9 Aralık 2017 Cumartesi

Başkent esprisi…

Ankara, iklimlerin sergi yeri oldu. Deresi, çayı, nehri,gölü, denizi yok. Öyleyken nem oranı İzmir'i çoklukla geçiyor. İstanbul ile de başa baş. Geçtiği de çok oluyor nem oranında İstanbul'u.
Karasal iklim yazın Ankara'da hem de nasıl kurutuyor ortalığı. Yağmur yağmaz, kar düşmez öyle sıkça; pus gelir oturur ama tepesine.Ankara bir başka ikliminden kent kültürüne...
Değil denizi deresi bile olmaksızın nem oranında İzmir’den hatta İstanbul’dan bile önde olan Ankara, bu akşam üzeri yanardağı olmaksızın saçılmış lavların görselliğini sunarken…
Bu akşam gün batımı sonrası çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.12.2017
Paylaş :

8 Aralık 2017 Cuma

Damlalı dal kargaşası, Ankara.

Sabah saat yedi buçukta yeni ışımakta hava burada.

El feneri taşında yeridir. Neyse ki sokak lambaları yanıyor o  henüz parıltısız anlarda.

Birkaç gün önceydi. Tüm gece yağmur yağmış. Yerler ıslak. Yağmur damlalarının düştüğü dallar yaş.
Dala düşen damlalar biraz konaklıyorlar dalda. Sonra aşağı doğru süzülüyorlar. Nihayetinde düşüyorlar.

Bu hafta başında, yağmurlu gecenin sabahında, yol üstündeki ağacın karmakarışık dallarındaki karmaşık dallarındaki damlalar.

Bu hafta çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.12.2017
Paylaş :

6 Aralık 2017 Çarşamba

Ulu dağlarca anlamlı ufak tepeler

Başından gayrısını  göstermez aysberg misali sözler var. Gövdesi sulara saklanmış buz dağlarınca.  Hani yüzeydeki görünenden derinlerde kalan kısmın hiç kestirilemediği. Nasıl bir dev olduğunu bir balıkların, bir balinaların bir de ona çarpanların anlayabildiği donmuş dev. Görüntüsü aldatıcı. Titanic de kanmıştı ya o buz dağlarından birine.

Öylesi görünmezler var ki buzlu, soğuk denizler dışında, içli sıcak denizlerde… Edebiyat denizinde mesela.  Suyun üstünde yüzen birkaç söz, bir iki satır; suyun altına vuran iz düşümü birkaç cilt, uçsuz bucaksız hayal dünyası. Tabiatın buzdağları, insan doğasında başka bir çarpıcılıkta. Buz yakıcılığında değil; ama bir bakmışın çöl yakıcılığında bir bakmışın sam yeli ferahlığında bir de bakmışın seherin kuş cıvıltısı coşkusunda bu dev olduğunu saklayıp cüce görüntüsüne bürünmüş dağ oluşumları.

Edebiyatın cücemsi dev dağlarından biri Japon  kısa şiirleri. Bir diğeri  diyelim ki altı sözcükten oluşan kısacık öykülerle belirmiştir suyun üzerinde. Suyun altındakiler sizin iç dünyanızın çizeceği resimdir, kurgudur.  Tuğla kalınlığında romanları, cep kitabı kalınlığında öyküleri yanında kısacık şiirleri, hikâyeleri de var yani edebiyatın.

Haiku deniliyor çoklukla altında felsefe yatan, doğa temalı, birkaç dizelik,  üstelik hece vezni ile yazılmış Japon şiirlerine. Azıcık sözcükle ufuklara dek uzanan hatta ufukları aşıp giden  anlamlarıyla az ve öz diye tanımlanan bir şey varsa bu şiirler olmalı.

Diyor ki mesela, incir çekirdeğini  bile dolduramayan; ama dünyalar kadar anlamlı azın özü  bir  Japon şiiri;
Hazine işte,
Sakince geçirilen
Her gün.
Bir başkası da,
Umutrüzgârına
bindirmek,
Mızıkanın sesini.
Bir diğeri,
Hemen orada,
parlak gelecek.
Ağlama!
Ya da,
Saat altıyı haber veren
kuşun sesi diye düşünüp,
sözcükleri yitiren kimse.

İndirgeye indirgeye birkaç sözcüğe indirgedikleri acılar, umutlar, bekleyişler, özlemler, umutsuzluklara meydan okuyuş ve daha ne varsa her şeye dair  kısacık şiirlerle Japonlar aslında koskoca dünyalarını kestirmeden anlatmışlar.

Daha uzaklarda da öyküleri anlatmakta başvurulmuş  böylesi bir kestirme yola. Diyelim ki Ernest Hemingway. Bir iddiaya girmiş  arkadaşlarıyla bir öğle yemeğinde, topu topu  altı sözcükle öykü  yazabileceğine  dair. Kimine göre onun yazdığı kimine göre de ondan çok önce yazılmış; ama  ilk yazıldığı hali altı  kelimeden birkaç sözcük daha fazla olduğu da söylene gelen  Hemingway öyküsünün hikâyesi böyle imiş.

Sonrasında epeyce üzerinde tartışılmış bu öykünün. Şimdilerde diyelim ki internette sıkça dolanıyor Hamingway’e ait ya da değil bu kısa mı kısa öykü. Hemingway ile anılan  bu hikâye dünyanın en kısa öyküsü olarak  kabul ediliyor. Dahası en kısa öyküyü Hemingway mi yazdı sorusunun sorulmasına neden oluyor öykü hakkındaki bambaşka görüşler nedeniyle. O görüşlere bakılırsa zaten çoktandır bilinmekteki bu hikâye yazıldığında Hemingway yazmayı öğrenmeye başlamış, okumayı henüz sökmemişti.

Öykü bir bebeğe ait. Muhtemelen hiç büyüyememiş bir bebeğe. “Satılık: Bebek ayakkabıları. Hiç giyilmemiş - For sale: Baby shoes. Never worn.-”

Bir satır bile tutmayan altı sözcüklük öykünün altıncı kelimesinin okunup bitmesiyle birlikte hikâyenin devamı belki altı paragraf, belki altı sayfa uzunluğunda okurun hayalinde biçimleniyor.

Bebeğe ne olduğu akla  geliyor ilk. Bir bebek eğer ona alınan ayakkabıları giyememişse o bebek  kaybedilmiş olmalıdır. Yani artık satılık olan bebek ayakkabılarını giyecek kadar hiç büyüyememiş olmalı. Anne geliyor gözler önüne. Onun hüznü… İçine düştüğü ruhsal durum... Belki suçluluk duygusu içindeki annenin giderek çıkmaza giren hayatı… Yavrusunu kurtarmak için acaba bir şeylere geç mi kaldı kuruntusu… Neler  gelmiyor ki akla.

Küçücük, kısacık; ama anlamca yüklü, okuması belki bir saniye, iki saniye bile tutmaz; ama okuma sonrası saatler süren bir hayal dünyasına çeken bu öykülerden yazanlar var.

Kısa şiirler de kısa öyküler de akıl çelendir. Öyle ki onlarla tanışmanın ardından içinize tohum atıp aklın o tohumu sulayıp büyütmesine yol verirler. O yola çıkmayan akıl da hemen hemen yoktur. Yolcusu pek çok; ama her yolcunun  tarlasında belki de aynı ekinin bitmediği farklı hasatların yapıldığı  bir  yoldur o birkaç sözcüklük öykü ya da birkaç dizelik şiir  tohumları ekili yol.

Öyle ki tohumlar tarlalarında yetişirken yan tarlalara da selam gönderip yalnız kalmak istemediklerini fısıldıyorlar ova yelleriyle. O zaman kendi kısa öykünüz dökülüyor kalemden. Sanırım bu şiirlerden, kısa öykülerden yazmak ille de geçmiştir akıllardan. Benim geçti.

Kısacık bir öykü yazmıştım evvelce. Bu seferki daha da kısa oldu. Dört bile sayılabilecek beş sözcüklük bir çabalama. Şöyle:

“Küskünüm dedi. Küstürdüklerine mi dedim.”
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 24.11.2017

Paylaş :

4 Aralık 2017 Pazartesi

Ruhsuz Bedenlerdeki Ruhlar


Her bedenin vitaminlere ihtiyacı vardır, biliriz. Harflerle ifade edilen vitaminlerden veya minerallerden birinin eksikliği halinde saçtan tırnağa, ciltten göze belirtiler çıkar ortaya. Toprağın alaşımınca alaşımlıyız ya malum biz de.

Beden öyle de ya ruh… Onun vitaminlerinden bahsetmiyoruz nedense. Çünkü ruhun tırnağı yok ki kırılsın, çizgiler ortaya çıksın da derdini anlatsın. Ruh başka bir şey. Tümden enerji. “Enerjim azaldı” derken sadece fiziksel değil  ruhsal katlanabilmeyi de anlatıyoruz aslında.

Öyleyse ruhun da vitaminleri var. A’dan Z’ye. Ancak onun vitaminlerine hiç aldırış ettiğimiz yok. Çünkü robotlaşmış ruhsuz insanlar kesildik haylidir. Neler mi o vitaminler?

Bir çocuk düşünün. Ne ister? Yok, çikolata, sakız, gazoz, oyuncak değil tek beslenmesi. Önce sevgi ister bir çocuk. Beklentisinin niceliğini de kollarını iki yana koskoca açarak anlatır. Çocuk kollar, sevgi anlamlı S vitaminini kucaklamak için açılmıştır.  Aslında çocuktan ihtiyara herkes ister.

Hiç kendinden harcamak  değil de hep başkasından alınmak istenen, her şeye saygıyı da içeren S vitamini ruhun harcıdır. Sevginin zıt anlamlısı ne kadar kavram varsa onlar karşısında göz kırpmadan gözden çıkarılan vitamindir de. Öyle bir vitamin ki zehir ona tercih edilir olmuş. Öfke gibi, hınç gibi, saldırmak gibi çarpık davranışlar ortalığı toza dumana katarken toz altında kalmış.  Sevgi, Yunus Emre ve Mevlana’nın dizelerinin süsü olarak görülürken sevgi de saygı da insanından hayvanına, çocuğundan doğaya, kitabından kültürümüzün, ailenin, toplumun  en önemli ögesi kadına kadar esirgenmiş. Sevginin yerine sevimsiz her şey konulurken S vitamini anlam kaymasına uğramış.

Gelelim K vitaminine.  Kültür mesela. Kitap ile, konuşmaktan çok dinlemek ile olmaz mı? Ya müzik? Ruhun gıdası olagelmiş müzik, bedenin yaralayıcısı olup çıkmış şimdilerde. Çok şeyde şaşmışız galiba biz. En az bulunan vitaminlerden şu sıralar K vitamini. Kitapçılara, sahaflara rağmen. Kültürlü, donanımlı insanlar hala varken. Tiyatrosundan sinemaya, edebiyata kültür odaklıyken.

Sevgi  kavramının, karşıtı kavramların tozuyla gözükmez olması gibi kültür kavramı da her anlamda yozlaşmanın isi pusu altında. Öyle ki kültür denilince artık tek eski uygarlıklar anlaşılıyor. Kent kültüründen kurum kültürüne; mimarinin, el sanatlarının, yemeğin, alışkanlıklarımızın, sanatımızın, edebiyatımızın oluşturduğu toplumsal kültürümüz akla gelmiyor bile. Nasıl gelsin! Kültürü kaldırım taşı sananlar kültürü nereden bilecek? Lafımız, parasını  kitaba vermeyip, kombinlere filan harcayıp, seyahatin de kültürelini değil alışveriş için olanını sevip bir de ağzından aklınca kültür lafını düşürmeyenlere.  
 
Üzerindeki rüküş kombini bilmem kaç on binli tutarda olan, iki saatte bilmem ne kadar para kazanabilen birileri  üstelik de sanatçı diye anılırken aslında üstleri başları mı anılıyor tek?  İçinde eski güneş saatlerinden sikkelere, tarihi çeşmelerden dünya tarihine, Kurtuluş Savaşımızı anlatan kitaplara, sözlüklere, yetmedi deyimler sözlüğüne, Türkiye’nin endemik bitkilerinden  soğanlılarına, şifalı bitkilerinden bilmem daha kaç konuya kitap yelpazesi içeren kütüphaneye sahip değillerse bu kolayından sanatçılar, bir ev alabilen kombinleri onlara ne katabilir? Ya topluma? Hem kütüphane demek, yaldız ciltli birkaç ansiklopedi ile son zamanlarda herkesin dilindeki yenilerde basılmış birkaç kitabın dizildiği raflar demek değildir! Onlar gösterişe  hizmet eder, kültüre değil…

Diyelim ki zengin bir kütüphanemiz de oldu. Kitaplardan kaçının kapağı açıldı? Mitoloji, arkeoloji, Anadolu uygarlıklarıymış, eski Peru medeniyetleriymiş denildiğinde bahsedilebilecek bir şeyler geliyor mu akla? Altları çizilip notlar alındı mı kitaplar okunurken? Yoksa gıcır gıcır mı kaldılar kıyılamayıp? Bu sorunun cevabı keşke “Ne yersiz bir soru bu böyle!” olsaydı. Ah, keşke öyle olsaydı! O zaman sokaklardan da besbelli bu halimizde olmazdık biz!

Eğer öyle olsaydı gün geçmiyor ki kadına şiddet olaylarını duymazdık. Kadınların  kültürümüzdeki yerini de insanlıktaki yerini de bilmeyenler, kendi yetersizliklerini kadına saldırarak saklamaya çalışmazlardı. Bu tür davranışlarla saklanma olmaz zaten. Sırıtır; hem de acı şekilde. Yakınlarda karşılaştığım bir olay gibi.

Hafta sonu Annem ile epeydir yürümediği o güzel caddede uzun uzun oyalandıktan sonra dönüşte taksiye bindik. Çankırılı, gençten, eli yüzü düzgün, traşlı, temiz biri şoför.

Eve yaklaşmıştık ki park etmiş araç cennetine dönmüş yolu tümden kapatmış halde siyah bir araba durmakta önümüzde. Şoför de durmuştu ki öndeki sürücü aracını kaydırıp bizim taksinin burnuna bindirdi. Emanet takside  birkaç kuruş kazanmak için çalışan şoför,  beti benzi atmış halde araçtan indi. Siyah arabadan tık yok. Şoförümüz, en fazla kendi yaşlarındaki açık camdan başı çıkmış  siyah aracın kara kuru sürücüsüne “abi bir arkana baksaydın ya” dedi, sitem dolu. Neyse zahmet edip o da iner inmez taksicinin üzerine yürüdü.

Siyah aracın sürücüsü, külhanbeyi tavırlarıyla birazdan bizim şoförün çenesine yumruk indirecekmişçesine ellerini kollarını sallıyordu. “Lan, man  ne demek lan? Sen bana nasıl lan dersin?” diye  bağırdı.

Tek kelimesi doğru değil siyah aracın arsız sürücüsünün dediklerinin. “Ben öyle bir şey demedim abi, bir arkana baksaydın ya demiştim” dedi taksici. Siyah aracın sürücüsü Nuh diyor Peygamber demiyor. Arada bize de bakıyor. Çünkü biz her şeyi birebir gördük, duyduk.  Doğruyu biliyoruz.

Kara kuru sürücü, taksicinin üzerine yürürken üç  arkadaşı kollarına girdi. Dört kişilermiş meğer. Belli ki külhanbeyi tavırları biraz da ondan. Muhtemelen de kullandığı araba babasının ya da arkadaşından ödünç.

Ne hale gelmişiz biz… Hatalı olunduğunda hatayı kabulmüş, özürmüş bir yana, dövecek. Üste üste yürüyor. Hakaret etmekle kalmayıp yalan söylüyor. Tek üste çıksın da. Dört kişiler de zaten. Gücü, gücü yetene onun anlayışı.

Şimdi bunun  neresi kent kültürü? Bu türedi yeni sokak tavırlarının sonu nereye varır? Ya taksi şoförüne bir şey olsaydı? Ve daha önemlisi o haddini bilmez, hatasını  kapatmak için olaya  tanık kişilerin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen insan kılıklı eve gidince karısına, çocuklarına nasıl davranacak? Dengesizliği ve öfkesiyle havasını zehirlediği  evin içinde mutluluk, huzur olabilecek mi? Çocukları ileride nasıl birer kişi olur? Ve böyle çocuklardan oluşacak bir toplum, nasıl bir toplum olacaktır? K,S ve başka vitaminlerden yoksun böylesi ruhların sağlıklı olmadığı apaçık ortadayken.

İstediğimiz gelecek bu mu? Vurdulu kırdılı; saygısız sevgisiz, yoz ve kültür yok edicisi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.11.2017




Paylaş :

En büyük dolunayın bu sabaha karşı batışı. Ankara.

3 Aralık 2017 gecesi ay, her zamankinden yedi kez daha yakınmış dünyaya. Yedi kez daha yakından görünmesi demek bu. 

Büyüktü. Yakınındaki elektrik direğiyle birlikte kıyasa fırsat veren kareler çektim loş sabahın yedi buçuğuna doğru. Ankara henüz aydınlanıyor o sırada. Gece ve gündüz arasında ışıktan kesin çizgi, hat bulunmuyor henüz aydınlanmamış  o saatte.

Yediyi on geçeden birkaç dakika daha sonra dışarı baktım. Yağış var mı, yerler ıslak mı öğrenmek için.

Hava pusluydu. Henüz aydınlanmaktaydı ve yerler kuruydu. Dünyaya çok yakından bakan en büyük ay, arka taraftaki  elektrik  direklerinin telleri arasına sıkışıp kalmışcasınaydı. O koskocaman dolunay, yüksek gerilim hattı direğinin bilmem kaçta kaçı  irilikte tepsi gibi gözükürken müthiş bir oranlama fırsatı da vermekteydi.

Hemen fotoğraf makinesi kapılır eğer fotoğraf çekmek hayatınızın bir parçasıyla böyle bir görüntü karşısında. Ve son birkaç çekimden biri olan bu  kare nedeniyle  geç kaldım biraz  hatta çıkmakta.

Bu sabah yedi buçuğu biraz geçe çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.12.2017
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci