevginin dışa işlenmişi.
İşte içinde yaşayanlarca belli ki vaktinde çok sevilmiş,  şimdi de görenlerce anında sevilecek öylesi  yapılardan iki kare.

Eski evler, pencereler ve balkonlar fotoğraf grubum ile birlikte blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.06.2017


acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@Acemi Demirci
Paylaş :

Gözcü Keklik


Çit direğinden etrafı kolaçan eden gözcü keklik. Bu sabah, Ankara.


Bu sabah, yeşilliğin gölgesinin vurmasıyla yeşil sularıyla dinginlik saçan  güzel gölcük resimleriyle başlamıştı.


Sonra arkalardan keklik sesi geldi.


Ona kızıl şahin çığlığı karıştı. 


Saksağanların telaşından bir şeye  saldırdıkları belliydi.


Kerkenezi hemen kaçırttılar.


Özenemedim bile kerkenezi çekerken çünkü etrafını saksağanlar sarmıştı. Özensem o pozu hiç yakalayamazdım. 

Çünkü saksağanlar etraffındaysa kızıl şahin bile kalmaz orada. Uçar.

Biliyordum ki  çok sürmez uçar. Deklanşöre bastım. Kareyi görmeyi beklerken  uçtu.

Çok özenmesem de çektiğime yine de memnun kaldım.


Akşamdan geceye geçerken de tilki sesi gelmişti.

Bu arada, seçkin pembe rengiyle göz alan sanırım ekin ebesi çiçekleri de nazlı nazlı salınıyordu tatlı rüzgarda.Tepeleri renklendirmiş halde.

Gözcü keklik hem blogumda hem de fotoğraf gruplarımda. 


(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
17.06.2017



Paylaş :

16 Haziran 2017 Cuma

Kapısından penceresine, balkonundan bacasına eski evler


Bellekte yer kalmadığı için iphone ile çekmiştim bu kareleri .

Üç, dört yıl önce.

Old Houses 

old Windows 

and balconies 

için dosyadan çıktılar. 

Blogumda ve 

eski evler,

 pencereler ve 

balkonlar üzerine

 fotoğraf grubumda yerlerini aldılar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

16.06.2014

acemidemirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

Metropolün Göbeğindeki Yağmur Suyu Birikintisi ve Leylek

Her an yanımda ve sürekli fotoğraflamaktan çok yorgun eski ve daha küçük fotoğraf makinem sabah kapanmayıp, şarjı bitene kadar öyle kalınca dönüşte iphone ile çektim bu kareleri. Hareket halindeki serviste olmak ve ağaçların  perde olması yetmezmiş gibi bir de şehirler arası yolcu otobüsü sağdan belirince leylek, birkaç başka  kareye daha giremeden  çekim sonlandı. Yine de üç karede biraz çözünürlük sorunu olsa da metropol leyleği anlaşılır halde az çok.  Görüntü kalitesi değil leyleğin nerede olduğunu önemsediğimden içim rahat yayınlıyorum bu kırpıp leyleğin daha belirgin olmasına çabaladığım kareleri.
Zaman zaman haberler olur, gıpta ile okuruz. Londra’da falanca yer üç yüz yıl önceki çizimlerinde nasıldı, şimdi nasıl diye. Geleneklerine nasıl da düşkün olduklarını bilmeyenimizin  olmadığı o ülkenin o kentinde de, başka yerlerde de üç yüz yıl sonrasında kentin o zamandan kalma  yerlerinde  öyle aman aman değişiklik olmadığını görünce içimiz sızlar. Yani zaman yolculuğu yapan bir İngiliz, asırlar öncesinden çıkagelse, caddeleri kolayca bulacaktır. Hatta aradığı şapkacı dükkânının üzerinde belki de hala aynı tabelayı görüp şapkacılığı aile işi edinmiş bir İngiliz ailenin o küçücük dükkânlarını korumakla kalmayıp dünyaya nam saldıklarını görecek.

Elbette zaman içinde dünya nüfusu artıyor. Şehrin göbekleri, trafik, metro istasyonları, otobüs hatta bizde bir de dolmuş durakları ile doluyor. Her yönden  genişlemeler oluyor. Ama oralarda “old town” denilen çekirdek yerleşim, yani şehrin kalbi hiç değişmiyor. Tarihi binalar yıkılıp da yerine ruhsuz, mimari eser değil beton yığıntısı  dikeltiler ile yok edilmiyor; olduğu gibi korunuyor.

Oralarda tarihi binaların içleri yıkılıp günün ihtiyaçlarına göre yeniden yapılıyor. Zaten su tesisatından elektrik bulunduktan sonra kablo, internet ağı döşemesi gibi şeyler elbette yapılıyor. Ama yapıların dışı olduğu gibi korunarak kalıyor. O binaların üstlerinde demirden diyelim ki 1819 rakamları asılarak yapılış tarihini gururla haykırıyor.Eskiliğini bu demirden tarihler ile göstere göstere sessizce öğünen yapılar, kente ruhunu veriyor, saygınlık katıyor, onların kaç asırdır orada olduğunu bas bas bağırıyor. 

Eski evlerin içleri elbette yıkılacak, yenilenecektir belli bir süre sonra. Zaten eski yapıların içlerini içindekilerden başkası görmez. Ama şehre ruhunu, dokusunu, kültürünü, anlamını veren, mimari yani estetik yani sanat kokusu katan dışları korunacaktır. Sokakların, caddelerin süsü olarak. Şehrin ve ülkenin biz hep buradaydık diye alenen bağıran sessiz tarih tellalları olarak.

Ankara’da böyle eski evlerden örnekler Kale civarında kaldı ne kaldıysa. Kızılay’daki eski Kızılay binasına dek yıkıldı. Ulus, açık hava müzesi gibi idiyse de yakın zamana kadar, yeni yeni yapılan siyah camla kaplı, modernizmin nasıl yanlış anlaşıldığını  dış yüzleriyle yüze vuran yapılarla  küskün artık .

Bir sokağa kokusuyla, rengârenk açan çiçekleriyle sıcacık hava verecek ağaçlar bile yok sokaklarda artık. Tek bir çiçek açmayan hatta geç yeşillenen, çiçek de açmayan top top görüntülü bulvar akasyalarına sevinir olduk.   Diyelim ki akasya, sakura, hatmi ağacı gibi ağaçlardan hiçbiri olmasa da yine de yeşillik  ve oksijen diye sevinmeden edemiyoruz çiçeksiz de olsa ağaç varsa.
 
Çocuğu, yetişkini herkes gün içinde bir yerlerde bulunmak zorunda. Okulundan iş yerine. Öğle tatilleri dışında.

Öğle tatillerini, bildiğim trafikten arınmış en kuytu sokaklarda kısa bir dolanma ile geçirmeyi adet edindiğim tarihi hatırlamıyorum.

Bir sokak var böyle. Yakınlarda. Ama saklıda. Ve öyle sokakları sevenler, metropol kıyıcılığında şehrin göbeğindeyken sanki şehrin dışındaymış havasını yaşamak isteyenler için böyle yerler uzun zaman saklı kalamaz. Ben hep biliyordum.

Yakında yıkılacaklarını duyunca içimin cız ettiği akasyalı, kuşburnulu, kirazlı, vişneli, dutlu o sokaktaydım bu öğlen yine. Kirazlar dallardan sarkmış,  alenen belli. Kızarmaya başlamışlar. 

Ters dutları yakınlardaki taksi durağı şoförlerinden birisi topluyordu. Hemen yanımdaki  dut ağacında gözüme çarpan iki kara dutu da  ben topladım. Sırf dalından toplamak zevki için. Güneş altında pırıl pırıl yanan yemyeşil koca yaprakların sakladığı bir meyveyi bulmak... Ellerinle toplamak... Market tezgahından seçmeceye hiiiççç benzemez dalından toplamak. Hiç toplamamışlara sözüm yok; ama toplamışlar bilir bu keyfi. Vazgeçilecek, es geçilecek bir keyif değildir.

Arada bir araba geçiyor. Tek katlı, koca bahçeli  bazı bahçelerden yumurtlamış tavukların gıdakları duyulan, ağaçlar arasında kimi pencereleri gözükmeyen  evler... Çok şirindiler. 

Böyle yayılmacı bir yerleşim yerine  yığılmacı yerleşime geçmiş ve artık kırk katları geçen kuleler dikerken bu sabah yine Ege’de  yaşanan artçı depremler sonrası insanlar ne düşünüyor acaba? Allah korusun, Allah göstermesin ama beklenen büyük depremlerden biri gelip çattığında  ilk doğalgaz ve elektrikler  kesilecek. Bırakın kırk katı, on katlı apartmandan  bırakın yatalak, hasta, yaşlı sağlam, genç ve eli ayağı tutan bir insan birkaç saniyenin bile  öneminin bilindiği o anlarda nasıl kaçacak ?Asansörler çalışmazken. Ve nereye kaçacak?

Leylek de kaçamamış anlaşılan  kıyıcılıktan. Kaç gündür gerçek anlamda da, mecazi anlamda da metropolün kaç göbeğinden biri olan o yonca göbeğindeki çimler üzerinde yağmur sonrası küçük bir gölcük oluşturan su birikintisinde  eşelenirken görüyorum onu servis penceresinden Sanki metropolün göbeğinde değil de şehir dışındaki kırlardan bir görüntü. Trafiğin tam içindeki bir çimli  alanda.

Leylek, orada beslenmek için kurbağa ya da balık bulamaz. Solucan peşinde anlaşılan. Hayatta kalması için beslenmesi gerek. Onun için gelmedi mi taa buralara, Afrikalardan. Kaç bin kilometre kanat çırparak!!!

Bir leylek,  kendine bir kurbağa bulamazsa göç ettiği ellerde... O zaman  onların avlanacakları içinde alabalık yüzen dereli, çaylı, otlu, kurbağalı, kertenkeleli, kelebekli, envai çeşit böcekli ve daha neler nelerli tepeler, kırlar, bayırlar kalmamış mı demektir? Öyleyse avcı olup şehri avlamış betondan tepelerle çepeçevreyiz demektir; insanından leyleğine.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2017, 15:08


Paylaş :

15 Haziran 2017 Perşembe

Eğitim Adına Eğitimsizlik; Mezuniyet Çılgınlığı

“Bu yazım için tema olarak çıtlık yani hindiba tohumlarını seçtim. Eğitim, ekilecek, dikilecek en verimli tohum olmakla kalmayıp meyvesi cehaletin tek ilacı olduğundan.”
   

Sena, oğlunun sınıf arkadaşlarının anneleriyle vatsap sayesinde haberleşirdi. Dördüncü sınıfı tamamlamış oğlu Durul, ilk diplomasını alacaktı. Velilerin çoğunu bir telaş almıştı bu yüzden. Vatsap, onlardan gelen bu konudaki gönderilerle doluydu. Okumaya koyuldu Sena. İlki şöyle diyordu “Çocuklarımızın ilk mezuniyetini öylesine geçiştirmeyelim. Bir öğle yemeği yesek beraberce.”

Sena hemen kabul etti bu öneriyi. Oğlunun ilk mezuniyet sevincinde öğle yemeği yedikten sonra akşama da evde ailecek kutlarlardı. Sonraki gönderiye geçti. “Öğle yemeği yerine akşam yemeği yiyelim”  diyordu biri. Çoğunluk da  bunu kabul ediyordu.

 Biri “Kuru kuru yemek olmaz. Mezuniyet dediğin  partisiz olur mu hiç?” demişti.

Başka bir gönderide de “Çocuk bunlar. Sıkılırlar hemencecik. Palyaço getirip partiyi eğlenceli hale getirelim” diyordu biri. Bir diğeri de  “Ama benim çocuğum palyaçolardan hiç hoşlanmaz. Üstelik onun takma burnunu, kırmızı buklelerini filan da çekiştirir. Palyaçoyu gerçekten palyaçoya çevirir.  Hiperaktif biliyorsunuz oğluşum. O yüzden ben  trambolin ayarladım” deyip noktayı koymuştu.

“İyi, güzel; palyaçoymuş, trambolinmiş filan daaa. Ama bu bir kutlama. Pastasız kutlama hayatta olmaz. Aaa, olacak şey değil. Dört katlı pasta ayarladım. İtiraz filan da istemem. Kutlamaysa, kutlama gibi olur; pastalı” diye kestirip atmıştı.

“Uğraştığınız şeylere bakın ayol! Bunlar kolay. Mezuniyet dedik durduk da mezuniyet cübbesiz olur mu? Olmaz. Çocuklar mezun olduklarını anlamalılar. Günlük kıyafetleriyle mi yaşayacaklar bu hissi? Cübbe de giymeliler.”
 
“Tabii cübbe de gitmeliler; ama oğulcuğumu takım elbiseli görmek isterim ben. Beyaz gömlekli, saçları yandan jöleli taranmış filan.”

“Çok doğru. Ben de kızımı cicili bicili görmek isterim. Ama çocuklar öyle giyinmişken anne babalarla kardeşler de geri kalmamalı. Onlar da yakışan şekilde gelmeliler. Unutmayın arkadaşlar, bugünün tekrarı yok. Çocuklarımızın ilk mezuniyetlerinde, bu ilk özel gününde her şey noksansız olmalı.”

“Ağzına sağlık. İlk diploma kutlamalarında kızlar da mezuniyete yakışır şekilde tuvalet giymeli değil mi? Günün anlamı, önemi var. Çocuklarımızdan hiçbir şeyi esirgememeliyiz” demişti bir başkası.

 “Çok doğru. Her şey yerli yerinde olmalı. Benim tek çocuğum var. Bir daha ilkokul mezuniyeti görmeyeceğim o yüzden. Görmüşken hakkıyla görmek istiyorum.”

“Ben çocuğumdan hiçbir şey esirgemem. Muradını göreyim tek. Sorunsuz mezun olursa onu Paris’teki Disneyland’e götüreceğimi söylemiştim. Parti tarihi o güne denk gelmesin, aman.  Tarihi ona göre ayarlayalım arkadaşlar” demişti türedi zengin bir veli.

“Yani aşk olsun size!  Bir parti düzenleyeceksiniz ve müzik olmayacak, öyle mi? Müzik olmadan parti olmaz… Orkestra getirmeli. Bulabilecek kim var?” diye çıkışıyordu birisi.

“Orkestra ayarlamak zor olabilir. DJ bulmak daha kolay. DJ’i ben ayarlıyorum sevgili veliler. Haberiniz olsun.”

“Hepsi de güzel fikir de öğretmeni düşünen yok. Bu çocukları yetiştiren kim? Öğretmenleri tabii. Ona bir teşekkürümüz olmasın mı şimdi? Bir çiçek bile yaptırmadan  olur mu  ya hiç? Çok ayıp olur sonra çok” diye yazmıştı okul aile birliğinden bir veli.

“Canım çiçek de yaptıralım, hediye de alalım. Okuma yazmasından her şeyine öğretmenleri öğretti. Herkes yüz lira verse orta halli bir şey alırız” önerisinde bulunan vardı.

“Aaa, yazmışınız yazmışınız da en önemli şeyi atlamışınız. İyi, güzel hepsi de. Anı olarak geriye ne kalacak? Çocuklar yıllar sonra mezuniyetlerini nasıl hatırlayacak? Fotoğrafçı olmadan asla olmaz. Ben çoktan fotoğrafçı ayarladım. Dört karelik bir albüm yapacak çocuklara. Bedeli iki yüz lira.”

“Aklıma gelmişken hani o güzel voleybol oynayan kız var ya. Çağla. Hani hakemler bile adını biliyor da ileride filenin sultanlarından olması bekleniyor. Kızım, o kıza güzel pas vermese o asla sayı yapamaz. Bunu da her veli bilsin istiyorum” diyen gönderiyi okuyunca Sena bunun kendi kızı için yazıldığını anladı. Bu anne zaten hep patavatsızdı da yeri miydi şimdi bunu yazmanın? Kızının arkadaşlarının velileri ile olan vatsap grubunda yazsa, hadi anlardı da… Ah, işte bunlar da anne babaydı. Yani çocukların ilk eğiticileri. Ağacı yaşken eğenler… Kendileri eğilememişken daha... Rol model olacaklar! Değil çocuklarını eğitmek hala kendilerini eğitememiş olduklarını nasıl da haykırıyorlardı.
 
Gönderiler böyle uzayıp gidiyordu. Okudukça Sena’nın yüzü ciddileşti. Allak bullak oldu.

Allak bullak oldu çünkü diğer veliler gibi iş sahibi değil bir şirket çalışanıydı. Aylıklıydı yani. Çocuklarını iki dil öğreten çok iyi bir okulda okutmak için nelerden nelerden kısmıyordu ki. Ama tüm öğrenciler arasında yarı bursla okumaya hak kazanmış tek öğrenciler de kendi çocuklarıydı. Bunları düşünürken Durul’un sesini duydu.  “Anne, mezuniyet ödülü olarak Disneyland’e götürsenize ablamla beni. Arkadaşımı oraya götüreceklermiş. Üstelik ben burs kazanıp eğitimim için sizin daha az para harcamanızı sağlıyorum. Oradan ettiğimiz kar ile bizi de Disneyland’e götürsenize.”
 
Sena, oğluna bir türlü anlatamadı gelirlerinin bu giderleri karşılayamayacağını. Durul burnunu çekip odasına kapandığında kapısını açıp başını bile okşayacak hali yoktu vatsaptaki gönderilerle iyiden iyiye keyfi kaçmış Sena’nın. İlk mezuniyet kutlamasını yaşayacak oğlu arkadaşlarından geri kalsın istemiyordu. Ama böyle bir kutlama da çok fazlaydı bütçesine. Ne yapacaktı şimdi?

Eline kâğıt kalem alıp masaya oturdu.  Kutlama için gereken harcamaları bir bir hesaplamaya koyuldu. İlk, fotoğraf albümü ve hediye parasını yazdı. Sonra  giysileri, diğer kalemleri ekledi. Sonuca inanamayan gözlerle baktı. Durul’un mezuniyeti için harcaması gereken tutar, aslında  hiç de yabana atılamayacak  maaşını fazlasıyla geçmişti. Kredi mi çekseydi acaba? Kredi çekmek de işe yaramazdı ki. İki çocuğunun yüklü okul ödentileri, evin taksiti peşinen ödemeleri gereken şeylerdi. Bunlardan geriye kalanla ancak geçinebiliyorlardı. Bir de mezuniyet için kredi çekerse altından kalkamazdılar. Durul’un sesiyle başını masadaki kâğıttan kaldırıp geriye çevirdi. “Anne, ben Disneyland’e gitmeyi çok istiyorum. Burslu öğrenci olarak sağladığımız katkıyla  beni ve ablamı Paris’e  götürün.”

Sena, ağzından çok zor çıkacak o cümleyi kendinin de inanamadığı bir kararlıkla söyledi oğluna.
 -Ne Disneyland’e ne de mezuniyet partisine gitmiyoruz çocuğum!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.05.2017



Paylaş :

14 Haziran 2017 Çarşamba

Ankara'nın eski balkonları...

Old Houses 

old Windows and balconies

 –Eski evler, eski  Pencereler ve balkonlar- 

fotoğraf grubumda yayınladığım,

Ankara,  Emek Mahallesi'nin  ilk apartmanları 

ve sitelerinden birinden çektiğim 

değişik pencere demiri ve

balkonuna ait kareler şimdi de blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2017


@AcemiDemirci
Paylaş :

“Ağaç Budağından, Ufuklar Görülmez” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
14.06.2017


Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

12 Haziran 2017 Pazartesi

İLESAM Yazarlar Ansiklopedisi'nde yer almak mutluluğunu yaşıyorum

Türkiye’nin en büyük iki yazar birliğinden biri ve ilk yarışımla ilk derecemi açtığı edebiyat yarışmasında ACEMİ DEMİRCİ rumuzuyla  aldığım İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) tarafından  uzunca zamandır hazırlanan Yazarlar  Ansiklopedisi çıktı.

Bir yazar olarak Zeytin Ağacı adlı çok kısa öykümle böylesi değerli bir ansiklopedide yer almak mutluluğunu yaşıyorum bugün.
 
Okuyarak, beğenide bulunarak, sözle, ileti ile ya da her vesile ile her türlü desteğini esirge

meyen okurlara teşekkürlerimi anlatmakta yeterli sözcük bulamıyorum.

İstenilmesi halinde Yazarlar Ansiklopedisi İLESAM’dan edinilebilmekte.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (ACEMİ DEMİRCİ)
Paylaş :

“BELİRSİZLİKTE” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.06.2017
Paylaş :

11 Haziran 2017 Pazar

Eski evlerden detay güzellikler


Eski Evler,

eski Pencereler

ve balkonlar

 (Old Houses old Windows and balconies) 

fotoğraf grubumda 

paylaştığım 

kendi çektiğim kareler 

şimdi de blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

11.06.2017, 21:41


Acemi.demirci@yahoo.com.tr;

 @AcemiDemirci
Paylaş :

Ardıçlar, sakız çalıları arasında; kekik çiçekleri gibi

Çalışmalarını kitaplaştırmış blog sahipleri var aramızda. Tek kitapla kalmayıp bir düzineye doğru yol almakta olanlar da. Onların kitaplarını bulup okumanın yeri ayrı tabii bir blog sahibi olarak.

Birkaç günlüğüne bile olsa bir yere giderken en küçük sırt çantası mutlaka kitap dolu olur. Epeyce kitap da alır. Bu kez vakit içindekileri okuyabilmem için hiç elverişli değildi. Gidenlerin çoğu orada kaldı zaten. Bir dahaki sefere diye taşınmışlardı zira. Dört tanesi yeniden yola çıktı. Gittiler ve geri geldiler benimle.


Uzun yol açıktılar evvelki Cumartesi günü; ama asıl uzun yol, evdeki kütüphaneye gelmelerindeki yolculuklarıydı. Çok aradım. Sordum. Önce birini, sonra ikisini ardından da dördüncüsünü buldum. O biraz güzellik oldu. Buldum mu desem doğru olur bilemiyorum.  Teşekkürlü bir buluşla.


Aramızda bir kızçemiz var. Hangi filmi izlemeye karar mı veremedik, onun sayfasında mutlak bize göre bir film önerisi vardır. Bakıveririz. Müzik mi, liste liste. Kitap, dergi mi… Etraflıca fikir vererek var. 


Hiç duymadığımız dergilerden onun yazılarıyla haberdar oluruz. Yaşadığı yer olan İstanbul’un her köşesinden karelerle şenleniriz onun blogunda. Yemek tarifine kadar verir bizim hamarat kızçemiz… Öykünün kılıktan kılığa girmişini o kılıktakilerin ağzıyla yazar hem. Kısa, özlü ve sürükleyici anlatımıyla. Her şey var yani.


Henüz gencecik, incecik, upuzun kızıl saçlı bir kızçemizden bahsediyorum. Derin’den. Yani Deep Tone’dan. Yazar kızçemizin kitapları buralardan oralara yolculuk yaptı; kuş sesleri arasında, nar çiçekleri gölgesinde okundu; ardıçlara kondu; sayfaları ora rüzgarıyla çevrildi kah; sakız çalılarının kokusunda gülümsedi. Kekiklerin mor çiçekleriyle çiçeklendi.


Kitapları fotoğraflarken Derin’in kendi çekimlerini esas aldım. Parktaki boş bir bankta, bomboş bir buzdolabı rafında ve pek çok akla gelmedik hoş manzarada çektiğinden belki nazire bile olmuştur.


Beş kitabından dördünü buldum, biraz da yardım alarak J Beşinci kalmamış L Hepsinden de okudum. Bir birini aldım elime sonra aklım diğerinde kalınca bir ötekini. Bir kez daha okuyacağım hepsini de. Kitaplar sırasıyla baştan sona tek tek okunmadığından atlanmışlar mutlak var her kitapta. Bu kez burada; ama şartlar ve zaman gereği daha ağır ve usuldan  okunacaklar.

Sonrası mı? Okuyanlar hep ne yaptıysa şimdiye dek, onu yapacağım. Deep Tone kitapları hakkında yazmaya çalışacağım. Hakkını verebilmeyi dileyerek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.06.2017, 18:46

 @AcemiDemirci

Paylaş :

Bir gün boyu yol uzaklıkta

Bir yerden gelirken orayı da bir anlamda, elden geldiğince yanınızda getiriyorsunuz. Çünkü yarınız orası. Yarısı bir günlük yolun ardı.


Bir kahvaltı tabağı gibi  hafif öğün diyelim ki akşamın gecinde. Keçi tulumundan kırma kavatasına, sele zeytinine… Mavi yumurtasından boyozuna. Her şey oradan; ama oradan bir günlük uzaktayken.


Oradayken bilirsiniz ki günler hemencecik geçecek, yorgunluk diz boyu sürecek, yenileri ekleneceğinden de geçmeyecek.


Buradayken de aklınız oradadır. Sizi her gördüğünde selamlayan fıstık çamı kumrusundadır. Bu sefer hiç görmediğim kızıl gerdan, ak kuyruk sallayan ve sakalardadır. Aslında hepsindedir.


Her sabah günaydın diyen kuşlar, bu sabah onlara bıraktığınız suyu içerken bakınacaklardır elbette. Çitlembik galiba, kendi diktiğim; ama türünden hala tam emin olamadığım ağaççığın bordodan kırmızıya  mı yoksa kırmızıdan bordaya mı döndüğünü tam anlayamadığım tanecikleriyle her öğün ziyafet çeken yavru karatavuk tam da alışmıştı yalnız olmamaya.


Rüzgar, kuş sesleri ve yaprak hışırtılı bir uçtan, trafik homurtulu; ama daha girişte metropol karakterli diğer uça. Akıl geridekinde kalsa da göçer hayatın katı gerçeği bu…
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
11.06.2017, 14:47


Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

Yağmur Gelini

“Bu çalışmama, susuzluğu vurgulamak için temizlik konusunu seçtim. Serçe temizliği mesela. Serçeler kum banyosu yapar. Ancak insanların hayatta kalmaktan temizliğe  her şeyleri su ile başlar su ile biter. Su olmazsa insanından kuşuna, hayvanına, balığına, bitkisine olmaz. Mars’a baksak ya.”

Dördüncü kattaki evinin salon penceresine kadar büyümüş tespih ağacının yapraklarından süzülerek düşen yağmur damlaları, çocukluğunun kurak baharlarını düşürdü Leman’ın aklına.  Kadir gecesi doğduğundan ilk adı Kadriye olan Leman’a her damla bir tekerleme söyler gibiydi. Yapraklara değen damlaların müjdeli haykırışı, arkasından sokağın tüm çocuklarıyla birlikte koşturduğu yedi yaşındaki halinin haykırışı gibi çınladı sanki o an Leman’ın kulağında.
*****
Mart’tan sonra Nisan da kurak geçiyordu Aksaray’da. Tek tük damla düşmüştü belki bir yerlere; ama ekinleri, Ulu Irmağı doyuracak kadar değil. Herkesi kuraklık endişesi kaplamıştı.  

Kısacık sokak boyunca akan Ulu Irmak’ın incecik bir kolu, birden kendi bahçelerine girip sonra da evlerinin altından geçip ardından yeniden gün yüzüne çıkardı. Annesi uzun uzun tarayıp beline dek inen saçlarını bilek kalınlığında ördükten sonra, öğleye doğru güneşli saatlerde Leman, komşu bahçelerden suya uzanan dut, iğde, hünnap dallarında gezinen kelebekleri seyre koyulmuştu dere kenarında.
 
Sokağın yukarı başındaki kitabeli, bakır maşrapası demir zincirle oymalı taşlardan birine sabitlenmiş halkaya tutturulmuş Asmalı Çeşme’nin önündeki üç genç, çeşmeden su içmeye gelmişlerdi. Biri,
-Daha önce hiç yağmur duasına rastlamamıştım. Camilerde hocalar duyururmuş yağmur duasını. Dün yapılmış, bugün de Bayram Tepe’ye çıkacaklarmış. Yağmur duası, kimselerin görmediği, ıssız bir yerde yapılırmış.
-Kimler çıkacakmış yağmur duasına, diye sordu arkadaşı.
-Çoğunlukla fakirlerle çıkarlarmış. Üstünde başında ne kadar çok yama varsa o kadar onlardan olsun isterlermiş. Kazançları alın teriyle olanlardan toplarlarmış yani.
-Yağması gereken aylarda yağmadı. Ekinler gelişemedi.  Bizim tarlaya kınacık gelecek diye ödümüz kopuyor. Tutar bir de Mayıs ayında yağarsa başaklar kararır, çürür. Kınacık gelir yani. Nisan’ın ortasındayız. Mayıs’a gelmeden yağmalı. Ekinlere kınacık gelmese, derken gözü dere kenarındaki Leman’a takıldı.
 
Maşrapadaki su biter bitirmez beş on adımda soluğu Leman’ın yanında aldılar. Sonra da ağaçlarının dalları dereye uzanan evin kapısını çaldılar. Üç genç, o an “Yağmur Gelini” adetini bir kez daha gerçekleştirmek üzereydiler.

Kapıyı açan ev sahibesinden fistan istediler. Kadın koşa koşa içeri girip tahta merdivenleri gıcırdata gıcırdata çıkıp kendi basma elbiselerinden birini getirdi. “Hadi, tez yağsın bereketli yağmurlar” diyerek elbiseyi ne olduğunu hala anlamayan Leman’ın başından geçirip kilere doğru seğirtmişti ki içerdeki, bahçedeki, ağaca tırmanmış evin altı çocuğu da kapının önünde beliriverdi. Ve hep bir ağızdan,
“Yağmur yağmur yağ ister,
Çiftçiler yağmur ister,
Tarlalar çamur ister,
Tekneler hamur ister,
Ver Allah’ım ver sellice yağmur.” diye haykırmaya başladılar. Leman o zaman anladı bu seferki Yağmur Gelini kendisiydi. Evin hanımı, bir  elinde koca bir kalbur diğer elinde bir cingil su ile yeniden kapıda gözüktü. Kalburu Leman’ın başının üzerine tutup cingili Leman’ın başından aşağı boşalttı. Kalbur deliklerinden akan sular, yağmur damlalarını temsil ederdi. Islanan Leman’a ve kendi çocuklarına biraz bulgur ile yufka ekmek verdi sonra da kadın.

Yağmur Gelini olan yedi en fazla sekiz yaşındaki kız çocukları buna sevinirdi. Çünkü bilirlerdi ki Yağmur Gelini geçidi sonrası hava mutlak yağardı. Yağmur Gelini olan kız çocuklarının kendilerine çok büyük gelecek, yerlerde sürünecek  bir elbise giymeleri şarttı.

Evin hanımı, yağmur gelini geçidini ille gençlerin başlatması gerektiğinden karşısındaki üç gence, “Sağ olun çocuklar. Leman’ın babası Mehmet Amca hep ne der bu mevsimlerde biliyorsunuz değil mi, deyip bir deyiş söyleyiverdi;
“Martta sıçan siğmiyecek (ıslanmayacak)
Nisan yağıp dinmeyecek,
Mayıs öğünecek.”

-Evveli gün çeşme başında Döndü Aba da anneme böyle  bir şey söylüyordu. Abrul ile ilgili de toparlayamadım şimdi. Evin hanımı, gencin ne anlatmaya çalıştığını anlayıp gülümsedi, “Sakın Abrul’un (Nisan) beşinden; öküzü ayırır eşinden demiştir.”
-Haahh, işte öyle dediydi Döndü Aba.
Gençlerden cılız olanı, “Ya öküzü ayırırım eşinden ya da çengel boynuzlu camızı (manda)  suya yatırırım” dermiş gücük Şubat. Güdük derken derken gücük kalmış Şubat’ın adı, deyince gülüştüler.

Kapısı ilk çalınan evin altı çocuğu ve o gün için Yağmur Gelini Leman, yan komşunun kapısındaydı şimdi,  hep bir ağızdan aynı tekerlemeyi tekrar tekrar ederek. O sırada Bayram Tepe’nin mahalleden bakınca görülmeyen arka yüzünde yağmur duası,  Ulu Irmak’ın dere olup aktığı Güzel Baba Sokak’ta da Yağmur Gelini geçidi vardı. Çok geçmeden karşıdaki dönümlerce kavaklığın berisinde hava bulanmış, birkaç mahalle öteye dolu yağıyordu.  Birden bire başlayan doluya  tutulan öteki mahallelilerin kimisi saçak altlarına sığındı kimisi de açıkta yakalandı.

Aksaray’da iri iri dolu yağınca hem ekili dikili yerler zarar görmesin hem de sokaktakiler yaralanıp berelenmesin diye “anasının ilki” denilen evin ilk yani en büyük çocukları kapıdan, pencereden  dışarıya demirden bir şey, çoklukla da maşa atarlardı. Maşa atılınca dolu dinermiş. Tam şimdi öte mahallelerden kaç evde anasının ilkleri  dışarıya maşa fırlatıyordu kim bilir.
*****
Çalınan her kapıda Leman’ın başına kalbur tutulup üstünden kâh cingille kâh bakır kazanla kâh testi ile su döküldü. Leman bir güzel ıslandı.  Ama çocuklar ne üşümek bilirdi bu geçitte ne de vazgeçerlerdi. Kısa sokağın sonundaki Somuncular’ın evinin köşesindeki mahallenin yunaklığına geldiklerinde içeride kadınlar yufka ekmek yapıyordu. Yunaklıkta bugün, koca bakır kazanlar dolusu kirlilerin kaynatılacağı çamaşır günü değildi.

Yunaklıkta yufka ekmek yapmaktaki mahalleli kadınlar, Yağmur Gelini ile arkasındaki onca çocuğu görünce ellerinden çıkılardaki, keselerdeki bulguru, yağı aldılar. Hemencecik bulgur pilavı pişirdiler. Çocukların hepsi pilavın başına üşüşüp yufka ekmekleriyle sokum çaldılar. Her kapıdan toplanan bulgur ve yağla yapılan pilav, yağmur yemeği olurdu. Bereketi simgelerdi. Ve o pilav ille pişerdi. Yoksa Yağmur Gelini geçidi tamamlanmış olmazdı

Bu arada yunaklıkta ekmek yapan komşularına yardım eden Leman’ın annesi, tek evladını üstü başı ıslak görünce onu hemen ateşin başına oturtup atkısıyla sarıp sarmaladı. Leman, ateşin başında ısınırken bir yandan da annesinin yufka ekmek içine dürüm yaptığı bulgur pilavını sevinçle yiyordu gök gürültüsü sesleri arasında.
*****
İklim değişikliğinden bahsedilen şimdilerde yağmur yağmadığı zamanlarda küçük kız çocuklarının yağmur gelini olduklarını hatırlar hatırlamaz Leman, pencere kenarındaki koltuğundan kalkıp telefona doğru ağırca ilerledi. Öykücü büyük kızının numarasının çevirdi. Kızına yağmur gelinlerini anlatacaktı yazsın da şimdiki çocuklar yağmursuz mevsimlerde kalırlarsa ne yapacaklarını bilsinler diye.
 
Yasemin, telefonu açtığında pencereye vuran yağmur damlalarına karışan Annesinin sesi, “Sana anlatacağım bir çocukluk anım var. Yazar mısın kızım?” diye soruyordu. Yasemin’in öykü dağarcığına çok kıymetli bir damla düşmüş oldu böylece.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.05.2017,16:10

@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci