24 Kasım 2017 Cuma

Anın da ufkun da uzak ve uzaklarda olduğu bir 19 Mayıs. Bir öykünün içinde.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017
Paylaş :

“Ulu dağlarca anlamlı ufak tepeler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017
Paylaş :

23 Kasım 2017 Perşembe

Tüm Öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarken,

Ol git bildiğim, hem de nasıl bir okuma isteğine sahip pırıl pırıl bir zeka ve o zekayı, o isteği görüp geleceğe giden yolu çizmede büyük katkısı olan bir öğretmen var. Sonra başta bu Egeli öğretmenin  eşi ve diğer öğretmenler… Biri sonradan dünyaca tanınan bir yazar olmuş.

Fırsat bulabilip de geniş bir öykü ya da bir roman özeti olabilecek o köy çocuğunun çok etkileyici hikayesini yazabilirsem inşallah,  bir dahaki 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde bir köylü çocuğunun ilkokuldan sonra köyünden çıkışı ve sonrasını anlatacağım gerçek bir öykü daha  paylaşabileceğim. Bir çocuk ve onun gibi daha onlarca köy çocuğunun hayrete düşürecek  okuma, var olma mücadelesi nasıldır  kolay kolay bilinemiyor oturulan yerden.

Harcanan tüm çabaların, daha çocukken sadece ders çalışılarak değil okulun çiftliğinde de çalışarak akıtılan terin semeresi görülmüş elbette sonradan; ama yatılı okuldaki öğrenciliklerinde de,  öğrencilik öncesinde de neler neler görülmüş; yokluktan, açlığa. Tüm dileğim, öyküyü gelecek Öğretmenler Günü’ne  yetiştirebilmek. Önce başlamalıyım ama J Henüz elimdekilere destek olacak  yeni bilgiler toplamak gayretindeyim.

Tüm Öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarken,

Tamamıyla gerçek bir yaşanmışlığı öyküleştirdiğim “Mum ve Anka” adlı çalışmamı emekli ya da çalışan, atanmış ya da atama bekleyen tüm çok değerli ÖĞRETMENLERİMİZE ve adaylarına armağan ediyorum.


https://acemidemirci.blogspot.com.tr/2013/10/mum-ve-anka.html


Keyifli okumalar dilerim.
Not: Kara kalem çalışma, öğrenciliğimde kendi çizdiğim bir karalama.
Paylaş :

22 Kasım 2017 Çarşamba

Koridorların Hatıra Defteri

Hayatın onca oyuncusundan biri olarak hangi rolü en iyi oynadığımız en çok kalabalıkta belli. Çokluktaki tekliğimiz, bizim hikâyemiz yani. İçinde kâh kayıkla, kâh tekneyle kâh gemiyle ya da cankurtaran yeleğiyle yüzmeye çalıştığımız  hayatın hangi denizlere ulaşmak için nasıl kıvrıla büküle aktığı uzun koridorlarda yazılıdır. Sesli ya da sessiz.  En kısasından.

Çoklukla ya işyerleri ya da hastane koridoru olan uzun koridorlara açılan kapıların ardında oturanlar, elma kurdunu andırırlar biraz. Odalardan koridora çıkıldığında tıpkı kabuktaki kirli bir delikten elma kurdunun başını göstermesine benzer bir an bu kez insanlarca yaşanır. 

Odalar, odadaki kadarlık bir iletişim yumağıyla sarmalanmış demekken kâh rastgele, kâh ayaküstü koridor sohbetleri uzun çekiştirmelerin yapıldığı, ağızların arandığı, dert yananların dert yanacak birini bulduğunu sanıp içini dökerken kimileyin dinleyenlerin de onun ne kadar açığı varsa bir kenara kayıt edip  çok sürmez konuşma biter bitmez oda oda yayacağı iletişim ağıdır. Yani koridorlar, sabah ve akşamları yüzlere gülümseyerek selamlaşma yeriyken gün içinde fısır fısır konuşmaların ya da burun kıvırıp alenen tavır takınmaların  cirit attığı meydanlardır.

Koridorlar, görünmeyen aynaların yansımaları ile doludur hem. Diyelim ki uzun koridorlar boyunca  kaynatılan dedikodu kazanlarına tek bir odun atmayıp beslemediniz, o zaman kazanlar sizin için kaynayabilir. Dedikodu, koridorların gündemidir. Ne çekiştirmeleri, arkadan konuşmaları yutan kara deliktir onlar. Dedikodu dendi mi ister kadınlar olsun ister aslında kadınların pabucunu bu konuda dama çoktan atmış erkekler olsun  merak sınırsızdır. Belli saatler bu işe ayrılmış da olabilir zaten. Sabah çayı sırasında ya da saat onda bir kahve içiminin bir saati geçtiği anlarda gezilen odalarda neler konuşulduğu bilinmez; ama duyulur. Dedikodu öyle bir şeydir ki kimisi kendine bu yolla yer edinir, normalde kabul edilemeyeceği, arkadaşlık kuramayacağı ortamlarda. Zamanla da dedikodusunu yaptıklarıyla, dinleyenleri birbirine düşürüp, bunu da keyifle izleyişine rastlanması işten bile değildir. Onlar, insanlar arası ilişkilerin ayarlayıcıları oluverirler bir bakmışınız.

Durakta, yemekhanede, kantinde, koridorda, asansör başında karşılaştığınız insanların bakışlarındaki hatta selam verişlerindeki değişiklikten şıp diye anlarsınız yakınlarda hakkınızda dedikodu yapılıp yapılmadığını. Şu günlerde dedikodu gündeminin ilk maddelerinden olduğunuz böylece apaçık ortadadır. Dedikodunuzun yapılmamasının tek yolu, aslı olsun olmasın  dedikodu ile sizi karalayanlara aynı karşılığı verebilmeniz  belki de. Sizin de oda oda dolaşıp kızgın ifadelerle onun hakkında atıp tutmanız. Ama bu, herkesin harcı değildir. Dedikoduya gelinceye dek yapacak doğru dürüst işleri, adamakıllı uğraşları olanlar elbette böylesi kirli hava solumayı istemez.

Koridorlarda, merdiven başlarında fısır fısır konuşanlar çoklukla iki kişilik dedikodu kumkumasıdır. O iki kişiden biri herhangi birisidir, ikincisi  sazı eline almış değişmez olandır. Dedikodunun başlatıcısı, yayıcısı olan o bildik kişidir. O kişi, koridorun kara kutusudur. Kimin ne yaptığını, kimle çatıştığını, küs olduğunu, evlerini geçindirebiliyorlar mı yoksa yakınlarından yardım mı alıyorlar ezbere bilir.   Odasındaki, bölümündeki, katındaki, üst ve alt katlardaki yetmedi çalıştığı işyerindeki  her şeyi a’dan ze’ye bilir. Sanat, edebiyat, biliyor gözükse de yabancı dil, tarih, kültür bilmez, o başka! Hoş bunları çok iyi bilenlerden kimisinin de onların ağzına baktıkları çokçadır.

Bildiklerini  sırası gelene kadar kayıt kütüğünde saklar böyleleri. Biri canını sıkmaya görsün Pandora’nın kutusunun açılma vakti gelmiştir.  Daha yakın zamana kadar koridorun her köşesinde fıs fıs konuşan kara kutu, gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Hırsını, bencilliğini, noksanlarını göstermemek için  fazlasıyla çabaladığı  cilalı çirkin yüzünü.

Koridordaki odaların önünden geçerken başla hafifçe selam verip gülümsemek adettendir. Eğer birilerince  birilerine o hafif gülümseyişle selamlama bıçakla keser gibi birdenbire kesildiyse kara kutu devrede demektir. Kim bilir ne hesaplar peşindeyse  ara bozmalar için fellik fellik uğraşırken, başarısının sonucunu insanların artık selamlaşmaması olarak almıştır.

Odaların kiminde pek gençler olur. Henüz sözlenmemiş, bir bağı yok. O zaman o odaların bulunduğu koridorları başka koridorlardan gelip de arşınlayanlar çoğalır. Dahası yemekhanede yakın masalara oturma çabasına girilir. Kimi sonuçsuz kalır kiminden güzel haberler duyulur.

Koridorlar, yalnızca kılıkla bir şey olunacağını sanan hoş ve boş insanların podyumudur da. Diziler, dergiler incelenip rol modeller seçilir,  böylece giyim kuşam tarzı  belirlenmiş olur. Sonra sıra giysilere para dökmeye gelmiştir. Aslında hiç de haksız sayılmazlar. Çünkü “Ye kürküm ye” sözü denildiğinden beri değişen pek bir şey yoktur. Çoğu insan karşıdakilerin nitelikleri ile değil nicelikleri ile ilgilendiğinden para dökülmüş kılığın içindeki, kılık sayesinde rağbet görür. Bu rağbet şıklığı tetikler, bir yarıştır başlar koridorda. Bu yarış eşit şartlarda olmaz. Parası olan hep öndedir.

Koridorların kılık kıyafetle başlayan gösteriş merakı çocukların okullarına kadar uzanır. Herkes çocuğunu en iyi okulda okutmakta olduğunu iddia eder mesela.  Dedikodu ile istediğini yapabilenler kültürle beslenmediklerinden bunlarla beslenenlere karşı hazımsızdırlar. Çünkü kültürel sohbet onlar için hiç üstlenemeyecekleri ağırlıkta bir yüktür. Dedikodu değil ki bu konular kahkahalar arasında anlatılıversin kolayca. Böyleleri hak etmedikleri halde gözlerinin kaldığı üstelik de bedavaya gelecek her şeye kırk takla atmakta güvercinleri kıskandırır.

Hastanesinden iş yerine koridorlar, hayat yolu denilen yolun ta kendisidir aslında. Koridorlar, selamlaşanların, burun kıvıranların, odaların önünden geçerken göz ucuyla içeriyi süzenlerin, neden bahsedildiği odadakilerce duyulsun istenmeyen telefon konuşmalarının açık alanıdır. Daha çok son zamanlarda otuz yaş altı olup da karşılaştıklarının  üstüne üstüne yürüyenlerin, otuz yaş üstü olup da kibarca yol verenlerin, günaydınlaşıp iyi akşamlar diyenlerin baskınlığının sürdüğü yerdir. Ulu orta açık olup da nasıl oluyorsa ki kişinin gizli dedikodu yeri oluveren  yerdir sıkça. Hem suçlu hem güçlü olsa bile en çok çıkışanların, kabahatlerini hep başkalarını suçlayarak kapatmak isteyenlerle sinekten yağ çıkarsın da tek, o yağ varsın bir çay, bir kahve olsun düşüncesiyle  herkese herkes hakkında konuşabileceklerin seyir alanıdır.  Ancak dedikodu kumkuması olmuşlar,  belli ki eti kokuttukları yetmezmiş gibi tuzu da kokutan, kendileri de kir kokanlardır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.10.2015, 09:48


Paylaş :

Bir bahardan bir bahara rengin silinmeyen yolculuğu

 
Kışın ardından doğanın capcanlı renklerle uyanması anlamlı rengarenk bir bahardan, kış öncesinde solmaktaki yeşil yaprakların kızıla  seyrinin mevsimi sonbahar. Üç adı var, diğer mevsimler tek adla kalmışken. Sonbahar, güz ve hazan. Öyle anlamlandırılmış bir mevsim, bu mevsim.


Hazan, adların içinde  en içlisi galiba. Sonbahar takvimsel bir anlatış. Güz, ne güzel bir sözcük. Güzel sözcüğünün  biraz sararıp da dökülmüş halince.


Eflatun, kırmızı, mavi, yeşilin taptazesinden koyusuna, beyaz, sarı derken ilkbahar renk  bırakmaz saçar cebinden. Kırlarda lavanta moru dalgalanırken ortalık, dikenlisinden soğanlısına boy vermiş çiçeklerin, çiçeğe durmuş ağaçlarındır artık. 


Kırlar, dağlar, bağlar otundan kokulusuna aça aça  biter yaz. Gün iner. Güneş çok ısıtmaz; ama rüzgâr savurur güneş ışığı cılızlaştığında. 


Kış sonrası beyazı silen ilkbaharın renk cümbüşü yerine kış öncesi tüm o cümbüşün silinme yolculuğu başlar. Yeşillerin  sararıp solma, kızıla çalma günüdür artık gün, takvimde. Ondan sonraki renk, bir yaprağın dalından düşmüş halinin rengi olur. Hüzün hissini duyumsatan kuru, solgun kahverengimsi o renk.


Yine bir kış öncesi, solgun güz rengi cümbüşünün  susmaktaki, onca capcanlı  renkle çıkacak bir sonraki  ilkbahar cümbüşünün de şimdiden beklenmeye başlandığı güz günlerinde ortalık kimine göre hüzünle kaplıyken objektiften bakan bir göz için hüzün filan değildir güz.  Yakalanacak karelerdir. 


Caddeler, sokaklar, parklar, bahçeler, her yan kuruyup düşmüş yaprakların eliyle kucaklanmaktadır. Bunu kışın kar, baharda  toprağın altındaki uyanışla doğan her türden ot, çiçek yapar. Sonbaharda da  ilkbaharda doğmuş çiçeklerin, yapraklarının kuruları.


Sonbaharın kuru kızıl eliyle yayılmış solgun yapraklar, işte  toprağın üzerinde  yine. Gün, o rengin günü. Hazan takvimi öyledir. Kışa az varken  çatısından eşiğine, ağacından toprağına her yanı uzun mu uzun süre kaplayacak kar, don, buz gelmeden önce  canlı tonların cümbüşünden solgun kuru renklerin ton ton cümbüşüne doğru yola çıkmış doğa, yapraklarını dökmüş, çiçekleri solmuş olarak uykuya dalacak yakında. 


Buralarda kışın uykusu ağırdır, uzundur. Dört mevsimli bir yılın yarısından çoğunu tutar kış. O tek mevsim. Yeniden uyanacağı takvime kadar da en soğuk mevsimdir ayrıca.  Kışı, kış uykusundan uyandıran çalar saat, cemrelerdir. Hep olageldiğince. 


Fırça olup onca renkle ortalığı, her yanı tablo bellemiş  doğa, yorgunluğunu uzun kış uykusuyla atmadan önce sonbahar renkleriyle esner, uyku sersemliğiyle.  Ardından dinlenmeye geçer. Renksiz kalır o sıra. Beyaza bürünür tek. Dinlensin bir, yağmurun  çalar saat görevi yapmasıyla yine  uyanacak ve canlı renklerden solgun kuruluğa tekrar tekrar yolculuklara çıkacaktır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 04.11.2017, 15:48
@AcemiDemirci

Paylaş :

21 Kasım 2017 Salı

Ezop, dünyanın en acı yemeğini ne ile pişirdi?”adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
21.11.2017



Paylaş :

“Ruhsuz Bedenlerdeki Ruhlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

21.11.2017
Paylaş :

20 Kasım 2017 Pazartesi

Devasa dumandan mantar başlığınca şapka altında bir metropol

Metropol pusu, Ankara.

Ekimde iner. Temiz hava ile metropol arasında bir tuhaf dumandan zar gibidir. Kentin üstünde bir mantar başlığı gibi asılı kalır aylarca. Taa baharı müjdeleyen  rüzgarlar esene kadar.

Koca kent. Kentten de öte. Metropol. Kaç baca var havaya neler neler püskürten. Kaç arabanın egzozu… Falancalar filancalar! Hepsi o mantarın şapkasını andıran devasa pusun altında kalır. Daha yukarı ulaşamaz. Hava kirlendikçe kirlenir.  Buna rağmen insanlar hala sigara içerler L

O pus Ankara’nın üzerinde yine. Pencerenin dışı, hava bulanık. Kareler net çıkamaz böyle havalarda. Kentin ufku diyelim  nasılsa o ufuk artık, gözükmez. Bakılan her yan üfleyip de havalandırılmış toz  örtüsü gibi dumanımsı bir hal altındadır.

İşte böyle geçip gidecek aylar, bahara dek. Bahar dediysem Nisan sonu ve sonrası.

Dün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.11.2017

Paylaş :

19 Kasım 2017 Pazar

GÜL'ce

Pembenin iniş çıkışlarını, dalgalanışını, kâh toz pembeden şeker pembesine dolu dizgin kâh dingin gidenini anlatan gül.

Dün, Ankara.

Dün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 19.11.2017
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci