7 Ekim 2017 Cumartesi

“Kapıları  Açan Yol Yordam” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),07.10.2017
Paylaş :

5 Ekim 2017 Perşembe

ÇAY LEKESİ

Güllü, koridor ıssızlaşır ıssızlaşmaz paspası bırakıp sırtını duvara dayar, mavi önlüğünün cebinden hatırı sayılır fiyattaki telefonunu çıkarıp mesajlarına bakardı. Şimdi yine öyle bir an yakalamıştı.

Hızlı hızlı tuşlarda dolanan parmaklarına bakılırsa bir yandan da mesajlara cevap yetiştiriyordu. Paylaşımlara dalmıştı ki ayak sesleri duydu. Okuduğu gönderiyi  bırakıp sosyal medya hesabından hemencecik çıkamayınca  telefonuyla meşgul olduğu alenen anlaşılmasın diye yüzünü duvara, sırtını koridordan geçenlere döndü. Böylece paspas yapmak yerine başka şeylerle  vakit geçirdiği belli olmayacaktı.

Ayak sesleri katın çay ocağına yönelince  yazdığı mesajı çarçabuk  gönderip telefonunu cebine attı. Çevikçe seğirtip ocağa giren çalışanın arkasından güler yüzle tatlı tatlı seslendi,
-Buyrun efendim.
-Kahve alacaktım.
-Tabii  efendim. İsterseniz makinenin suyu bitmiş mi diye bir bakayım efendim. Gerçi her an bakıyorum;  ama olsun.
-Bak bakalım Güllü.
Güllü, kahve makinesinin haznesini açıp laf olsun diye  şöyle bir göz attıktan sonra,
 -Tümden dolu efendim. İsterseniz kahvenizi ben yapayım.
-Sağ ol Güllü. Sen de güzel kahve yaparsın biliyorum. Ama sabah kahvesi bu. Kendim yapmazsam olmaz o yüzden.
-Nasıl arzu ederseniz efendim.
 
Bu sırada Güllü’nün ocakta yardımcı olduğu çay ocağı  sorumlusu Zekai girdi içeri. Girer girmez ocağın tezgâhına, çaydanlık niyetine kullanılan kocaman demliklere baktı. Çaylar demlenmişti. Güllü’nün  ortalığa nasıl da çeki düzen verdiğini görmekten memnun Zekai, ellerini arkasında kavuşturup, memleketinden bir türkü mırıldanarak akşam televizyondan izlediği maçta yenilen takımı tutan arkadaşlarını kızdırmak üzere gönül rahatlığı içinde alt katlara inmek üzere asansöre yöneldi.
 
Zekai’nin en az yarım saat ortalıkta gözükmeyeceğini bilen Güllü, o sırada kahvenin hazır olduğunu bildiren kahve makinesinin sesini duyunca acele bir hamleyle,
-Kahvenizi ben doldurayım efendim, diyerek atıldı. Kahve yapan çalışanın bir şey demeye fırsatı bile olmamıştı. Yine de Güllü’nün elinden makinenin çelik cezvesini alıp yıkamak istedi. Güllü vermedi cezveyi. “Elim değmişken onu da yıkarım efendim”.

İşin payesinin değil o işin en iyi yapılıp yapılmadığının önemli olduğuna inanan çalışan, elinden gelenin en iyisini yaptığından emin olduğu  Güllü’nün işinde ne kadar uz olduğunu düşünerek  kahve kokusunu koridora yaya yaya  uzaklaşırken Güllü’nün kendi katlarında olmasının bir şans olduğuna emindi. Odasına girerken pek mutluydu.

Zekai’nin ardından çalışan da uzaklaşınca sabah kahvesi alacak kimse kalmamıştı neredeyse. Koridorları paspaslayan Güllü için bu çay ocağını paspaslatmak anlamına geliyordu. Ocağı Ülker’e paspaslatmanın yolunu çoktan bulmuştu Güllü. Güllü, yarısını bile içmediğini çayını ortalığa serptikten sonra kapıda belirdi. Koridorun öte ucunda bütün gün bir aşağı bir yukarı koşturmaktan çay içmeye vakit bulamayan Ülker, Güllü’yü kapıda  görünce ne yapması gerektiğini iyi bilirdi. Eli kolu şirketin dağıtılacak sabah postası ile dolu halde koşturarak geldi.
-Koy şurdan kendine bi çay, sabah aldığım simitten de ayırdım sana. Hem çayınla yersin hem de baksana şu yere dökülmüş  çayın lekesine.  Ortalığı nasıl kirletiyorlar. Evlerinde de böyle mi yapıyorlar sanki? Paspaslayıver  dökülmüş çayları, dedi Güllü emredercesine.
-Sağ ol Güllü, bizim bölümde bir bardak olsun çay içirtmiyorlar bana. Bir dakika olsun oturamıyorum ki.
Güllü, Ülker’in eline el bezini tutuşturuverdi. Ülker tezgâhı, fayansları sildi sonra lavaboyu fırçaladı, musluğu ovdu. Ardından da duvara dayalı halde duran paspası alıp çay ocağını bir güzel paspasladı. Bunu gün boyunca birkaç kez daha yapacaktı.  

Karşılığında bir bardak çay ve iki lokmalık simitle ödüllendirildi. Çay, her paspasın ardından  ikram edilecekti kendisine.  İşler bitip çayından son yudumu alırken Güllü’nün sesini duydu.
-Hadi artık işinin başına. Seni aramasınlar kendi bölümünden. Beni kapıda görür görmez gelirsin yine, tamam mı? “Tamam efendim” dedi Ülker, Güllü’ye. Efendim derken nasıl da itaatkârca vurgulamıştı bu sözcüğü.

Sabahtan akşama kadar pek rahat ettiği, kışları hiç üşümediği, çayla da içinin ısındığı çay ocağından  ayrılmamak için tüm kat çalışanlarına gülücüklerle “Efendim” diyen Güllü, hep başkalarına söylediği bu lafı kendisi duymayı da çok severdi. Her zamanki gibi memnuniyetle gülümsedi kendisine “Efendim” diye hitap edildiğini  duyunca. Güllü mutluydu o sabah.
 
Bağıra çağıra, alaycı alaycı gülerek akşamki futbol maçından bahsederken yenilen takımı tutan arkadaşının öfkesiyle neşelenen Zekai de çay ocağından on dört kat alttaki sohbetle  mutluydu.

Ülker, tiryakisi olduğu  çaydan üstelik de yanında simit de yiyerek içebildiği için çok mutluydu o sabah. Şirket mutlu bir iş gününe çay ocağından başlayarak merhaba demekteydi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.04.2017


Paylaş :

4 Ekim 2017 Çarşamba

“Nostalji Sözlüğünden Bir Kavram: Komşuluk” adlı çalışmama


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.10.2017

Paylaş :

2 Ekim 2017 Pazartesi

Kaypak Dizelerden Kayan Yıldızlar

Alev saçlısından gümüşisine, takım halindekinden burçlarına, yön gösterenine göğün elmastan yüzük taşları, yıldızlar. İçi siyah sedef kaplı istiridyelercesine gök karanlığın inciden ışıltıları. Kuzeyin feneri.  Gündüz saklı, gece yanıp sönenler. Sıcak, soğuk, donmuş, batmış, kuyruklu, uydulu, kayan yıldızlar. Gecenin doyulmaz seyri, göndersek de selamımızın gidemeyeceği en uzak mesafedekiler. Şairin dediğince. Dünyamız da mavi yıldız.

Gökteki bu elmas saçıntıları, dünyamızdaki her şeyin sorumlusu da bellenirler. Bir çocuk doğarken yıldızı yüksekse şanslı olacak bilinir, yıldızı düşükse hayatı kolay seyretmeyecektir. Yıldızları uyuşmayanlar anlaşamazmış denilene göre. Sinemada parlayanlara yıldız denilmekte. Doğa olaylarında ve tarihte güya belirleyicilermiş. Hayatı, döngüleri etkileyecek gelişmelerin öncesinde yıldızların durumu, güneşin, ayın tutulmasının etkisi varmış diyorlar.


Toprak bileşimli birbirinden apayrı insanlar da birer dünya. Eski Türk filmlerinin naif repliklerinden biri “Seninle ayrı dünyaların insanlarıyız” der. Gel de gülme! Anlatamadığımız, anlamadığımız her şeyin kaçışıydı bu replik bir dönem.  Aynı dünyadan tanımı ne? Aynı şeye sevinmek ya da kederlenmek mi? Oysa birbirini çekenler zıt kutuplar değil miydi? Neyse, sadece bir replik bu.

Dünyadaki her insan, her canlı birer dünya iken kumuyla suyuyla aynı olamayan dünyalar gibi huyuyla suyuyla aynı olabilmek!!! Dünyada olmaz! Diyelim ki suyun dünyası. Sıvı, katı, gaz halinde de olsa  o sıvı da, katı da, gaz da su! Ama su bile aynı değil halleriyle. Tadıyla da tuzuyla da aynı değil derede denizde. Aktığı yatağı bie kah yerin altında kah üstünde. Soğuksa alabalığın dünyası olur tatlıysa yayının. Tuzluysa deniz nbalığının dünyasıdır su.  Ama hepsi de su… Susuz hayat olmaz; ama sel olursa hayat kalmaz. Tufan olursa hele… O iki hidrojen bir oksijen diye tanımlanan su, derede, çayda, gölde, denizde, aysbergde, bulutta, yağmur damlasında başkalaşır. Su dünyası bile ayrı ayrı dünyalardır yani. Döngülerde damladan deryaya yolcu olan su, dünyanın yani yaşamın  mayasıdır.

Üzerinde gezinen canlı olsun olmasın. Atmosferinde nefes alınabilsin alınamasın. Yıldızlar birer dünya. Dünyalar iç içe.  Tek bir dünya, aslında sayılamayacak dünyanın teklik hali. Yer küre bizim dünyamız. Dünyamız deyince aklıma ne geliyor? Gök, yer, deniz, dağ, orman, çöl, toprağın altındakiler üstündekiler? Ya da hepsi? Yani çokluğun birliği…Mağara kuytularından ağaç kovuğuna, yanardağ ağızlarından denizin dibine tek olmak! Bir de dillerden düşmeyen bir yalan dünya var ki… Hangi dünya  o?
 
O halde nasıl olabilir  zaten herkes ayrı ayrı dünyalarken ayrı dünyaların insanı olmak? Su bile kendi dünyasında biçimden biçime girmişken?

Çocukluktan yetkinliğe kendi dünyamız bile aynı kalamıyor. Yaşam boyunca fiziki değişimden görmüş geçirmişliğe, deneyime, varlığa yokluğa nice dünyaların kapısından girilip çıkılıyor. Bastığımız dünya aynı olsa da yaşadığımız koşulların oluşturduğu dünyalar asla aynı kalamıyor. O naif replikteki gibi nasıl ayrı ya da aynı dünyaların insanı olunabilir? Ayrı dünyalar nedir; aynı dünya nedir hem? Kuru laf mı? Öyle olmalı, evet! Ayrı olan yaklaşım, anlayış, anlatım gücü ve bakış açısıdır tek!

Gök, başı sonu belirsiz sonsuz halde uzanırken öyküleri apayrı nice ayrı dünyalar gezinmekte o bilinmezde. Bir rivayete göre buz kesip donmuş Neptün’ün uydusuyken uzağa ıramış Plüton mesela.  Söylentiye bakılırsa atmosferi çok zaman önce uzaya kaçmış, üzerinde  hayat var mı yok mu tartışılan kızıl yüzeyli Mars veya. Güzelliğiyle büyüleyen; ama sonuçta toz kütlesi olan halkalarıyla Satürn ya da. Bunca dünya arasında aynı olabilen hangi dünyalar?

Ya içimizle dilimizdekiler, iç dünyamızla dışa vurdukları bir olmayan dünyalar olan bizler, bizim dünyalarımız  Diyelim ki edebiyat dünyası… Kalemden dökülen her satır bu dünyanın içine girebilecek cinsten nitelikte midir? Bir edebiyat dünyasının anılabilmesi için elbette Shakespeare, Balzac, Dostoyevsky, Fuzuli olacakken onların çatısı altında  birileri de yuvarlanıp gitmekte midir? Yetenek değil, yazar kisvesiyle kalemden can simidi olup da  yetişmek mi  o kapının anahtarı yoksa? Yazar kisvesiyle?

Yıldızlar yol gösterici de olurlar. Kutup Yıldızı yani. Diğer adıyla Demir Kazık. Kuzeye demirlemiş dev elmas. Oysa insan dünyası hep değişim halinde. Fiziki ya da düşünsel. Diyeceğim kişilerin kendi dünyaları bile sabit değil. Öyle ki herkes zaman içinde görüntüsünden bakış açısına değişecek, gelişecek veya gerileyecektir.  Dünyası başkalaşacaktır yani. O zaman aynı dünya, hangi dünya?
Akarken deresinden nehrine, dökülürken şelalesine, yaparken damlasına, damlaların birikip denizlere dönüşmesine farklılık gösterdiği suyun buhar olup da nehirleri, gölleri kuruttuğu dünya mı?
 
Çocukluktan gençliğe derken göz açıp kapayana kadar nasıl geçti bunca yıl dedirten yaşlıların dünyası mı?

Kuluçkadayken yangın çıksa, kedi gelse kaçmayıp yumurtalarını beklerken yavruları yumurtadan çıkıp palazlanınca yeni yavrular büyütmek üzere  onları yuvadan uçmaya zorlayıp sil batan kuluçkaya yattan kuşların  dünyası mı?

Ondan başka anne olamayan, tarlada o, çile çeken deyince o, eş deyince o; ama kah ona varmadı diye kah beni bırakırsan yaşayamam diye diye kendi yaşayıp da hayatı alınan o, hayatını alan kravat takınca kolayca yeniden insan içine çıkanların eklinde hayatı kararanlar o… Yani kadınların dünyası mı?

Zenginliği sabahları okul kantininden poğaça alıp yemek sanan yoksul çocukların dünyası mı?

Mavisini de yeşilini de horlayıp yok ettiğimiz dünya mı? Sonra kızıl bir gezegende yaşayabilir miyiz diye kara kara düşünüp koloniler  kurma peşinde olduğumuz yıldızlar mı?

Hele o kaypak dizelerin dünyası yok mu? Bir bakarsınız ölüp biter sevdadan, bir bakarsınız  tası tarağı toplayıp o dizelerden göç eder şairlerin uçarı hisleri yeni bir avuntuya. Ne seninle ne sensiz der dize bir bakmışın, bir de bakmışın ki  ardından daha başka kimlere kalemden benzerlerinin döküldüğü  dünya mı?
 
Güya anlattığımız oysa kem küm edip sonra da o belirsizlikte anlaşılmayınca sitemlerimizi göktaşları gibi anlamayanlara yağdırdığımız gel gitli iç dünyamız mı? Yoksa kala kala sevgiyi dilden düşürmezken sevgisizlikle suladığımız yalan dünyamız mı? İçimizden dışımıza dünyamız yalan mı yani? O halde bırakalım iç dünyamızın kapıları açılsın; gökten kayan yıldızlar dolup, ışıtsın yürekleri.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.08.2017, 11:17
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

MUTLULUK ? : ( ) ; - , + !

Daha önce noktalama işaretleriyle dolu bir başlık kimselerce atılmadı belki de. Eğer öyleyse şimdi tam sırası.
 
Diyelim ki mutluluk yazıp bitimine iki nokta üst üste koysak. İki noktadan sonrası bir tanımlama bekler. Ne tanımlar gelmezdi ki mutluluğa dair. Kentlisinden köylüsüne, yaşlısından gencine, dar gelirli baba ve çocuğundan instagramdaki zengin çocuklarına, bir damla su bulamayanlardan, çöpten beslenenlerden masasında tek kuş sütü eksik olanlara. Bir şeylere geç kalmışlardan zamanın, yerin ve insanın doğrusuna  denk gelememişlere.  Hatta erkencilere. Tanımlar, herkesin yüzdüğü deniz nasılsa ona benzeyecektir.

“Mutluluk” yazıp virgül koysak hadi. Birbirine benzemeyen halkalardan oluşan bir zincir dizmek gibi olmaz mıydı yaşantıları birbirine ulamak? Hayat cümlesini kurmaktaki sanat, noktadan uzak olmak değil midir?

Mutlu olmak, parantezler açmak mı yoksa? Halimizi belki herkesten çok kendimiz anlayabilelim diye yan açıklamalarda bulunmak yani… Öyle ya, leb demenin  leblebi demek  olduğunu herkes anlamayabilir. O zaman aç bir parantez mi?

Ya noktalı virgül? Ayrı iki cümlenin noktalı virgül ile bire dönüşmesine ne demeli? Düz cümlelerin sonunda nokta, içinde virgül olur. Oysa hayatı noktalı virgüller ile birleştirmek… Ustaca. Sabrın, anlayışın, dayanıklılığın, tipiye borana karşı koymanın, kararlılığın, sebatın göstergesi. Nokta koymaya meydan okuma, noktalı virgülle…

Eksiler, artılar var bir de hayatta. O zaman eksi ya da artı da olabilir mutluluğun tanımı. Kimisi için para ne kadar artarsa mutluluk o kadar artacak kanısı  hakimdir. Kimisi için  sosyal medya hesaplarında hayatınızdan şu kişileri çıkarın gitsin başlıklı listelerin getirisi, artısı mutluluk sanılabilir.  Sosyal medyada eksiltmek, mutluluk sapağına, sokağına sapma işaretidir bir yerde. Böylesi paylaşımların sahipleri, liste yapıp kendilerince eliyorlar mı kimilerini  bilemiyorum. Hadi telefon listesinden çıkardılar, akıllarından çıkarabiliyorlar mı? Yani eksi demek, bilinmezlik demek. Eksiltirken eksilmek demek. Eksiler, getiren değil götürenler o zaman. Götürülecek tek bir şey kalmadığında peki? Ya sonrası? Mutluluk dımdızlak yapayalnızlık mı o halde? Hiç sanmam…

Eksiler şöyle dursun, artılarla olsun işimiz. Arttıralım… Ama neyi? Parayı pulu mu? Bu herkes için her an olabilecek bir şey değil tabii. Yemekten barınmaya, eğitimden sağlığa her şey para ile. Giderek yozlaşıp vahşileşen dünyada ne yazık ki takas ile geçinilmiyor Çatalhöyük’te yaşamışlar gibi. Ekmek, su, baş üstündeki dam hep para. Yoksullar daha  iyi hayat için para peşindeyken çok paralılar da çok mutlu değil. Parasızlık mutsuzluğun sebebidir; ama mutluluğu satın alabilir mi?

Bir işaret var ki… Ünlem! Hani hayret işareti. Mutluluk da çoklukla hayretle gelmez mi? Diyelim ki sınav sonucunun içinde olduğu zarfı açtıktan sonraki gülümseme. Küçücük de olsa bir sevinç tatmak, mutluluk tatmaktır aslında. Yoksul bir çocuğun her sabah okul kantininde  başka çocukların elinde gördüğü poğaçayı kendi elinde görmesi mesela. Ya da bir babanın okulların açılmasında çocuğuna sorunsuzca ayakkabı, çanta, kalem, silgi, kitap alabilmesi o babanın mutluluğudur. Yeterli olabilme duygusu  mutluluğun mayalarından olmalı. Malum, bazen arkasından koştuklarımızın, bazen önünden yürüdüklerinizin hızıyla aynı değiliz.
 
Mevsimlerden  hangisi mutluluğun tablosu olurdu?  Uyanış olan bahar mı; rengârenk çiçekli? Bahçede ayrı kırda ayrı kokudaki. Cıvıl cıvıl yaz mı; meyve yüklü ağaçlarla? Yaz geceleri mi; ay ışığının, mehtabın altında? Romantizmin renklerini kucaklamış sonbahar mı? Yoksa iç karartıcı her rengi kapatıp pırıl pırıl yanan kar tanecikli kış mı? Buz kesmiş de olsa. Mutluluk sıcak mı, ılık mı, soğuk mu? İnsanlardan, sevdiklerden soğumak mı? Ya da buzları eriten tatlı rüzgârlar mı?  Çiçeklerin açtığı ilkbaharla çiçekleri solduran sonbahar arasında gezinmek mi? Hangi mevsim tek başına anlamlı olurdu? Yazın anlamı kışla, ilkbaharın anlamı sonbaharla pekişmez mi? O zaman gerçek anlamda mutluluk acıdan tatlıya her tadın bilinmesi değil  mi?

Sonradan görmelik sayesinde buldumcuk delisi olmanın yaman çelişkisi mi bazen mutluluk? Doyumsuzluğun mutsuzluk olduğunda, karın tokluğunun mutlanmaya yetmediğinde hırpalanan tek kavram mutluluk değil mi? Kırıp dökmek mi; kırıkları birleştirmek mi mutluluk? Güzellikleri öğreten hayatın zorlukları değil mi?  Acı olmasaydı tatlının  anlamı bilinebilir miydi? Yaralarımızı bir biz bilirken herkesin o yaradan haberdarmışçasına duyarlı olmasını beklemelerimiz, alınganlıklarımız, yanlış değerlendirmelerimiz mutluluğa hangi tadı katar? 

Mutluluk hayat gibi aslında. Aynı anda her yanda süren hayat bir noktaya geceyi, upuzak başka bir noktaya gündüzü yaşatır. Bir yan kıştır, bir yan  bahar, yaz. Bir yerler de susuzluktan kavrulmaktadır. Mutluluk, acılısından, tatlısından, tuzlusuna duyumsanacak ne var ne yoksa bir harman. Hüner, başarılabilirse tartıda acının ölçüsünü mümkün olduğunca az tutmakta. Ölçünün belirleyicisi tek biz değiliz elbet. Ailesinden mahallesine, kentine, buzdolabının içinden geçime çevrelendiğimiz maddi, manevi her koşul. Yine de  kimileyin ölçüyü mutluluktan yana taşırmak bizim elimizde..

Mutluluk, sineleri delmek mi; sinede yer etmek mi? Sineye çekmek mi ya da? İç geçirmek mi; içe işleyenlerden olmak mı? Kurulmuş köprüleri korumak mı; köprüleri atmak mı? Bu soruları samimiyetle cevaplayabiliyor muyuz?

Yanıtlar da sizi mutlu etmediyse o zaman mutluluğu bize bir Japon sanatı anlatsın. Herkes bilmiyor bu sanatı. Adı kintsugi. Kırılan porselen, seramik parçalarını çöpe atmayıp altın ya da gümüş tozlu boyalarla yapıştırma sanatı kintsugi.  Yani yaşamın bir yerinde kırıklık varsa değer katarak birleştirmek. İşte mutluluk!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.09.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci