24 Ağustos 2017 Perşembe

Anlamam; ama anlatabilirim!

Yurt dışına çıkmayı pek severdi de bir de adamakıllı dil bilseydi… Yabancı dil denilince aklına ilk gelen İngilizce idi. Halleri vakitleri yerinde olduğundan dilediklerinde en uzağından en yakınına istedikleri ülkeye giderlerdi gezmeye. Arada koskoca denizler olanlardan sınırı nehirler, dağlar olanlara.

Neyse ki kocası az çok İngilizce  bilirdi. Bunca yıl kolejde öğrendikleri İngilizceyi yurt dışı gezilerinde kullanarak annelerine hayli yardımcı olan oğulları da oldukça iyiydiler.

Şimdi uzunca bir tatil yapmaya gelmişlerdi bir gün süren uçak yolculuğu sonrasında.  Havalimanına iner inmez telefonunu açıp,  yakınlarına sağ salim ulaştıklarını haber veren mesajlar atmak üzere bir kenara çekilmişti ki bir ses duydu. Başını kaldırdığında gülerek bir şeyler söyleyen bir adam gördü. Bildiği çarşı pazar İngilizcesi yetmezdi anlamaya, anlatmaya. Eli ayağına dolaştı. Eşi birazdan gelirdi. Onu beklesindi adam. O yüzden, “My husband is here / Kocam burada” dedi.

Adam bu lafı duyunca afalladı. Gülümsemesi kayboldu. “Ooovv!” deyip aceleyle uzaklaştı. Taksi şöförü adam, müşteri bekleyen aracının kapısını açarken Süendam yaptığı yanlışı anladı. Yani  kendisine boş taksi olduğunu haber veren sürücüyü sanki işini yapmıyormuş da başka şeyler peşindeymiş durumuna düşürmüştü. Ama ne yapsın! Bu kadarı geliyordu elinden. “İlk fırsatta kurslara gitse de  biraz biraz derdini anlatabilir hale gelse” diye  geçirdi yine içinden.

Dünyanın en ünlü sahillerinden birindeki otellerine gelmişlerdi. Dağ yamacında güzel bir oteldi. Etraf yeşillik ve sakindi. Kocası resepsiyonda odalarının anahtarını almak ve bavulları çıkarttırmakla meşgulken bir kenarda dineldi. Bu sırada elinde tepsi olan görevli bir kız gülerek yanına yaklaşıp bir şeyler söyledi.

Tepsidekilere aceleyle göz atan Süendam ne olduklarını anlamadı. Kola mı, meyve suyu mu. Şimdi tadını filan beğenmez ya da ağzını buracak bir şey olabilirdi  kızın elindekiler. Olur ya, mideleri bozulabilir diye korktu. “No, thanks / Hayır. Teşekkürler” dedi.

Elinde tepsi olan görevli kızın tebessümü  bir anda yerini şaşkınlık ifadesine bıraktı. Süendam da onun haline  şaşırdı. Bu sırada  oğlu yanına yaklaştı.
-Anne, ne yaptın? Kızcağız sana  “ne kadar güzel  bir gün, değil mi? demişti.
Bu kez Süendam’ın yüzü  değişti. “Ne bileyim oğlum, elinde tepsiyi görünce ikramda bulunuyor sandım. Kim bilir nedir o  bardaktakiler. Bildiğimiz meyvelerin suyu mu yoksa kekre şeyler mi bilemedim. Hayır, teşekkür ederim dedim o yüzden.

Henüz yerleşmişlerdi odaya. O uzun ve yorucu yolun yorgunluğunu yüzerek atmak istediler.  Havluları otel veriyordu. Bir mavi pul karşılığında. İşleri bitince pulu alıp havluyu iade ediyorlardı. Eğer havluyu kaybederlerse  parasını ödemeleri gerekecekti. Bunu da hiç istemezdi. Çünkü orada tekstil ürünleri çok pahalıydı.

Havuz sonrası uzandığı havluya bir el daha uzandı. Anlaşılan karşısındaki  çift, pembe havlunun kendi havluları olduğunu düşünüyordu. Hiç kaptırır mıydı havluyu onlara!  “Nooo! / Hayır!” dedi kızgınca kendileri gibi gezgin çifte. “Nooo!” diye cevap verdi karşındaki çiftten adam.

Adam, İngilizce havlunun kendilerinin olduğunu söylerken öylece sahipsiz durup duran  yandaki pembe havluyu gösterip o havlunun Süendam’ın olabileceğini anlatıyordu. Süendam adamın anlattıklarını anlamadığı için yaptığı el kol hareketlerinin kendisine çek git demek olduğunu sanıyordu. Yok, olmaz, havlusunu kaptıramazdı daha ilk günden.

Pink sözcüğünün pembe anlamında olduğunu biliyordu. O yüzden eliyle bir kendini bir havluyu gösterip “pink, pink” deyip duruyordu pembe benim demek isteyerek. Adamın pes edeceği yoktu. Havluyu çekiştire çekiştire bir hal oldular. Süendam ısrarla “pink” deyip kendini gösterince adam sinirle havluyu bırakıp az ötedeki sahipsiz pembe havluya yönelirken  “You are crazy / Çılgınsınız” dedi. İşte Süendam bu cümleyi  çok iyi anlamıştı. Ve ilk kez tamı tamına İngilizce konuştu. “We are not crazy. You are crazy / Biz çılgın değiliz. Sizsiniz çılgın!”

Adam ellerini havaya kaldırıp başını sallayarak omzuna attığı pembe havlu ile uzaklaşırken Süendam altta kalmayıp İngilizce cevap vermenin mutluluğu içindeydi. Gözleri ışıl ışıl.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2017
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

Erdek Yolunda Gülnihal ve Gülendam

O vakitler yolculuğa çıkınca okul gezilerindeki gibi şarkılar söylenmeli diye bilinirdi. İnsanlar yol boyunca kendi kendilerini eğlendirirken sürücünün uykusunun gelmesini de önlerlerdi böylece. Arabalarda teyp bile  yoktu ki! Kaldı ki CDler, müzik çalarlar olsun.

Bin dokuz yüz ellilerin  üniversite öğrencisi genç kızlarındandı Gülnihal. Kardeşi Gülendam da. O zamanlar okuma yazma bilene adım başı rastlanmazken dört kız, bir erkek kardeş Sümeroloji’den kimya mühendisliğine bitirdikleri fakültelerde hoca olarak kalmışlardı.

Ankara Üniversitesi’nden yüksek kimya mühendisi olarak mezun olan en büyük kardeş Gülnihal kendini bilime adayınca hayatında başka hiçbir şeye yer kalmadı. Evlenmeyi filan  düşünmedi asla. Sık sık yurtdışında çalışmalara katıldı. Gençliğinin  Ankarasında parmakla gösterilen üniversite mezunu kadınlardan olmanın yanı sıra  araba kullanabilen tek tük kadınlardan biriydi de ayrıca.  Gülnihal de, kardeşi Gülendam da o zamanların birkaç markasından biri olan Fransız arabalarından almışlardı kendilerine. O dönem Ankarasının park etmiş araba sayısının üçü beşi geçmediği gepegeniş caddelerinde trafik hiç sorun değildi. Park yeri sıkıntısı bilinmezdi.

Kışın Ankara’da olduğu gibi yazın da hep bir arada olmayı istediklerinden dört kız kardeş o sıralar Ankaralılar için pek gözde bir tatil yeri olan Erdek’ten bir oda bir salondan ibaret yazlıklar almışlardı. Bugün de yazlıklarına gitmek üzere  Erdek yollarındaydılar.

Ankara sıcağı bir bastırdı mı bunaltır. Öyle bunaltıcı bir günde, o vakitler klima filan olmadığından arabanın camlarını açmış halde yol alıyorlarken sıcaktan bunalan Gülnihal ara sıra eline, koluna kolonya serpip serinlemeye çalışıyordu.  Hep birlikte gülüp eğlenmeye gayret ediyorlardı ki Gülendam’ın direksiyondaki oğlunun uykusu gelmesin. Ol git sessiz biri olan  Gülnihal, söylemeyi pek beceremediğinden şarkılara alkış tutuyordu elinden geldiğince.

Eskişehir’i geride bırakmış kayın ormanlarıyla kaplı Bursa yoluna girmişlerdi. Birazdan Mezitler başlardı. Tam bu yolda Gülnihal’in durgunlaştığı  kardeşinin gözünden kaçmadı. Yan gözle ablasına bakıp “Geçen sene buralarda yaptığı kazayı hatırladı galiba. Böyle suskunlaştığına bakılırsa” diye geçirdi içinden.

Gülendam haklıydı. Geçen yıl kocası yurtdışında uzun bir görevde olduğu, çocukları da bütünlemeye kaldığı için dönüş yolunda ablasının kullandığı arabada  mecburen iki kız kardeş baş başa kalmıştı. Gülendam yol boyunca ablasını konuşturmuş, şarkı söyleyerek uyanık tutmaya çalışmış; ama sonunda yorulup susmuştu. Hatta bir ara dalar gibi olmuştu.

İşte ne olduysa o sırada olmuştu. Gülnihal, ormanlık alandaki nemli ve yer yer çamurlu yolda arabayı kaydırıp alçakça bir uçurum, yüksekçe bir rampa sayılabilecek boşluğa uçurmuştu. Gülendam, gözünü açtığında başı tavana değdi değecekti. Ne olduğunu anlaması uzun sürmedi. Takla atıp duruyordu içinde oldukları araba. Kazayı görenler arabanın dört, beş takla attığını söylemişti sonradan.

Çığlık çığlığa yuvarlanırken nasıl olduysa lastiklerinin üzerinde durmuştu araba. Gülendam şoku atlatınca şöyle bir bakınmıştı kendine, ablasına. Yüzlerinden, kollarından kan akıyordu, çizikler vardı. Elini  başına götürdü. Neyse ki başında yara bere yoktu. Gözlerini açıp kapamıştı, şuurunun açık olduğundan emin olmak için. Ablasına bakmıştı ardından. Ablası donup kalmıştı sanki. Onun başını da yokladı eliyle.  Alnındaki çizik kanıyordu, o kadar. Nefes almakta zorlanınca anlamıştı ki kaburgaları kırılmıştı.
 
Bu arada yakındaki köyden, yoldan geçenlerden yetişenler, kardeşleri arabadan çıkarıp ambulans çağırmışlardı.

Geçen yılki kazayı düşünürken dalıp gitmiş Gülendam, birden yirmi bir yaşındaki üniversite öğrencisi oğlunun sesiyle irkildi.
- Başıma kolonya dökme artık teyze!

Gülnihal, geçen seneki kaza yerine az kalmışken orada yeniden kaza olacak korkusu yüzünden elindeki koca kolonya şişesini yeğeninin başından aşağı boca etmekteydi.
-Oğluşum, buralar tehlikeli yollar. Orman yolu. Islak. Çamurlu. Kayar. Bozuk olur. Dikkatin dağılmasın diye döküyorum.  Ayıltsın diye.
-Gerek yok ki teyze. Uykum da yok.
-Vardır oğlişim, vardır.
-Teyze lütfen dökme artık kolonya filan. Rahatsız oldum.
Hem “oğluşum” ya da “oğlişim” dediği yeğeninin, hem de kız kardeşinin kolonya dökmemesi için kendisine çıkışmaları karşısında beti benzi atmış Gülnihal, kolonya şişesini andacına koydu. Aslında en çok kendisinin ihtiyacı var gibi gözüküyordu kolonyaya.

Çok az kalmıştı o uğursuz yere. Üst üste takla atışlarını, kırık kaburgaları yüzünden aylarca neler yaşadıklarını hatırlayan Gülendam gözlerini kapatmış derin bir iç çekiyordu ki yeniden oğlunun çığlığını duydu.
-Ahh, gözüm! Kolonya gözüme kaçtı! Gözümü açamıyoruuum! Göremiyoruuum!

Araba yalpalayıp hafiften sağa sola savrulurken Gülendam’ın bakışları tavana kaydı. Tavan hala başlarının üzerindeydi. Takla atmıyorlardı yani. Birden fren sesi duyuldu. Geçen yıl kaza yaptıkları yerdeki o alçakça uçurumun tam kenarında durmuşlardı. Son anda. Arkalarında hayli fren izi bırakarak.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 1.08.2017
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

“Gelecekteki, Soluklarımız Yanarken” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.08.2017
Paylaş :

21 Ağustos 2017 Pazartesi

“Bizden Adlıların Yabancı Adlı Hastalığı; PARKİNSON” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.08.2017
Paylaş :

20 Ağustos 2017 Pazar

Ansızın yeniden bir güvercin; MACİT bu kez

Sabah mutfağa girince pencere önünde güvercin görmek olağandır. Ancak onların sizi görüp de kaçmamaları olağan değildir. Üstelik iyice yaklaşmış olsanız da hala yerinde duruyor olması olağandışıdır.

Kuşları iyi tanıyorsanız üstelik hayli evvelce araba park ederken arabanın önündeki güvercin  bir türlü kaçmayınca da bir terslik olduğu hissi sonucuna varıp, el frenini çekip indiğinizde güvercinin kanadının kırık olduğunu görüp, yakalayıp, eve getirip onun ne kadar yemeyip içmeyip -ki kuşlar kanatları kırılınca böyle yaparmış-yaşamak istemese de yaşatmaya çalıştıysanız... Ve onun öyküsünü MACİDE adlı bir öyküye çevirmişseniz bu yavru güvercindeki sıradışındalığı da hemen fark etmişsinizdir.

 Yavru güvercinin gözü kapalıydı. İltihaplı gibi. Gözünü açamadığından etrafı göremiyordu. Mutlaka duyuyordu etrafındaki hareketlerin seslerini; ama göremediğinden uçamadığı belliydi.

Pencereyi açtım. Kendince sivri tırnaklarını pencere kanadına geçirmişti. Pencere içeri doğru açılırken o da tutunduğu pencere kenarında içeri geldi. Kene olabilir hatta mutlak olur güvercinlerde. Korkmam güvercin lenesinden; ama uçup içeride kalmaması için hemen poşet aldım. Üstelik kirletebilirler de güvercinler sık sık. Poşetle tuttum o yüzden. Bu arada ellerime eldiven filan giyip vakit kaybetmedim. Olur ya uçarsa bir yere çarpar ve bu kez MACİDE gibi kanadını kırar diye eldivenle hiç vakit kaybetmedim.

 Mutlaka aç ve susuzdu. İnce buğdayı gagasını açıp attım ağzına. Pamukla su damlattım. MACİDE'de olduğu gibi.

Ancak boynundaki yeni yeni çıkan renkli tüyler bu kez MACİDE değil olsa olsa MACİT adı verilebileceğini anlatıyordu.

Yıkamak istedim; ama huysuzlandı. Ancak gözlerini silerken kesinkes anladı ne yapmaya çalıştığımı. Yem ve su ile zaten fikri olmuştu ne yapılmak istendiği hakkında. Huysuzluğu biraktı

Bir gözü hafif kapalı diğer gözü tümden kapalıydı. Silmek zor oldu; ama temizledim. Gözü açıldı. Etrafa bakındı. Görmek ne güzel bir şey!

Sonra uçuverdi. Uçmadan önce açılmış gözleriyle bana bakmasının anlamı teşekkürüydü yavru güvercinin. Sonra memleketine kondu. Yani karşı çatıya.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.08.2017, 18:51

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci