2 Aralık 2017 Cumartesi

“Saygılarımla” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Not: Fotoğraf karesini beş yıl ya da altı yıl önce Brüksel'de çekmiştim.)

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.12.2017
Paylaş :

1 Aralık 2017 Cuma

12. ayın 1. günü karesi

12. ayın 1. günü karesi:
Mevsimin başından sonuna yaprak oluşmuş, solmuş, düşmüş. Bir de üzerine kırağı düşmüş... 

Tabiatın çalar saati cemre.
İlk cemrede çalıyor saat.
Uyandırmak için.
Tabiatı.

Yolculuk başlıyor o uyanışla.Yeşilin açığından koyusuna bir dönüşümle.
Yolculuğun sonunda renk kızıl. Sararmak solmak tonunda.
Yolun bitimi, ağacın dibi.
Yaprak artık dalında değil. Dalın dibinde.

Mevsimin başından sonuna yaprağın renkteki yolcuğu.
Sıcak günlerin yeşil yaprakları  solup dalından düşmekle kalmamış soğuk günlerde  bir de üzerlerine kırağı düşmüş.

Bugün çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.12.2017
Paylaş :

29 Kasım 2017 Çarşamba

Ebruli gökyüzü altında, bu akşam saat altıda Ankara

Saat altıda, tırmanışta,  yol ayrımından bakınca Ankara.
Bugün.

Bulutlar kurşuni renkte.
Gök, sönmekteki güneşin kaçamak bakışlarıyla delik deşik.

Yanmış sokak lambaları akşamın habercisi.
Mazılar artık karaltı olmuş.
Çocuk bahçesi sessiz.
Kapılar önce açılacak gelenlere sonra kapanacak.
Ve gök birazdan siyah perdesini indirip bugünkü oyuna kapanacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.11.2017, 21:12

Paylaş :

Kandilimiz Kutlu Olsun


Edilen duaların bir  sonraki kandilde  tekrarlanmasına gerek kalmamasını dileyerek Mevlit Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.11.2017
Paylaş :

28 Kasım 2017 Salı

Karanlık sabahın su pırıltılı damlası. Bugün, sabahımsı saatte.

Henüz doğmaktaki güneşin adamakıllı aydınlatamadığı yarı karanlık, sökmekteki  sabahlarda saat 07:30 olmuş dinlemez  hava. Hala puslu, tam aydınlanmamış, karanlığın hissedilip aydınlığın ışıl ışıl belirmediği anlarda. Birkaç yıldır böyle sabahlar. Işıksız, loş, bir iki haftaya da kalmaz kapkaranlık.

Gece boyunca yağan yağmurdan sonra  işe, okula gidilecek saatte… Yedi buçukta tam.  Güneşin görülemediği; ama doğmakta olduğunun anlaşıldığı  sırada bir pırıltı bir daldan sarkmakta. Su berraklığında. İçinde parlayan güneşin sarısıyla bir yağmur damlası. Asılı kalmış dalda. Sudan küpe sanki.

Düşmedi neyse ki ben makinemi çıkarana dek kılıfından. O damlayı çekebildim. Sabah telaşındaki çekimlerimin hep iki arada bir derede olduğu gibi yine alelacele. Bir gözüm yolda.

Sonuç, işte bu kare.

Bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.11.2017, 22:01

Paylaş :

27 Kasım 2017 Pazartesi

Rengin yaprakta yolculuğu mu; yaprağın mevsimlerdeki yolculuğu mu?

Dalı çiçeklendiren, yeşillendiren yapraklar ağacın  dibine düştüğünde ne yeşildir ne de çiçek artık.
Sonbaharın sarstığı yaprak, yine yaprak. Yeşil değil, bu kez üzerinde bir sürecin rengiyle.
Oysa dal hep yerinde.
Ağaç yerinde oldukça tabii...
Aradaki  boşluk, bir yolculuk sadece. Renkten renge.
Zamanı gelince yaprak da yeniden dalında. Bu hep böyle.

Rengin yaprakta yolculuğu mu; yaprağın mevsimlerdeki yolculuğu mu bu?

Yeter ki dal olsun.
Dal, kucak açmış kollar gibidir.
Çiçeğe, yaprağa.
Bu da demektir ki yaprak yeniden belirecektir dalında.
Yani yaprak dalın üstünde olmazsa hemen yanı başında; bir bahar beklemelik ama…

İki hafta önce çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.11.2017, 22:39

Paylaş :

26 Kasım 2017 Pazar

Ezop, dünyanın en acı yemeğini ne ile pişirdi?

Hokka gibi ağzı var demekle bitmiyor ağız olgusu. Ağız sadece yüze anlam katan tat alma duyusunun mahfazası değil.

Ağız, tat almak kadar konuşma aracı olan dil ile eşanlamlı bir yerde. Hani tatlısı, bıçak yarası açanı, zehirlisi olan dil var ya… İşte onun kutusu. Bazen açıldığında Pandora’nın kutusu da oluverir. Dil aynı zamanda lisan anlamlı da. Yani herkesin sözcük sözcük bellediği, grameri, çekimi, öznesi, yüklemi, nesnesi, sıfatı olan; dilbilgisi dersinde okutulan dil.

Öyle ağızlar var ki… Onlar sanırım sırf yemek yemek için. İnşallah sonunda dişlerini de fırçalıyorlardır. Çünkü çok kirli ağızları. O kir, yemek artığından ziyade  kullandıkları sözcüklerden, cümlelerden, üsluptan… Biraz da is pis tutmuş içlerinin dilleri vasıtasıyla dışa vurmasından.

Ağzından çıkanları duyuramayacak uzaklıkta olanlar şimdilerde  seslerini diyelim ki vatzap ile bir yerlere, birilerine yetişiyor. Gruplar oluşturuyor kimileri kendince. Sonrası Meksikalı fıkraları gibi. Bir kişi tek olduğunda kendi halindedir, sessiz sedasız.  Ancak iki kişi olmayagörsünler…  Dünyanın altını üstüne getirirler ya o zaman o fıkralarda…  Hani ikisi derken üçü, beşi birlik olunca farklı farklı şeyler yaptıkları anlatılan fıkralar vardır malum.

Burada Meksikalıları anmak istemezdim. Sırf fıkra onlara ithaf edildiğinden anmak zorunlu oldu. Ki bu haller, dünyanın kuzeylisi için de, güneylisi, doğulusu, batılısı hatta tam göbeğindekiler, ekvatorundakiler, kutbundakiler için de geçerli bir şey. Çünkü hepsi de insan sonuçta. Yeter ki bir yerde birden çok insan olsun anın birinde.

Gelelim vatzapın sihirli  cümlesine;  “gel kııı, sana semaverde çay yapacam”… Böylece öbeklenme başlarken fıkranın da mayası tutmaya başlar.
 
Ağız dolusu laf olsa da  dilin ucunda, ağızdan çıkanlar kırıp döküyorsa hiç çıkmasınlar daha iyi. En saygı duyulacak mahpuslar işte o kırıp dökecek, yaralayacak belki; ama en önemlisi sahibini çamurdan beter duruma düşürecek  sözlerin gün yüzü görmeyenleri, zindanlarda çürüyenleri. Öyle ki o sözlerin sahibinin düştüğü durum karşısında çamur, çayır çimen kalır. Bu hale düşenler okuma yazma bilmeyeninden diploma sahibi olmuşlara hatta eğitimden anlar geçinenine kadar olabilir! O zaman onların eğittiklerinin hallerine bir bakmak ister insan. Cevap toplumda yansımakta zaten. Aslında topluma bakınca durum ortada daaa…

Halimiz bu. Hele küfürmüş, el kol hareketleriyle destekli ağız bozukluğuymuş kalsın kaldığı yerde. Yutsunlar dillerini o tıynettekiler. Ya da Ezop’a versinler dillerini. Versinler  de pişirsin  Ezop, en acı yemek niyetine.

Yoktan yere  kırıp döken, üstü başı metropol kılıklı, evi  metropol  adresli, sürücü ehliyeti de almış, arabası otoparkta tam gözünün önünde; ama onun gözü arabasında değil yedi yirmi dört saat  cümle kapısından kimler girdi kimler kimler çıktı  mesaisinde;  sabahları yürüyüş bile yapabilen, başıboş köpeklerin toplanıp bir barakada bakılmalarını değil de öldürülmesini isteyenlerin ağızlarından çıkanların nasıl tüttüğünü düşünün! Nasıl koktuğunu hayal edin! Çiçek bahçesi kokacak değil onların sözcükleri, cümleleri…
 
Diyelim ki olduğu ortamda ortalığı birbirine  katan, herkesi birbirine düşüren, gece gündüz demeden her kapıyı çalıp havadis toplayan, herkesin yerine düşünürken kendi aklının çapının hiç farkında olmayan, fındık kurduymuş gibi sevimli gözüküp  davranırken çakalları bile kaçırtacak sivri dişleriyle bulundukları yerde sadece kavga, nifak, fitne barındıran insanlar, bu hallerinden memnun mudur? Ya da çok mutsuzlar da başkalarının huzuru kaçtığında kendilerinin  bu konuda yalnız olmadıklarını hissedip öyle mi mutlu olabiliyorlar? Muhtemelen öyle! Şu kesin ki onların ağızlarından çıkanları ciddiye alıp dinlememek, dinlemekten evladır! Olgunluk göstergesidir. İnsancadır.
 
Bazen altı üstü bir selamlaşmadan ibaret komşuluk yapacakken bin fitnenin içine düşmüşler, bunun dışında kalanları da o çukurun içine çekme gayretindedirler. Vatzap mesajlarıyla çağırdıklarıyla partiler düzenlerken ikiden çok kişiden oluşan Meksikalı fıkralarındakileri andırırlar. Böylesi dışları ufacık; ama zararları koskocaman insanlar, güzelliklerin üzerine beton döken sözcükler sarf ederken “dillerini eşek arıları soksun!” diyenleri duyarsınız. Hak verirsiniz de… O diller, iğne olup hak eden etmeyen herkesin canını yakacağına önce bir kendileri tatsınlar da görsünler nasılmış  akrep iğnesi acısı. Çünkü hayattan ders almak acıtır derler biraz.

Şu sıra her yerde, trafikte, ortak yaşamda, kasa kuyruğunda, televizyonda, kısa yoldan adından bahsedilsin isteyen yeniyetmesinden nicelerin yıldızlarına sivri diller, dilden düşmemek için bir araç olarak görülüyor. İletişim aracı olmak yerine. Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkardığı övgüsünde bulunan atasözümüzü hiç duymamış gibi davranarak. Eğer hitaplar, konuşmalar zehirli dillerle yapılırsa toplum da zehirlenir gıdım gıdım.

Dillerini iğne bile değil hançer, bıçak falan sananlara her öğün acı biber yedirtip susuzluklarını zakkum suyuyla gidermeli… Ezop’un hem dünyanın en lezzetli hem de en acı yemeğini neden dil ile pişirdiğini anlayabilsinler diye! Cümleler ağılı olmasın; ama hayat tatlı olsun diye!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.06.2017, 14:56

Acemi.demirc@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci
  
Paylaş :

En en kısa öyküm


Kısacık bir öykü yazmıştım evvelce. Bu seferki daha da kısa oldu. Dört bile sayılabilecek beş sözcüklük bir çabalama. En en kısa öyküm şöyle:

“Küskünüm dedi. Küstürdüklerine mi dedim.”
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci