16 Eylül 2017 Cumartesi

Bir Ansiklopedide Yer Almak!

İlk ödülümü aldığım Yazarlar Birliği, üyesi yazarlara ait bir ansiklopedi çıkardı.

Yazarların özgeçmişleri ve kısacık bir öyküleri yer alıyor ansiklopedide.


Bir ansiklopedide yer alacağım hiç aklıma gelmemişti. Başa gelmesi güzel. Mutlu oldum.

Ansiklopedide yer alan kısacık öyküm; Zeytin Ağacı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.09.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

15 Eylül 2017 Cuma

Eski taş ev duvarlarının taş yollar ile uyumu

Yakınlarda çektiğim bu kare,

 Eski Evler, eski Pencereler ve balkonlar 


 fotoğraf grubum ve

 blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 15.09.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

Gelecekteki Soluklarımız Yanarken

Kum sıcaklığındaki alevsiz yangınları bilirdik. Çöller güneşten düşme kıvılcım döküntüleri gibiydi de hep,  orman kuytuları yetişirdi imdada. Şimdi o yeşil serinlikler cayır cayır yanıyor. Köknarlı, kızılçamlı, kayınlı, sarıçamlı. Tek bir yerde yetişebilen günlük ağaçlı. Yeşilin köz kızılına dönüşünün acısı duman duman tütüyor oradaki buradaki dağlarda. Dekarlarca, hektarlarca orman kül oluyor, bir kibrit çakılmaya görsün… 


Reçineli dallar hemen yanar. Tutuşmuş çam kozalakları çatlayınca kıvılcım olup çalı çırpının, ağaçların, yuvası orman olan hayvanların üstüne düşer. Her yana saçılır. Ateş topu olmuş hayvanlar can havliyle uzaklara kaçarken ölüp kalakaldıkları yerler de alev alır. Yangın büyür. Ormana komşu köyler, ağıllardaki sürüler yanar bu kez. İnsanlar, evsiz, sürüsüz, ağaçsız kalır.


Ormanlar ağaçlardan oluşmaz tek. Dalındakinden kovuğundakine, toprak altındakinden üstündekine o ortamda bir zincirin birbirini tamamlayan halkaları olarak yaşayan tüm canlıların bütünlüğü demektir. Orman yangını, onlarsız  yaşamın soluksuz kalacağı  ağaçların kül olması kadar  ekolojik düzenin bozulması, yok olması gerçeğinde, malum. Kuş türlerinden tilkisine, geyiğine, kirpisine, sincabına, tavşanına; kaplumbağasından sürüngenine o yeşil dünyada barınabilirler, var olabilirler tek. Orman  canlılarının her biri sadece birer yaşam değil, hayat döngüsünde ayrı birer işlevdirler de...



Ormanlar, oraya özgü canlıların yaşadığı bir alt dünya; ama nedense tüm dünya yalnız ve yalnız bizim, insanların sanıyoruz. Denizler bizim, dağlar, nehirler, göller, ormanlar ne var ne yok hepsi bizim! Bu yüzden dünyaya istediğimizi yapma hakkını görüyoruz kendimizde. Oysa doymaya gelince beton duvarlardan değil gölden, denizden tutulan balığın, ormandan toplanan mantarın keyfini sürüyoruz. İşte şimdi sıcaklıklar kaç yılların rekorunu kırarken kulelerimizde   serinleyemiyoruz. Güneşte ısınan betonlar ısıyı yansıtırken gölgenin adresi ormanlardır. Oysa şimdilerde sıkça  alev alev yanan ormanları sular bile serinletemiyor kolay kolay …


Oksijenin şehirlerin egzozlu yollarından, dumanlı bacalarından değil ağaçlardan, ormanlardan yayıldığını bile bile yine de bu gerçeğin önemini kavrayıp çözemedik bir türlü. Tertemizinden soluklandıran ağaçları hiç sevemedik! Baltalara yapıştı ellerimiz. Kibritler çaktık. Oksijensiz yaşayabilecekmişiz gibi!

Ormanlar kim bilir kaç canlı türünün yuvası. Diyelim ki kirpilerin.  Orman yangınında alev almış bir kirpiye  içimiz yanmalı. Kirpiler, haşerelerin korkusudur. Öyle ki Uzak Doğuda evlerde kirpi beslerlermiş hamam böcekleriyle baş edemediklerinde. Hamamböceği deyip de geçmemek gerek. Çünkü bilinen en dayanıklı canlılarmış belki de. Radyasyondan bile etkilenmezlermiş. Deneyip görmüşler bunu. Radyasyona tabi tutulan hamamböcekleri hiç etkilenmemiş. Başı kopan bir hamamböceği bile günlerce yaşarmış. Sadece susuzluğa gelemezlermiş. O kadar dayanıklı böceklermiş ki Uzak Doğuda onlarla mücadele etmek  için özel bir çekiç imal edilmiş. Çünkü radyasyondan bile etkilenmeyen bu canlılarla bir onları ezerek baş edebilmişler. Bir de fareye karşı kedi beslendiği gibi hamamböceklerine karşı evlerinde kirpi beslemekteymişler. Yılan zehrinin bile öldüremediği kirpileri orman yangınları öldürüyorsa en büyük zehir yangındır o halde! Yılanlar da yanıyor orman yangınlarında malum…
 
Bazı ağaç türleri çok zor yetişir. Hünnap gibi. Diyelim ki yetişme alanı çok kısıtlı  olan ardıç çamı tohumu ancak bir aracı vasıtasıyla kök salabilir. Tohumu önce bir ardıç kuşu yutup kursağına indirecek. Sonra sindirim sistemi yoluyla onu atacak. İşte ancak o zaman havayı en iyi süzen ağaç olan ardıç çamı fidesi  boy  verebilecek. Kapari de denilen delikarpuzların dış kılıfları çok kalın olduğundan kendiliğinden çillenemez. Ne zaman kışlık besin olarak yuvasına delikarpuz tohumu taşıyan bir karınca onu düşürürse karınca asidi ile incelmiş kılıfın içindeki öz çillenme fırsatı bulacak. Saksılarda gözüne bakılan kimi güzelim gölge çiçeklerinin anayurdu orman tabanları. Siklamen de denilen tavşankulağı gibi.

 
Kirpilerin, karıncaların  bunca etkinliği olan ormanlar, hem etraflarındaki yaşamların hem de dünyanın, iklimin dengesi. Boşa denmiyor ormanlara akciğerlerimiz diye. Çünkü akciğerlerimiz oksijenle dolmalı ki soluk alıp hayatta kalabilelim. Oksijeni bize karşılıksız hediye eden, hayatı yaşanır kılan ağaçlar yangınlarda soluksuz kalır.


Ne depremde ne yapılacağını, ne piknik nasıl yapılır, pikniğin etrafı kirletmek değil oksijenin kucağında  arınmak olduğunu hakkıyla biliyoruz. Ne de ormanın  ve onca bitki türünün, canlı çeşidinin  bizler için ne anlama geldiğinin farkındayız. İnsan ayağı ister istemez her şeyi çiğniyor belki; ama sağduyusuz yaklaşımlarımız, bilgisizliğimiz, bencilliğimizle doğruları görmezden gelip yakıcı yanlışlar yapıyoruz ormanlara, nehirlere, dağlara, ovalara, yaylalara, denizlere!  Yani doğaya!

Ormanlar insan eliyle yanıp yok olurken kirlete  yok ede çok zarar verdiğimiz, atmosferi  bile artık eskisi gibi olmayan kirlenmiş dünyada  nasıl yaşayacağız sorusunun cevabını da önemsemiyoruz çoğu kez.   Bu cevap bunca ağır tahribatın sonuçları olarak başa geldiğinde  asla geri dönüş olamayacak belki de… İşte bu geri dönüşsüzlüğe var gücümüzle kürek çekmekteyken bir yandan da yaşanabilecek yeni dünyalar arıyoruz yeşil ve mavi renkte. Belki onları da kirletmek, tüketmek üzere.


Yani yanan, ormanlar gibi gözükse de gelecekte alacağımız soluklar yanıyor aslında dekarlar, hektarla hacminde. Ciğerler dumanla soluklanamaz; oksijenle soluklanır. Bir an önce anlayalım bunu!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.07.2017

Acemi.demirciqyahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

Tuzdan suya; kurumaktaki dünyadan yaşanabilir geezegen arayışlarına

Oldum olası tuz saklardı; bozulacağı, kokacağı. Buraların tuzu, adı göl olsa da aslında yazları bembeyaz çorak bir çöl olan  Tuz Gölü’nden gelirdi.  Şimdi o beyaz göl karardı, içine akıtılanlarla kirlendi. Hangi tuz tuzlayıp da koruyacak bizim Tuz Gölü’nü bilinmez oldu.Tuz koktu böylece.



Hiç unutmam, belki yirmi yıl oluyor  bir Aksaray dönüşü Tuz Gölü’nün suyu kurumuş, göl hayli çekilmiş. Yoldan geçmektekiler ille durup  o tuz çorağında yalın ayak  ilerleyebildiklerince dolanıyorlar.  Manzara doyumsuz güzellikte. Tadı tuzu yerinde yani.


Birden Tuz Gölü kıyısında biteceğini hiç ummadığım o pek tanıdık ot ilişti gözüme. Hep azmaklarda yani akarsuların denize kavuştuğu yerlerde olur bildiğim deniz börülceleri çıkmaz mı karşıma! Tam da  İç Anadolu’nun göbeğinde. Başladım bitkilerin en tuzlusu deniz börülcesi toplamaya.


Bu arada göl kıyısında hediyelik eşya satan on sekiz yaşlarındaki esnaftan biri beni izliyor. Dayanamayıp neden topladığımı sordu. Deniz börülcesini pişireceğimi söyleyince de yüzünü buruşturdu. Sağlık konusunda duyarlıydı ve uyarmadan edememişti. Göle akan pislikleri anlattı. Tuz Gölü’nün nasıl bir kirlenme içinde olduğunu hep okumakta, duymaktaydım da deniz börülcesini orada görmenin hayretiyle unutuvermiştim demek ki. Meğer topladığım deniz börülcelerinin ne yenebilecek ne de börülcelik hali kalmamış göle atıklar dolduğundan beri. Topladıklarımı oracıkta bırakırken o duyarlı esnafa teşekkürüm, olabilecek en içten teşekkürlerdendi.



Deryalar yur yıkardı, bir kıyıdan öte kıyıya, kumundan kayasına. Tuzlu su kir barındırmazdı. Yosunundan yunusuna, kabuklusundan solungaçlısına, balığın envai türüne yaşamlar barındırırdı ama daha yakınlara dek. Denize tek nehirler akarken  tabii. Şimdi şehrin pisliği göllere, denizlere boca oluyor. Ne geçerse ele denize fırlatılıyor plastiğinden ev eşyasına. Atıklar denize karışırken denizleri yıkayacak su da yok. Tuzlu sudan oluşan denizlerin çoğu  kokuşmuş halde. Balıklar soluksuzluktan ölüyorlar; köpüren, kimileyin fokur fokur kaynayan kapkara sularda. Su üstünde sırtüstü dönüvererek.


Tertemiz sularda ufağından irisine balıklar, su kaplumbağaları, su yılanları yüzer, oynaşırdı. Hamsisinden, sardalyesinden, lüferinden, kalkanından, kılıcına. Kimilerinde balina hatta. Bir de sevimli Akdeniz fokları güneşlenirdi şöyle ıssızda sakin bir  kaya bulurlarsa eğer. Issız kıyı kalmadı gibi. Ama foklar yuvasız kaldı.


Ne güzel tablolardı dinginliğin hüküm sürdüğü kıyıların o halleri. Her biri hayatı anlatıyordu. Dünyadaki hayat, metropol kulelerinde geçenler değil tek elbet. Suyun her katmanından yerin her katmanına, ağaç kovuklarından mağara kuytularına birbirine halka halka zincirlenmiş halde hayatlar. Bir halka kırılırsa ne olacaktır biliriz. Zincir kopar. Bu zincir boyunlara takılan altın zincirlerden değil! Hayat zinciri! O yüzden sarısından beyazına altınla ölçülemez değeri.


Denizler ağzına kadar pislikle, çöple doldu; daha da dolacak besbelli. Kıyılar, kumlu karayla suyun kesişmesinin o güzel girintili çıkıntılı çizgileri değil çoğu kez. İncecik, zerrecik kum taneleriyle değil, dağların parçalanıp düzlenmesi sonucu kaç tonluk iri taş kütleleri ya da beton kütlelerden  ibaret çoğu artık.  


Denizler suyuyla, adasıyla, kıyısıyla  başkalaştı. Gölünden nehrine bazı balık türlerinin kökü kurudu. Kurutulmuş göllerden tarla yapılmak istendi. Ne tarla oldu göl kurusundan  ne de  yeniden göle dönüşebildiler. Olan göl haznesi içindekilere, göl suyuyla sulananlara  oldu. Bir de yanı başında serinleyenlere. Gölün, nehrin suyunu kurutan güneş değildi. İnsan eliydi.  


Oysa hayatın olması için ilk koşul su değil mi? Yeni dünyalar ararken beklenilen haber o gezegende su olup olmadığı değil midir? Suyu olan, sil baştan başlangıçlar yapılıp koloniler kurulacak yeni gezenler ararken yaşadığımız dünyadaki suyu kirletmek, kurutmak… Sonra da ışık hızı ile kaç bin senede ulaşılabilecek uzaklıklarda suyu olan yıldızlar aramak… Suyu kirletenler, suyun öz be öz  canlıları balıklar değil bu arada.  Akıl sahibi insanoğlu ne yazık ki.


Dalından kopan meyve, dalın yetiştirdiğince değil haylidir. İnsan eliyle üzerine serpilenlerle  zehre dönüşmüş halde. Kurtlanacak diye korkup meyvelere zehirle eşdeğer kimyasallar  püskürtürken o kimyasalların kurt gibi içi kemireceği gerçeğini göz ardı etmek! İnsanı anlamak zor!


Sirke, tüm kirlerin deterjanıdır diye biliriz. Bu yüzden  sebzeleri, meyveleri arınsın diye sirkede bekletmeli. Ama sirkeden çıktıktan sonrası? Ağır metaller içeren suların aktığı musluk altında sirkesi yıkanan  meyve daha da kirli hale geldiyse ya? Sular da temizlemez oldu artık; kendileri kirlenmişken.


Doğada olur da insan doğasında olmaz mı kirlilik? Olur! Taa tuncundan demirine, antik dönemine eski çağlarda, kayalarda, mağara duvarlarında, tabletlerde, yazıtlarda insanların artık eskisi gibi olmadığından, güvenilecek kişi kalmadığından şikâyet var. Bu yakınmaların hala sürdüğüne bakılırsa çiğ süt emmiş insan, hep aynı mayadanmış galiba. Her devirde birileri başka birilerinden yakınmış.


O yüzden kalbi kir tutmamış insanları geri kalan tüm insanlar hep sevdi. Ancak ne olduysa oldu bir de baktık ki kalplere putlar yerleşti. Biçim biçim. Eşya kılıklısından cüzdan kılıklısına. Kalbin ökse otudur kalbe yerleşen putlar. Duygular kurudu. Yürekler kirlendi. Bu yüzden şimdi hepimizin yüreği ağzında, insanın insana güveninin tükendiği bu çağda.


İnsan kirletmeye önce kendinden başlamış anlaşılan. Yetinmemiş dünyayı da başkalaştırmış, tüketmiş. Onlar da yetmemiş göğü kirletmiş. O güzelim mavi yeşil dünyayı gün be gün yaşanmaz yapan insan, yaşanacak yeni dünyalar bulmak peşinde şimdi. Satürn’ün suyu ve atmosferi  olan iki uydusuna güya çoktan göz dikilmiş bile.  


İnsan ayağının değdiği andan başlayarak kaderleri değişecek yeni mavi yeşil gezegenler  belki bir teleskopta belirdi bile. Böylece gelecekleri de kestirilebilir oldu!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2017
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

Bizden Adlıların Yabancı Adlı Hastalığı; PARKİNSON

Gelip geçen; ama geçerken de delip geçen günler vardır  hayatta. Birkaç yazıma konu olmuş böyle bir yaşanmışlığı tekrara düşmeden başka açılardan yazmadan önce  “Nereden başlasam?” sorusu zorunlu bir yaklaşımdı. Sahi, nereden başlasam şimdi? Gripten başlayayım iyisi mi… Hani mendillere ziyan.

Mevsim değişmişmiş, soğuk su içilmişmiş bahanesiyle gribinden nezlesine tutuluruz ya… Olağandır gelip geçici, virüslü böylesi bulaşıcı hastalıklar. Birkaç günü alır. Akyuvarlar savaşır biraz. Sonunda gripmiş, nezleymiş yenilir; turp gibi olunur. Zafer bünyenindir.


Kötü hastalık diye bilinegelmişler var bir de, öteden beri. Verem, veba başta olmak üzere. Onlar da alt edildiler. İyi bakım, güneşli ortam, sağlıklı beslenmeyle solmuş benizler yeniden canlanıp pembeleşir, gözler parlar.  Şimdilerin en kötüsü diye bilinen kanser de artık yeniliyor, yenilmekte.


Var mı peki hala yenilemeyen, teşhis konulduktan sonra gidiş bileti kesilmiş gibi hissettirmeyen hastalık? Var! Ne yazık ki var! “Parkinson” diyorlar adına. Adı yabancı; ama bizim adları taşıyan kadınlarda, erkeklerde  şimdilerde.

Şu andaki tedavi yeterlilikleri içinde birine parkinson tanısı konulduğunda tek yönlü bir yola çıkılmıştır. Zamanla hastalık ilerleyip hastayı hareketsizliğe sürüklerken yakınlarını da dinlenmesiz yorgunlukların kucağına atar. Her iki taraf için de ayrı zorlukları olan  çetin bir süreçtir bu. Tanısıyla birlikte süreci başlayan parkinsonu henüz yenen yok. Son evre, en ağır evre olarak seyirde. Bir sonraki diye bir evre yok! Elbette yeni bir gelişme, araştırmaların verdiği faydalı sonuçlar bu seyri her an değiştirebilir. Ve tüm beklenti budur. Duam da budur. Bu hastalığın durdurulmasını sağlayacak, ilerlemesini önleyecek buluşlar bir an önce gerçekleşsin ve böyle bir hastalık artık sadece hastanın değil, ilerleyen evrelerde yakınlarının da hayatını zor sözcüğünün anlamca yetersiz kalacağı güçlüklere sürüklemesin…


Bu hastalık hakkındaki çalışmalarım uzunca olduklarından blogumda yayındalar tek. En çok okunanlarda ilk iki sıradalar. Tümüyle yaşananları ve gözlemleri anlatmıştım; onları tekrarlamaktan yana değilim. Ne zaman bu iki yazım her gün okunanlar listesinde yer almayıp en çok okunanlar olmayacak, o zaman bu hastalığın son hecesi artık hastaların değil  hastalığın kaderi olmuş diye sevinç duyacağız. ParkinSON yani.


Bu hastalığın adını yakınlarıyla duyanlar, nedir, ne yapılacaktır öğrenmek seferberliğindedir artık. İlk dönemlerde buna vakit bulabilirler. Hasta yakını bu tanı konduğunda önce  internetten bilgi edinme  gayretinde haliyle. Yirmi yıl kadar parkinson ile olabilecek en sıkı mücadeleyi vermiş, 2014 Haziran ayında kaybettiğimiz  Babam’a bu teşhis konduğunda da ben  aynı çabalar içindeydim. O zaman internet, hızından içeriğine şimdiki nitelikte değildi. Ama yine de yardımcıydı.


Erişebildiğim bilgiler, makaleler veya tıbbi içeriklerdi. Hastalar ya da yakınlarından yani ilk ağızdan değillerdi. Ulaştığım İngilizce bilgiler de çok yararlı  katkılar sağladı. Okuduklarım ,parkinsonun  hep ileri yaşlarda görülen bir hastalık olduğunu belirtiyordu. Oysa Babam o kadar yaşlı değildi. Gençti hatta.


Babam’a teşhis konduğunda hastalığı duymuş olmakla beraber tek bir parkinson hastasına rastlamamıştık. Virütik değildi ki virüsü yenip de hastalığı yendim densin. Nörolojik bir hastalıktı. Zaman içinde hastalığın hayli genç yaştakilerde de ortaya çıkmaya başladığını okuduk. Zamanda Yolculuk filminin aktörü mesela. Hastalığa yakalandığında henüz otuz altı yaşındaydı ve zıpkın gibiydi.

Hastalar başlarda toplumda yer alabiliyor, henüz hareketleri kısıtlanmadığından kendi başlarına dışarı çıkıp, parka gidebiliyorlar. Ancak  zamanla hareketsiz bırakan bir hastalık bu. Tek başlarına hiçbir şey yapamaz hale geliyorlar. Yanlarında ille yakınları olacak. Gece gündüz. Her an. O yakınlar da insan sonuçta. Çok yorulacaklar ve tek yakın asla yetmeyecek. Hatta iki yakın bile seneler alan süreç içinde, hayat da bir yandan akarken yetişemez olacaklar. Çok yorulacaklar. Hep yardıma ihtiyaç duyulacak. Yardım mı? Sonunda paraya bakıyor. Bakıcılar parasız çalışmaz.  Hasta, hastalığın pençesinde tek değil yani. Yakınları da  o süreçten etkileniyorlar.

Bunları yaşamış ve zorluklarının neler olduğunu çok iyi bilen biri, tek bir yakının değil yakınların bile yetişemediği  bir hastalık olduğunu öğrenecek parkinsonun.  O zaman da akla giderek yalnızlaşan, tek yaşayan, kimsesiz kalmış insanlardan oluşmaktaki başta metropollerde  bu hastalığa yakalananlara ne olacağı! Onlara kim bakacak, kim maddi manevi yardım edecek? Düştüklerinde kim ellerinden tutup kaldıracak soruları geliyor. Ama çare gelmeyince akla, o zaman gözden yaş geliyor. Değil yalnız yaşayanlar, bir yakın, yardımcı olsa dahi o zorlu süreç ilerledikçe onlar da yorulup çok ama çok yetersiz kalacağından bu en beter hastalığa yakalananlara el uzatacak dernekse dernek, kuruluşsa kuruluşlar olsaydı keşke dedirtiyor.


Dernek demişken… Var böyle bir dernek. İzmir’de kurulmuş ve  etkinliklerde bulunuyor. Kurucusu Gülnur Hanım. Henüz yirmi sekiz yaşındaki eşi ile dedesi aynı zamanda bu hastalığa yakalanıyor. Gülnur Hanım’ın eşi şimdi elli yaşlarında. Birlikte sıkı bir mücadele veriyorlar.


Gülnur Hanım, Parkinson Hastaları Derneği’ni facebooka da taşımış, Parkinson Hastaları Derneği adında bir sayfaları var. Hastalar ve yakınları bu sayfada buluşup haberleşebiliyor, bilgi paylaşabiliyorlar. Elden geleni yapmak bu olsa gerek. Daha fazlası yapılsın isteği var; ama imkânlar!


Elden gelen neyse yapılsa o bile çok şey. Diyelim ki bu hastalık hakkında en fazla bilgi haliyle hasta yakınlarında. Bir yakınlarını  parkinson nedeniyle kaybedenler, bu kayıpların ardından hastalığın ortadan kalktığını düşünmemeli mesela. Malum, hiçbir hastalığın ne zaman, nerede, kime geleceği belli değil. “Hastalık bu; ünlü ünsüz, genç yaşlı, güzel çirkin, zengin fakir ayırmaz” denir, biliriz.


Öncelikle bir yakını parkinsona yakalanmış olanların bu sayfada buluşup haberleşmeleri yeğdir elbette. Bir küçücük bilgi bile çok işe yarıyor. Taze baklanın ilaçların etkisini arttırdığı ya da proteinin hareketleri olumsuz etkilediği gibi. Üstelik hastalarda hareket kısıtlılığı olduğu için hastanelerde bile yankesici çetelerinin ilk hedefleri olmaları önemli bir ayrıntıyken iletişim sayesinde hastalığın nasıl başka şeyleri de başa getirebileceğinden haberdar olunabiliyor.


Parkinsonun hiç kimse tarafından, hiçbir zaman bilinmemesini dilesek de bir gerçek olarak var. Bu hastalıkla mücadele edenler giderek artıyor. Yalnızlık da artıyor. Kimse kimsenin halinden haberdar değil. Böylesi olumsuz koşulların bir araya gelmemesi için yapılabilecekleri bulmak üzere  yola çıkma  zamanı o halde. Beklentisiz, gönüllü olarak. Evet, hiçbir şey bir anda gerçekleşemez; ama en uzun mesafeler hep o ilk adımla kat edilmez mi?


Farkında olmak  da yetmiyor, ille  duyarlı olmak gerekiyor. Duyarlı olmak da öncelikle şimdi ya da vaktinde bir parkinson hastasının yakını olmuşlardan bekleniliyor ilk. Sonra da herkesten elbette. Öyleyse, hadi o zaman…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.08.2017
Paylaş :

ÇANAKKALE’Yİ ANLAMAK!

Çanakkale denilince akla ilk gelen oraların tarihinden önce turizm artık. Doğa, kültür meraklıları için Kaz Dağları, adalar oksijen dolu fotoğraf kareleri anlamında. Şimdilerde kimi sanat atölyesine dönüşmüş,  mimarisiyle filmlerin vazgeçilmezi olan, bahçe içinde, ahşap kepenkli, şirin taş evli kareler…  Taş evlerin oya gibi işlenmiş demir korkuluklu balkonları ayrı güzel,  kimilerinin üzerine zeytin dalı işlenmiş, seçkin işçilikteki tokmaklarıyla demir ya da tahta kapıları ayrı güzel. Perdeler  ya beyaz iş, ya ucu dantelli amerikan bezinden veya dantel.


Gökçeada ve Bozcaada meydanlarındaki şirin evler çoktan dükkânlara dönüşmüş. Dibek kahvesinden sakızlı muhallebiye, patlıcanlı börekten domates reçeline, gelinciğin  şurubundan reçeline, kurabiyesine kadar oraya özgü şeyleri satan aile işletmeleri olmuşlar. Arnavut kaldırımlı sokaklar asmalarla, sarmaşık çiçeklerle kaplı. Oksijen solunuyor doyasıya. Adaların yerleşim yerleri dışında kalan kısımları çoklukla tarım alanları. Öylesine güzel tarım yapılıyor ki o hala betonsuz, kulesiz topraklarda.  Yakınlarda organik tarım için çiftlikler kurulmuş ancak gençlerin bu konuya hevesli olmamaları nedeniyle sürdürülememiş.


Ada hayatı kent kıyıcılığından çok uzak. Öyle ki ille okuyarak para kazanılabileceği görüşünün aslında ne kadar yavan olduğu geliyor akla hemen orada.  Toprağı işlemenin ve zanaatın aslında kaç diplomaya bedel olduğu geliyor. Bir zanaat edinerek, yöresel yemekleri bilerek çok daha   fazla kazanılabileceği oralarda apaçık görülüyor çünkü. Taş kırarak ya da kızgın güneş altında asfalt dökerek kazanılan bir günlük yevmiyenin kaç katı gelir, diyelim ki herkesçe yapılabilecek gelincik yahut domates reçelleri  ile haydi haydi sağlanabiliyor. Çünkü kentten usanmış insanlar soluğu bloksuz, trafiksiz, betonsuz adaların köylerinde alıyorlar.  


Gökçeada’da hakkıyla domates reçeli yapan bir evin kapısına reçeller kapış kapış satılınca   tükeniverdiğinden “Tatlılar bitti. Yarın bekleriz” yazılı bir  kâğıt iliştirilmişti.  İsteseler tezden, uydurmacasından reçel yapabilirlerdi; ama kaliteyi düşürmek yerine  adlarına yaraşır ürün yapmayı yeğlemekteydi notu asanlar. Bu yüzden de kaç yıldır domates reçeli sevenlerin mutlak uğradığı  mutfaktır orası.
 

Tatlı bir dersti kapıdaki  not. Kaz Dağları’ndaki molada karşılaştığımız savsaklamalar gibi bir kerelik kazanca tamah değildi. Adatepe’deki kır bahçesinde patlıcanlı gözleme siparişi verenler, dörde ayrılmış  gözlemenin her bir diliminden sadece ufacık tek bir patlıcan parçası çıkınca şaşıp kaldılar. Yine otlu gözleme isteyenler gözlemenin hangi otlarla yapıldığını sorunca “çeşitli” cevabını alıyordu. Ki bu da olağandı. Çünkü her yanda mevsim otları yanında  gözlemeler için evin bahçesinde yetiştirilen pazı ve ıspanak bile vardı bu mevsimde. Ancak  azıcık çökeleğin katkısıyla yapılan harca yalnızca bir sap dereotu doğrandığından kimi otlu gözleme otsuzdu; yine de pahalıydı. Patlıcanlı denilip de patates harçlı, otlu denilip de  tek dereotlu  gözleme sunanlar, kendilerine güvenen müşterilerine daima en iyi reçeli satmak fikrindekilerden ne kadar uzak bir yaklaşımdaydı.


Baharda her yanda gelincikler biter. Ama Gökçeada ve Bozcaada dışındaki yerlerde gelincikleri toplayıp şurup yaparak satana rastlanmaz. Oysa narin gelincikler toplanıp yapraklarının dibindeki siyahlık makas ile kesilip -yoksa acı oluyormuş- tadı damakta kalan gelincik şerbeti yapılsa  keşke her yerde, adalardaki gibi… Gelinciğin al yaprakları hamura konduğunda esmer bir kurabiye çıkıyor ortaya. Gelincik kurabiyesi, ağızda kıyır kıyır  dağılıyor;  kokusu ve nefis lezzeti bambaşka.


Adalarda yaşayan aileler elbirliği ile çalışıyor. Kimin elinden ne gelirse onu üretiyor. Midye kabuğu toplayan onlardan,  olmadı kuru dal parçalarından rüzgargülü yapmış satmak için. Yaşlıca kadınlar, ördükleri  yün çoraplardan, dokudukları  heybelere kadar satıyorlar. Kaz Dağları’nın her bir yanından toplanmış limon kokulu kekikleri bazen on iki yaşlarında bir oğlan satmakta.


Çanakkale’yi anlamak, daha karnınız doyarken başlıyor. Sokak tezgâhları başındaki kadınların, onların kızlarının, gelinlerinin, torunlarının dağdaki otları, bahçelerindeki bademleri, keçilerinin, koyunlarının yününden dokudukları küçük heybeleri, etraftan topladıkları gelinciklerden yaptıkları reçelleri raflarda, tezgahlarda görünce  anlamaya başlıyorsunuz. Fransızca, İtalyanca adlı yemeklere, soslara kurban etmedikleri anneannelerinin büyük büyük anneannesinin de yaptığı börekleri, kurabiyeleri hala yapıp sattıklarını  görünce. Ancak anlamak için baktığını görmek şarttır.


Elbette Çanakkaleli ailelerin, kadınların, çocukların yaptıklarını  yapabilmek için öncelikle elverişli ortam gerekli. Yani kültürleri yutmaya doyamayan, bir telefon sonrasında yirmi dakikada pizzaların kapıda hazır olduğu, ayaküstü atıştırmaların  diyelim ki kabak çiçeği dolması gibi yöresel yemeklerin önüne geçemediği bir ortam gerek ilk. Hangi metropollü kadın, adalı kadınların yapabildiklerini  kent ortamında kolayca yapabilir? Gelinciği nereden bulacak, kır otlarını kulelerin beton duvarlarından mı toplayacak? Çanakkale ve çevresi işte metropol gerçeğini tatlı tatlı; ama dost acı söyler  içtenliği ile anlatıveriyor anlayabilene.


Kuşkusuz böylesi zengin ortamlar tek Çanakkale’de yok. Her yerde  var. Erzincan’da mesela. Daha bile fazlası var hem de. Ama zanaat öğrenmek yerine hiçbir beceri kazandıramasa da kolayından diploma almak anlayışı geçerli oldukça Çanakkale’yi anlamak yerine gezmek yeğlenecek gibi. Açık hava sınıfında öğrenilen bir ders Çanakkale ve adaları. Sadece görmeyi bilenlerin alacağı bir ders. Çanakkale’yi anlamak; ama her şeyiyle! Tarihiyle, doğasıyla, tarımıyla, bugünüyle.


Gelibolu sahili boyunca uzayıp giden yolda açık camlarından bangır bangır müzik yayılan arabalarıyla sanki rallicilik oynayanları görmek çok düşündürücü. Böylelerinin tarih bilgisinin olup olmadığı -ki yokmuş gibi gözükmekteler- , o topraklardaki sayısız şehidimizin bu pervasızlık için mi az önce şehit düşen arkadaşlarının ardından kendilerinin de şehit düşeceklerini bile bile gözü kapalı, her değer için  on beşindeki bedenlerini iki dakika sonra siperlere attıklarını düşünüyor insan. Öyle bir olağanüstü geçmişin olduğu yerde yeri göğü gösteriş için müzikle inletmek  neyin nesi? Ve ne amaçla?  


Çanakkale’yi anlamak, şehitlikler gezilirken ağlamak değil tek. Şehitliklerde yatanların orada yatmayı seve seve istemelerinin nedenlerini de anlamak. Toprağın üstündekiler kadar altındakileri de görüp kavramak!
 (Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.09.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

 

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci