18 Ağustos 2017 Cuma

Karanlık çöktüğünde dokuz yaşında bir çoban; Mehmet

Dokuz yaşında gibi değildi artık Mehmet. Babası öldüğünden beri çocuk bile değildi. Artık annesiyle birlikte evde, tarlada, ahırda her işe koşturduğundan beri tahtadan yontulmuş, aşık kemiğinden oyuncaklar da  söğüt dalının içi oyulup kah tek, kah birkaç delik açarak  yapılmış “cin düdüğü” denilen düdük de bir kenarda unutulmuştu çoktan.

O kış Mehmet, dört kardeşi ve annesi ile üşürken yakacak tek bir odun da, tezek de kalmamıştı evde. Evvelce babası yazdan hazırlardı yakacakları. Bağları bahçeleri yoktu. Beş dönüm tarladan ne kalkarsa oncağızdı  yiyecekleri, satacakları, kışlıkları.  Yetişememişti annesi işlere. Odun filan kesip de hazır edememişti kışa. Kaldı ki kibritleri bile yoktu, köyün geri kalanının çoğu gibi. Bin dokuz kırklarda her köyde bakkal olmadığından kibritmiş, şekermiş, çaymış, mummuş kasabaya gidenler alabilirdi tek.

Ayazın gözlerden yaş akıtıp çeneleri takır takır birbirine vurdurduğu o kış gecesinde Mehmet, “soğuk kuyu” denilen lastik çarıklar içindeki ayakları ayazdan morarmış halde  bacalarından duman tüten tek tük komşulardan en yakındakinin kapısını çalmıştı. Kapıyı  açan akrabadan adama tandırın geçtiğini söyleyince adamın verdiği  ateş küreği dolusu közle ahırdaki, sağdaki soldaki çalı çırpıyı  tutuşturup ısınmışlardı. Mehmet, babasızlığın soğukluğunu o kış gecesi çeneleri titrerken anlamıştı.

İşte sonunda  yaza çıkmışlardı. Temmuz sonu gibiydi. Dedesi hastalandığından annesi o gün tek ineklerini Mehmet’in gütmesini istedi. Yakın otlaklarda. Hasan Dağı eteklerine filan, öyle uzaklara gitmesine gerek yoktu. Sazın Irmağı kenarında, kavaklığın içinde bile  otlatabilirdi.

Mehmet, elinde değnek ineği erkenden önüne katmadan önce annesi  cebine çökelekli dürüm koydu. O kadar fakirlerdi ki çıkınını koyacak heybesi bile yoktu.
 
Sazın ırmağı boyunca ineği otlata otlata geldi kavaklığa. İlk kez kavaklığın içine tek başına giriyordu. Kavaklar o kadar boylanmıştı ki güneş görülemiyordu neredeyse. Dalların rüzgârda uğultuyla eğilip kalkmaları da ürperticiydi. Esnemeye başlayınca kavaklardan birinin altına oturup sırtını yasladı. Gözleri kendiliğinden kapandı. Mehmet uykuya dalıvermişti.

Uyandığında ineği göremedi. Sağa sola koştururken kan ter içinde kaldı. Gün ışığı işlemeyen loş kavaklıkta bir şey görülecek gibi değildi. En iyisi kavaklığın etrafında dolanıp inek kavaklığın içinde mi, değil mi emin olmaktı.

Ne kadar genişmiş meğer kavaklık! Alt taraftan dolanıp Hasan Dağı eteklerine bakan  kısma geldiğinde ineğin bayırda olduğunu fark etti. Hemen bağıra bağıra koşturdu.  Öğleden sonra olmuş, gün inmekteydi. Kavaklıkta ne kadar uzun uyuduğunu anladı bu arada.

Guruldayan karnı, çok acıktığını haber verince elini cebine götürdü. Cebi boştu.  Dürümünü düşürmüş olmalıydı. Başı döndü, gözü karardı açlıktan. Etrafına bakındı. Az ilerde nohut ve buğday  ekili tarlalar vardı.

Topladığı firik nohutlarla çadırgaç, buğday başaklarıyla ütme yapacaktı. Sap, dal, sararmış ot ne bulduysa bir ateş yaktı. Firik nohutları içine attı. Hafif alevlere de başakları tuttu. Çok da ütmemeliydi başakları yoksa yanardı içleri.
 
Ütme ve çadırgaç yaptığı nohutlarla karnını doyurduğunda güneş de batıyordu. Çok geç kalmıştı. İneği önüne katıp yola düştü.

Gece çoktan inmiş gibi karanlık  kavaklık ıpıssızdı. Rüzgârda yaprakların hışırtısı, dalların birbirine çarpıp çıkardığı uğultu ile ürperdi. Korktu. Nereye basacağını bilemedi. Dosdoğru yürümeye başladı ineği önüne katıp.


Ay ışığında yolu izi karıştırdı.  Yönünü şaşırmış haldeydi. Hep ileriye bakıyordu köyün ışıklarını  görebilmek için. Ama karanlıktan başka bir şey göremiyordu.  Bunca yol yürümesi karşısında çoktan gelmiş olması gereken köyden hayli uzaklaşmış Mehmet anladı ki kaybolmuştu. İçine bir korkudur düştü. Nasıl bulacaktı yolunu. Hadi karşısına sansar çıksa, kurt çıksa… Daha da korktu bunlar gelince aklına.

İşte o an bazen tek başına otlayan  ineğin evin yolunu bulabileceği geldi. Hiç ses etmedi. İneği kendi haline bıraktı. Baktı ki inek bir yol tutturmuş. Karanlık öyle çökmüştü ki ineği  de kaybetmekten korkup kuyruğuna yapıştı.

İnek, toprak duvarlı evin tahta kapısından girerken tüm komşu kadınlar evin bahçesine doluşmuştu. Erkekler de Mehmet’i aramaya çıkmak üzereydiler.

Mehmet, ineği ilk kez güttüğü gün evin yolunu o tek inekleri sayesinde bulabilmişti.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.08.2017

Paylaş :

Bugünkü bir telefon konuşmasının ardından

Çok uzun zamandır ağlamamıştım. Bugün Babam için yazdığım bir yazı ile beni bulan ve önce İzmir'de Parkinson Hastaları Derneği olarak kurulan sonra Parkinson Hastaları Derneği olarak çok daha geniş hacme dönüşen derneğin kurucusu ve bir parkinson hastasının eşi Gülnur Hanım beni aradı.  Uzun telefon konuşması sırasında ve sonrasında ağladım. Kimse üzmemişti oysa. Ama yazdıklarımı  yani seneler boyunca tanık olup yaşadıklarımızı hatırlamak....

Gülnur Hanım'ın benden bir yazar olarak ricaları oldu. Ben de paylaştım feysbukta, farkındalık için. Ve çok uzun zamandır yazdıklarımı okumadığımdan yeniden okudum. İnanın ilk kez okumuş gibi oldum. Çok da çalışmam var. Satır satır hatırlamam mümkün değil her birini. Hele de eskide kalanları. Neler yazmışım meğer.

Üzüntü uğramasın....İnsanlar da birbirini üzmeseler. 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.08.2017, 20:54
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci




Paylaş :

15 Ağustos 2017 Salı

“Anlamam; Ama Anlatabilirim!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2017
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci